— Sizin Zgorzelice’lerinizde yaşamak ölmek değilmiş! dedi.
— Moczydoły’da da hemen hemen aynı düzen vardır, diye karşılık verdi Zych. Moczydoły’yu hatırlıyor musun? O, Bogdaniec’e doğru. Eskiden babalarımız sınır yüzünden kavga eder, savaşmak için birbirlerine çağrı yollarlardı ama ben kavga edecek değilim.
Bu sözlerle Zbyszko’yla bal şarabı kadehlerini tokuşturup sordu:
— Ya sen, biraz şarkı söylemek ister miydin?
— Hayır, dedi Zbyszko. Sizi merakla dinliyorum.
— Zgorzelice’yi, görüyorsun ya, ayı yavruları alacak. Yeter ki günün birinde onun yüzünden birbirine düşmesinler!
— Hangi ayı yavruları?
— Hah, oğlanlar işte, Jagienka’nın kardeşleri.
— Heey! Kışın açlıktan patilerini emmek zorunda kalmazlar.
— Kalmazlar ya. Ama Jagienka’nın da Moczydoły’da ağzında pastırma eksik olmaz...
— Elbette!
— Niye yemiyor, içmiyorsun? Jagienka, hem ona hem bana doldur!
— Elimden geldiğince yiyip içiyorum.
— Gücün yetmezse, kuşağını çöz... Ne güzel kuşak! Siz de Litvanya’da epey iyi bir ganimet almış olmalısınız?
— Şikâyetçi değiliz, diye yanıtladı Zbyszko, Bogdaniec’in varislerinin de sıradan eşraf olmadığını gösterme fırsatını kullanarak. Ganimetin bir bölümünü Kraków’da sattık ve kırk gümüş grzywnası aldık...
— Allah korusun! Bununla bir köy satın alınabilir.
— Çünkü bir tane Milano zırhı vardı; amcam, öleceğini sanarak onu sattı, siz de bilirsiniz...
— Biliyorum! Vay! Litvanya’ya gitmeye değer doğrusu. Kendi zamanımda ben de gitmek istemiştim ama korktum.
— Neyden? Krzyżak’lardan mı?
— E, kim onlardan korkar ki. Seni öldürmedikleri sürece korkacak ne var; öldürdüklerinde de korkmaya vakit kalmaz. O putperest ilahlardan, yani şeytanlardan korktum. Ormanlarda, derler, böcek gibi kaynarlarmış.
— Hani tapınaklarını yakıp yıktılar ya, nerede oturacaklar ki?... Eskiden bolluk içindeydiler, şimdiyse sadece mantar ve karıncayla geçiniyorlar.
— Sen onları gördün mü?
— Ben kendim görmedim ama insanların gördüğünü duydum... Kimi, tüylü patisini uzatır, bir şey vermeleri için ağacın arkasından sallandırırmış.
— Maćko da aynısını anlatmıştı, diye atıldı Jagienka.
— Evet! Yolda bana da anlatmıştı, diye ekledi Zych. Eh, bunda şaşılacak bir şey yok! Bizde, ülke çoktan Hristiyan olmasına rağmen, bazen bataklıklarda bir şeyler güler.
Sonra Zbyszko’ya döndü:
— Ama belki kuşağını çözer ve biraz şarkı söylersin?
— Siz söyleyin, çünkü canınızın çok çektiğini görüyorum; ya da belki Jagienka Hanım söyler?
— Sırayla söyleriz, diye bağırdı sevinçle Zych. Evde bir uşak var, o da ahşap bir flütle bize eşlik eder. Çağırın uşağı!
Uşağı çağırdılar; o da bir tabureye oturup flütü ağzına götürdü, sonra parmaklarını üzerine yerleştirip kime eşlik edeceğini bekleyerek oradakilere bakmaya başladı.
Onlarsa tartışmaya koyuldular, çünkü kimse ilk olmak istemiyordu. Sonunda Zych, Jagienka’nın örnek olmasını buyurdu; bunun üzerine Jagienka, Zbyszko’dan çok utansa da, sıradan kalktı, ellerini önlüğünün altına sokup söylemeye başladı:
Kanatlarım olsaydı
Bir kaz gibi ufacık,
Uçardım ben peşinden
Jaśko’nun, giderdim Szląsk’a!..
.........
Zbyszko önce gözlerini faltaşı gibi açtı, sonra ayağa fırlayıp yüksek sesle haykırdı:
— Peki siz bunu nereden biliyorsunuz?
Jagienka şaşkınlıkla ona baktı.
— Bunu herkes söyler... Size ne oldu?
Zbyszko’nun içkiyi fazla kaçırdığını düşünen Zych, sevinçli yüzünü ona çevirip dedi:
— Kuşağını çöz! Hemen rahatlarsın!
Ama Zbyszko bir an durdu; yüzü değişti, sonra duygularını bastırıp Jagienka’ya seslendi:
— Özür dilerim. Aklıma birden bir şey geldi. Söylemeye devam edin.
— Belki dinlemesi size hüzün veriyordur?
— E, ne münasebet! diye yanıtladı titreyen bir sesle. Bütün gece dinlerdim.
Bunu söyleyip oturdu, eliyle kaşlarını kapadı ve tek bir sözü kaçırmamak için sustu.
Jagienka ikinci kıtayı söyledi ama bitirince, Zbyszko’nun elinin parmaklarından süzülen kocaman bir gözyaşı gördü.
Hemen ona doğru yaklaştı, yanına oturup dirseğiyle dürtmeye başladı:
— Ee? Ne oldu size? Ağlamanızı istemiyorum. Ne oldu, söyleyin?
— Hiç, hiç! diye iç çekerek karşılık verdi Zbyszko. Anlatılacak çok şey var... Olan oldu, geçti. Şimdi keyfim yerinde.
— Belki de tatlı şarap içersiniz?
— Ne iyi kızsın! diye bağırdı Zych. Niye birbirinize 'siz' diyorsunuz? Ona 'Zbyszko' de, sen de ona 'Jagienka' de. Ne de olsa çocukluktan tanışıyorsunuz.
Sonra kızına döndü:
— Bir zamanlar seni pataklamış olmasına aldırma!... Şimdi yapmaz.
— Yapmam! dedi neşeyle Zbyszko. İsterse şimdi o beni pataklasın.
Bunun üzerine Jagienka, onu iyice neşelendirmek için elini yumruk yapıp gülerek Zbyszko’yu döver gibi yaptı.
— Al işte kırık burnumun cezası! al, al!
— Şarap! diye bağırdı neşelenen Zgorzelice varisi.
Jagienka kilere koştu ve kısa süre sonra içinde şarap olan bir toprak testi, gümüş çiçeklerle kabartma desenli, Wrocław kuyumcuları işi iki güzel kadeh ve uzaktan kokusu gelen birkaç çörek çıkardı.
Kafası iyice dumanlanmış olan Zych, bu manzarayla tamamen duygulandı; testiyi kendine çekti, göğsüne bastırdı ve görünüşe bakılırsa onu Jagienka sanarak konuşmaya başladı:
— Ah, benim küçük kızım! ah, yetim zavallım! Seni benden alacaklarında, ben zavallı Zgorzelice’de ne yaparım — ne yaparım ben!...
— Yakında onu vermek gerekecek! diye bağırdı Zbyszko.
Zych ise bir anda duygusallıktan kahkahaya geçti:
— Hi, hi! Kız on beş yaşında.
— Babacığım, yoksa giderim! dedi Jagienka.
— Gitme! seninle iyi oluyor.
Sonra Zbyszko’ya göz kırpmaya başladı.
— İkisi gelip gidiyor: biri, stary Wilk z Brzozowej’in oğlu młody Wilk, öteki de Cztan z Rogowa (Cztan, Przecław isminin kısaltması). Seni burada görseler, hemen sana diş bilemeye başlarlar, birbirlerine diş biledikleri gibi.
— Oha! dedi Zbyszko.
Sonra Zych’in öğüdüyle Jagienka’ya “sen” diyerek sordu:
— Peki sen hangisini daha çok seviyorsun?
— Hiçbirini.
— Wilk, öfkeli bir delikanlı, diye belirtti Zych.
— Başka bir yerde ulumasın!
— Peki ya Cztan?
Jagienka gülmeye başladı.
— Cztan’ın, dedi Zbyszko’ya dönerek, suratında keçi gibi tüyler var, gözleri görünmüyor, kendisinde de ayı kadar yağ var.
Zbyszko ise sanki birden bir şey hatırlıyormuş gibi kafasına vurup dedi:
— Ha!... Madem bu kadar iyisiniz, sizden bir şey daha rica edeceğim: Evde ayı yağı var mı? Amcama ilaç lazım da, Bogdaniec’te bulamadım.
— Vardı, dedi Jagienka ama oğlanlar yayları yağlamak için dışarı çıkarmış, köpekler de tamamen yemiş. Canları cehenneme!
— Hiç kalmadı mı?
— Dibi dibine yalanmış!
— Ha! O zaman çare yok, ormanda aramak gerekecek.
— Sürek avı düzenleyin, çünkü ayı sıkıntısı yok; av malzemesi isterseniz veririz.
— Bekleyecek halim yok! Geceleyin kovanlığa gideceğim.
— Beş adam alın yanınıza. Aralarında becerikli olanlar var.
— Toplulukla gitmeyeceğim, yoksa hayvanı ürkütürler.
— Peki nasıl? tatar yayıyla mı gideceksiniz?
— Tatar yayıyla karanlık ormanda ne yapabilirim? Ay şimdi parlamıyor. Çatallı bir dirgen, iyi bir balta alıp yarın tek başıma giderim.
Jagienka bir an sustu, sonra yüzünde bir huzursuzluk belirdi.
— Geçen yıl buradan avcı Bezduch gitmişti, bir ayı onu parçalamıştı. Bu her zaman tehlikeli bir iş, çünkü ayı, insanı geceleyin, hele kovanlığın yanında görünce hemen arka ayakları üzerinde dikilir.
— Kaçsaydı, ona ulaşılamazdı, diye karşılık verdi Zbyszko.
Bu arada şekerleme yapmakta olan Zych birden uyanıp şarkı söylemeye başladı:
Sen Kuba işe koyul,
Ben Maciek eğlenceye!
Git sabah sabanla tarlaya,
Ben ise çavdara dalayım,
Hop! hop!
Sonra Zbyszko’ya:
— Biliyor musun? ikisi var: Wilk z Brzozowej ve Cztan z Rogowa... Ya sen...
Ama Jagienka, Zych’in fazla ileri gitmesinden korkarak hızla Zbyszko’ya yaklaştı ve sormaya başladı:
— Ne zaman gideceksin? yarın mı?
— Yarın, gün batımından sonra.
— Hangi kovanlığa?
— Bizimkine, Bogdaniec’inkine, sizin sınır tümseklerinizin yakınında, Radzik bataklığının yanında. Bana ayının orada kolayca bulunacağını söylediler.