Tellura
← Romana Dön

Bölüm 10

Bölüm 10 · 2860 kelime · ~15 dk okuma

  Başımı çevirdiğim zaman, onun bana doğru gelmekte olduğunu gördüm. Sırtında ince bir pardesü, başında lâcivert bir bere, ayaklarında alçak ökçeli iskarpinler var­dı. Yüzü gülüyordu. Yanıma gelince elini uzatarak:   «Beni burada mı beklediniz? Ne zamandan beri?» de­di.   «Bir saatten beri!»   Sesim heyecandan titriyordu. O bunu şikâyet zanne­derek, yan şaka bir sitem ile:   «Kendi kabahatiniz, beyim», dedi. «Ben sizi bir bu­çuk saatten beri bekliyorum. Evin önüne gelmiyerek bu şairane manzarayı tercih ettiğinizi biraz evvel, tesadüfen farkettim!»   Demek beni beklemişti. Demek ben onun için ehem­miyeti olan bir insandım. Okşanmış bir küçük kedi gibi gözlerinin içine baktım :   «Teşekkür ederim!»   «Neye teşekkür ediyorsunuz?»   Cevabımı beklemeden koluma girdi:   «Hadi gidelim!»   Ona tâbi olarak yürümiye başladım. Kısa, fakat sü­ratli adımlar atıyordu. Nereye gideceğiz, diye sormaktan korkuyordum. İkimiz de konuşmuyorduk. Ben bu sükût­tan fevkalâde memnun olduğum halde, mutlaka bir şey­ler söylemek icabettiğini düşünerek, kendimi yiyordum Biraz evvel zihnimden birbiri arkasına geçen ve her biri mühim ve alâka verici olmakta diğerine taş çıkartan o güzel fikirlerden bir tanesi bile meydanda yoktu. Kendi­mi zorladıkça kafamın büsbütün boşalıp daha zavallı bir hale geldiğini ve beynimin zonk zonk vuran bir et parça­sından başka bir şey olmadığını hissediyordum. Yan göz­le baktığım zaman bendeki bu telâş ve heyecandan onda eser bulunmadığını gördüm. Siyah gözleri yere çevrilmiş, yüzünde taş gibi sağlam ve hareketsiz bir sükûn, dudaklarının kenarında tebessümü andıran o belli belirsiz kıvrıntı ile, yoluna devam ediyordu. Sol elini kolumun üzerine şöylece bırakıvermişti. Biraz kalkık duran şahadet par­mağı ilerideki bir noktayı işaret gibi mânalıydı.   Tekrar yüzüne baktığım zaman kalın ve biraz dağı­nık kaşlarını, bir şey düşünüyor gibi, kaldırmış olduğunu gördüm. Gözkapaklarının ince, mavi damarları belli olu­yordu. Siyah ve gür kirpikleri hafifçe titremekte idi ve bunların üzerinde minimini birkaç yağmur damlası par­lıyordu. Saçları da yer yer ıslanmıştı.   Başını birdenbire bana çevirerek:   «Neden bana bu kadar dikkatli bakıyorsunuz?» dedi.   Bu sual, ayni zamanda benim kafamda da canlandı:   Nasıl oluyordu da, hiç çekinmeden, bir kadına belki ilk defa olarak bu kadar dikkatle baktığımı aklıma getirme­den, onu uzun uzadıya seyrediyordum? Ve nasıl oluyor­du da hâlâ, o bu suali sorduktan ve gözlerini bana çevir­dikten sonra bile, cesaretimi kaybetmeden ona bakmakta devam ediyordum. Beni de hayrete düşüren bir ce­saretle:   «İstemiyor musunuz?» dedim.   «Hayır, ondan değil, sordum işte... Belki istiyorum da onun için sordum!»   Gözleri o kadar siyah ve o kadar mânalıydı ki, dayana­madım:   «Siz aslen Alman mısınız?» dedim.   «Evet! Neden sordunuz?»   «Saçlarınız sarı ve gözleriniz mavi değil!»   «Olabilir!»   Yüzünde, her zamanki tebessümünü andıran, fakat biraz da mütereddit görünen bir hareket oldu.   «Babam Yahudi idi.» dedi. «Annem Almandır. Fakat o da sarışın değil!»   Merakla sordum:   «Demek siz Yahudisiniz?»   «Evet... Yoksa siz de mi Yahudi düşmanısınız?»   «Ne münasebet... Bizde böyle şeyler yoktur. Fakat tahmin etmemiştim!»   «Evet, Yahudiyim, Babam Praglı idi. Daha ben doğ­madan katolik olmuş!» «Şu halde din itibariyle hıristiyansınız!»   «Hayır... Yani benim hiçbir dinle alâkam yok!»   Bir hayli yürümüştük. O sözüne devam etmedi. Ben de başka bir şey sormadım. Yavaş yavaş şehrin kenar taraflarına geliyorduk. Nereye gittiğimizi merak etmiye başladım. Her halde bu havada bir kır gezintisi yapacak değildik. Yağmur, hep ayni şekilde, devam ediyordu. Maria bir aralık:   «Nereye gidiyoruz?» diye sordu.   «Bilmem!»   «Hiç merak etmiyor musunuz?»   «Ben size tâbiim ... Nereye isterseniz!»   Çiy taneleriyle örtülmüş beyaz bir çiçek gibi nemli ve soluk yüzünü bana çevirerek:   «Pek yumuşak başlısınız... Sizin hiçbir fikriniz, bir arzunuz yok mu?»   Derhal dün akşamki sözlerini öne sürdüm:   «Sizden her hangi bir şey istemekten beni menetmiştiniz!»   Cevap vermedi. Bir müddet bekledikten sonra devam ettim:   «Yoksa dün akşam ciddî değil miydiniz? Yahut bu­gün fikrinizi değiştirdiniz mi?»   Şiddetle reddetti:   «Hayır! Hayır!.. Hep ayni fikirdeyim...»   Tekrar düşüncelere daldı.   Demir parmaklıklı büyük bir bahçenin önüne gelmiş­tik. Adımlarını yavaşlatarak:   «Buraya girelim mi?» dedi.   «Neresi burası?»   «Nebatat bahçesi!»   «Siz bilirsiniz!»   «Öyleyse girelim ... Ben her zaman buraya gelirim. Hele böyle yağmurlu havalarda.»   İçerde kimseler yoktu. Kumlu yollarda uzun müddet dolaştık. İki tarafımız ilerlemiş olan mevsime rağmen yapraklarını dökmiyen bir sürü ağaçlarla çevriliydi. Bü­ yük ve kayalık havuzların etrafında çeşit çeşit ve renk renk otlar, çiçekler, yosunlar vardı. Suların yüzünü iri yapraklar örtüyordu. Yüksek limonlukların içinde sıcak memleket nebatları, kalın gövdeli ve küçük yapraklı ağaçlar vardı. Maria:   «Burası Berlinin en güzel yeridir...» dedi «Bu mevsim­de, ziyaretçisi yok denilecek kadar tenhadır... Sonra bu garip ağaçlar bana daima hesretini çektiğim uzak mem­leketleri hatırlatır... Onların alıştıkları yerlerden söküle­rek buraya getirildiğini ve böyle sunî tedbirler, ihtimamlarla yaşatılmıya çalışıldığını gördükçe biraz da hallerine acırım. Biliyor musunuz, Berlinde senenin ancak yüz gününde hava açık ve güneşli, iki yüz altmış beş gününde kapalıdır. Limonlukların projektörleri ve sunî güneşleri bu ağaçların ışığa ve sıcağa alışmış yapraklarını doyurabilir mi? Buna rağmen yaşıyorlar, kurumuyorlar... Ama buna yaşamak denir mi?. Canlı bir mevcudu kendi­sine uygun olan iklimden ayırarak, birkaç meraklının key­fi için bu berbat şartlara tâbi etmek bir nevi işkence değil midir?»   «Ama siz de bu meraklılardan birisiniz...»   «Evet, fakat buraya her gelişimde içim derin bir hü­zünle doluyor!»   «Ne diye geliyorsunuz öyleyse?»   «Bilmem!»   Islak sıralardan birine oturdu. Ben de yanına iliştim. Eliyle yüzündeki yağmur tanelerini silerek:   «Ben buradaki nebatları seyrederken biraz da kendi­mi düşünüyorum!» dedi. «Belki asırlarca evvel bu ağaçlar­la, bu garip çiçeklerle ayni yerlerde yaşamış olan ecda­dımı hatırlıyorum. Biz de bunlar gibi yerimizden sökülüp dağıtılmış değil miyiz? Ama bunlar sizi alâkadar etmez... Doğrusu beni de pek alâkadar etmiyor... Yalnız bana birçok şeyler düşünmek, kafamın içinde birçok şeyler ya­şamak imkânını veriyor... Göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşıyan bir insanım... Hakikî hayatım benim için cansıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir... Siz benim Atlantik’teki işimi belki pek hazin buldunuz, halbuki ben onun böyle olup olmadığının far­kında bile değilim... Hattâ bazan beni eğlendirdiği de oluyor... Zaten bu işi annemin yüzünden yapıyorum. Ona bakmıya mecburum ve bir sene zarfında yaptığım birkaç re­simle geçinmek imkânı yok... Siz resimle uğraştınız mı?»   « Bir parça!»   «Neden devam etmediniz?»   «İstidadım olmadığını anladım!»   «İmkânı yok... Sizin resme nekadar istidadınız olduğu, sergide tabloları seyrederken yüzünüzün aldığı ifadeden belli idi... Cesaretim olmadığını anladım! deyiniz. Bir erkek için bu kadar korkak olmak pek hoş değil... Kendiniz için söylüyorum. Bana gelince, benim cesaretim var... Resim yapmak ve insanlar hakkındaki hükümlerimi bunlara aksettirmek istiyorum ve belki biraz da muvaffak oluyorum... Fakat bu da boş.. Kendilerini istihfaf ettiğim insanların bunu anlamasına imkân yok, anlıyabilecek olanlar ise, zaten istihfafa lâyık olmıyanlar. Şu halde bütün sanatlar gibi resim de muhatapsız, yani asıl kastettiklerine hitabetmekten âciz... Buna rağmen dünyada ciddiye aldığım yegâne iş budur... Sırf bunun için resim yaparak geçinmek istemiyorum. Çünkü o zaman kendi istediğimi değil, benden istenileni yapmıya mecbur olacağım... Asla... Asla... Vücudumu pazara çıkarmağı tercih ederim... Çünkü onun bence ehemmiyeti yok!...»   Elini külhanbeyce dizime vurdu.   «İşte, aziz dostum, bizim yaptığımız da başka bir şey değil zaten... Dün akşam sarhoşun biri sırtımı öperken orada idiniz değil mi? Öpecek tabii... Hakkıdır... Para sarfediyor... Ve benim sırtımın da cazip olduğunu söylüyorlar... Siz de öpmek ister misiniz? Paranız var mı?»   Dilim tutulmuş gibi kaldım. Gözlerimi çabuk çabuk kırpıştırıyor, dudaklarımı ısırıyordum. Maria bunu farkedince kaşlarını çattı, yüzü her zamankinden daha soluk, kireç gibi bir hal alarak:   «Yok, Raif, bunu istemem. Katiyyen... En tahammül edemediğim şey merhamettir... Bana acıdığınızı hissettiğim anda Allaha ısmarladık!.. Yüzümü bile göremezsiniz!»   Büsbütün şaşırdığımı, asıl benim acınacak halde olduğumu görünce kolunu omzuma attı:   «Sözlerime gücenmeyin!» dedi «İlerde arkadaşlığımızı bulandırması ihtimali olan şeyleri açıkça konuşmaktan çekinmemeliyiz. Bu gibi meselelerde korkaklık zararlı­dır... Ne olur? Anlaşamıyacağımızı anlarsak veda eder ay­rılırız... Bu o kadar mühim bir felâket mi? Hayatta yal­nız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musu­nuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçar­lar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sukutu, ne inkisar kalır... Bu halimizle hepimiz acınmıya lâyıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendi­mizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zaval­lı görmiye hakkımız yoktur... Artık gidelim mi?»   İkimiz de doğrulduk. Paltolarımıza biriken yağmur damlalarını silktik. Islak kumlar ayaklarımızın altında gıcırdıyordu.   Sokaklar kararmıya başlamış, fakat henüz lâmbalar yanmamıştı. Geldiğimiz gibi hızlı adımlarla, ayni yollar­dan geçerek dönüyorduk. Bu sefer ben onun koluna gir­miştim. Küçük bir çocuk gibi ona sokuluyor, başımı o ta­rafa büküyordum, içimde sevinçle hüzün arasında garip bir hal vardı. Onun birçok hislerinin, düşüncelerinin benimkilere nekadar benzediğini gördükçe, aramızdaki ya­kınlığı daha kuvvetle hissederek seviniyor; fakat onun bir noktada benden ayrıldığını, hakikatleri kendi kendisinden saklamağı, ne pahasına olursa olsun kendisini aldatmağı asla istemediğini anladığım için korkuyordum. Çünkü müphem bir his bana, kim olursa olsun, bir insanı tamamen gördükten ve gördüklerini kendinden saklamadıktan son­ra, ona hiçbir zaman büsbütün yaklaşılamıyacağını fısıldı­yordu.   Halbuki ben bu kadar hakikatsever olmak istemiyor­dum. Hiç bir hakikatin beni ondan uzaklaştırmasına ta­hammül edemiyeceğimi anlıyordum. Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmemezlikten gelmek, daha doğ­rusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?   Her hususta doğru ve salim hükümler veren bu ka­dının, hayattaki acı tecrübelerine, muhitin bozucu tesirlerine tâbi olarak böyle düşündüğü muhakkaktı. İste­mediği, hoşlanmadığı insanlar arasında yaşamıya, on­lara zorla gülmiye mecbur olduğu için böyle derin bir in­fiale kapılıyor, herkesten şüphe ediyordu. Ben ise bütün ömrüm boyunca insanlardan uzak kaldığım ve onlar tara­fından pek rahatsız edilmediğim için kimseye kızdığım yoktu. Beni kemiren sadece büyük bir yalnızlık hissi idi ve gene bu yalnızlığın tesiriyle, bana yakın olduğunu anladığım bir insana karşı birçok noktalarda kendimi aldatmıya hazırdım.   Şehrin ortalarına gelmiştik. Sokaklar aydınlık ve ka­labalıktı. Maria Puder düşünceli ve galiba biraz da mahzundu. Korka korka:   «Bir şeye mi canınız sıkıldı?» dedim.   «Hayır!» diye cevap verdi. «Canımı sıkacak bir şey ol­madı. Hattâ bugünkü gezintimizden memnunum.. Her hal­de memnunum...»   Bunları söylerken başka şeyler düşündüğü belli idi. Arasıra yüzüme ilişen gözlerinde dalgın bir hal ve gülümseyişinde beni ürküten bir yabancılık vardı. Bir aralık sokağın ortasında durdu.   «Eve gitmek istemiyorum!» dedi.«Haydi, yemeği bir yerde beraber yiyelim. Benim iş vaktime kadar konu­şuruz!»

  Hiç beklemediğim bu teklifi lüzumsuz bir heyecanla karşıladım. Fakat bu halimin onu daha çok yabancılaştırdığını görerek çabucak kendimi topladım ve önüme baktım. Şehrin garp taraflarında büyücek bir lokantaya girdik. İçerisi pek kalabalık değildi. Bir köşede millî el­biseleriyle Bavyeralı bir kadın orkestrası gürültülü hava­lar çalıyordu. Kenardaki bir masaya oturarak yemek ve şarap ısmarladık.   Karşımdakinin durgunluğu bana da geçmişti. İçimde sebepsiz bir sıkıntı ve ezilme vardı. Kadın bunu farkedince, düşüncelerinden kurtulmıya ve biraz açılmaya, gülümsemiye çalıştı. Elini masanın üzerinde duran elime vurdu:   «Ne somurtuyorsunuz? Genç bir kadınla ilk defa ye­mek yiyen delikanlılar daha neşeli ve konuşkan olur!» diye şaka yaptı. Fakat söylediklerine kendinin de inan­madığı görülüyordu. Nitekim çabucak eski halini aldı. Her hangi bir şey yapmış olmak için gözlerini etraftaki masa­larda gezdirdi. Önündeki şaraptan birkaç yudum içti ve birdenbire bana dönüp gözlerimin içine bakarak:   «Ne yapayım? Ne yapayım? Başka türlü olamıyorum işte!» dedi.   Ne demek istiyordu? Bunu ancak karanlık bir şekilde seziyordum. Onun yapamadığını söylediği şeyle beni deminden beri üzen şeyin ayni olduğunu hissediyor, fakat bunun mahiyetini vâzıh olarak tayin edemiyordum.   Gözleri her baktığı yerde takılıp kalmak istiyor ve o bunları sanki güçlükle oradan ayırabiliyordu. Bir sedef kadar donuk beyaz olan yüzünden arasıra belli belirsiz ür­permeler geçiyordu. Tekrar söze başladı. Sesinde birden­bire peyda olan bir titreme, zor zaptedilen bir heyecan vardı:   «Bana sakın darılmayın...» diyordu. «Boş ümitlere kapılmamanız için sizinle apaçık konuşmak daha iyi olacak... Ama bana darılmayın... Dün yanınıza geldim.. Beni evi­me götürmenizi istedim... Bugün beraber gezmeği teklif ettim... Akşam yemeğini beraber yiyelim dedim... Âdeta size musallat oldum... Fakat sizi sevmiyorum.. Deminden beri hep bunu düşündüm... Hayır, sizi de sevmiyorum... Ne yapayım? Sizi belki hoş, hattâ cazip buluyorum, belki de şimdiye kadar tanıştığım erkeklerin hepsinden ayrı ta­raflarınız olduğunu görüyorum, ama bu kadar... Sizinle konuşmak, birçok şeylerden bahsetmek, münakaşa, kavga etmek... Darılmak, tekrar barışmak, bunlar beni muhakak ki memnun edecek...   «Fakat sevmek? Bunu yapamıyorum... Şimdi ne diye durup dururken bunları söylediğimi merak edersiniz... Dediğim gibi, başka şeyler bekliyerek ileride bana darılmayınız diye... Size ne verebileceğimi şimdiden bildire­yim ki, sonra sizinle oynadığımı iddia etmiyesiniz. Nekadar başka olursanız olun, gene erkeksiniz... Ve bütün tanıştığım erkekler bunu, yani kendilerini sevmediğimi, sevemediğimi anlayınca, büyük bir teessür, hattâ hiddetle beni terkettiler... Güle güle... Ama niçin beni kabahatli zannettiler? Kendilerine asla vadetmediğim, sadece kafalarında yaşattıkları bir şeyi vermedim diye mi? Bu haksız­lık değil mi? Sizin de hakkımda ayni şekilde düşünmeni­zi istemem... Bunu da lehinizde bir nokta olarak kaydede­bilirsiniz...»   Şaşırmıştım. Fakat sükûnetimi bozmamıya çalışarak:   «Bunlara ne lüzum var? Arkadaşlığımızın şekli bana değil, size tâbidir. Siz nasıl isterseniz öyle olur!» dedim.   Şiddetle itiraz etti:   «Hayır, hayır, hiç de öyle olmaz. Bakın, gördünüz mü? Siz de bütün diğer erkekler gibi, her şeyi kabul eder görünerek her şeyi kabul ettirmek yolunu tutuyorsunuz. Yok dostum! Böyle yatıştırıcı lâflarla meseleler halledilmiş olmaz. Düşününüz ki, bu mevzu üzerinde kendime kar­şı olsun, başkalarına karşı olsun, daima açık ve riya­sız hükümler vermiye çalıştığım halde bir neticeye va­ramadım. İnsan, bilhassa kadın ve erkek münasebetleri o kadar karmakarışık, ve arzularımız, hislerimiz o kadar anlaşılmaz ve bulanık ki, hiç kimse ne yaptığını bilmiyor ve akıntıya kapılıp gidiyor. Ben bunu istemiyorum. Beni yüzde yüz doyurmıyan, bana tam mânasiyle lüzumlu görünmiyen şeyleri yapmak, beni kendi gözlerimde küçül­tüyor... Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmıya mecbur'oluşu... Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalıyacaksınız?. Niçin daima biz“ teslim olacağız ve siz teslim ala­caksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocuk­luğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim. Niçin böyleyim, niçin diğer kadınların farkı­na bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmi­yetli görünüyor? Bunun üzerinde çok düşündüm. Aca­ba bende anormal bir taraf mı var? dedim. Hayır, bilâ­kis, belki diğer kadınlardan daha normal olduğum için böyle düşünüyorum. Çünkü hayatım, sırf bir tesadüf ese­ri olarak, diğer kadınları mukadderatlarını tabii görmiye alıştıran tesirlerden uzak geçti. Babam, ben daha küçük­ken öldü. Evde annemle ikimiz kaldık. Annem, tâbi olmıya, itaat etmiye alışmış olan kadınlığın âdeta bir timsali idi. Hayatta yalnız yürümek itiyadını kaybetmiş, da­ha doğrusu bu itiyadı asla kazanmamıştı. Yedi yaşında olduğum halde onu ben idare etmiye başladım. Ona ben metanet tavsiye ettim, akıl öğrettim, destek oldum. Böylece erkek tahakkümü görmeden, yani tabii olarak büyü­düm. Mektepte kız arkadaşlarımın miskinliği, emelleri beni daima tiksindirdi. Hiçbir şeyi, kendimi erkeklere be­ğendirmek için öğrenmedim. Hiçbir zaman erkeklerin önünde kızarmadım ve onlardan bir iltifat beklemedim. Bu hal beni müthiş bir yalnızlığa mahkûm etti. Kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeği ve fikirlerimi kabul et­meği zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. Hoş tu­tulan bir oyuncak olmak, onlara insan olmaktan daha kolay ve cazip geliyordu. Erkeklerle de arkadaş olama­dım. Aradıkları yumuşak lokmayı bende bulamayınca müsavi kuvvetlerle karşı karşıya gelmektense kaçmağı tercih ettiler. O zaman erkek azminin ve kuvvetinin ne olduğunu gayet iyi anladım: dünyada hiç bir mahlûk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiç bir mahlûk bir erkek kadar hodbin, kendini beğenmiş ve nahvetli, fakat ayni zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir. Bir kere bunları farkettikten sonra erkekleri sahi­den sevebilmem imkânsızdı. En hoşuma giden ve birçok hususlarda bana yakın olan adamların bile, küçük vesi­lelerle, bu kurt dişlerini gösterdiklerini; her ikimize ayni derecede zevk veren beraberliklerden sonra, özür dilemiye, himaye etmiye çalışan, fakat ayni zamanda her hangi bir şekilde muzaffer olduğunu zanneden ahmakça bakışlarla yanıma sokulduklarını gördüm. Halbuki acına­cak halde olan, zavallılıkları meydana çıkan onlardı. Hiç bir kadın, ihtiras halindeki bir erkek kadar âciz ve gü­lünç olamaz. Buna rağmen bu hallerini bir kuvvet teza­hürü zannedecek kadar yersiz bir gururları vardır... Aman Yarabbi, insan deli olur... Kendimde hiç bir gayritabii temayül bulunmadığını bildiğim halde, bir kadına âşık olmayı tercih ederim..»   Biraz durup yüzümü tetkik etti. Biraz şarap içti. Ko­nuştukça açılıyor ve sıkıntısından kurtuluyor gibiydi.   «Ne diye şaşırdınız?» diye devam etti, «Korkmayın, zannettiğiniz gibi değil. Ama keşki öyle olabilsem. Muhakkak ki insan ruhunu daha az alçaltan bir şey yap­mış olurum... Yalnız ben ressamım, biliyorsunuz... Ken­dime göre güzellik telâkkilerim var... Bir kadınla seviş­meği güzel bulmuyorum... Nasıl söyliyeyim... Estetik de­ğil... Sonra ben tabiatı çok severim... Tabii olmıyan şey­lere karşı her zaman çekingen davranırım... Bunun için muhakkak bir erkeği sevmem lâzım geldiğine inanıyo­rum... Ama sahiden bir erkek... Hiç bir kuvvete dayanmadan beni sürükliyebilecek bir erkek... Benden bir şey istemeden, bana hâkim olmadan, beni tezlil etmeden beni sevecek ve yanımda yürüyecek bir erkek... Yani ha­kikaten kuvvetli, tam bir erkek... Şimdi anlıyor musunuz, sizi neden sevmiyorum. Zaten sevecek kadar da zaman geçmedi, fakat siz de benim aradığım değilsiniz... Gerçi biraz evvel bahsettiğim o manasız nahvet sizde yok... Fakat pek çocuk, daha doğrusu pek kadın gibisiniz... Tıp­kı annem gibi sizi de birinin idare etmesi lâzım... Bu, ben olabilirim... Eğer isterseniz... Fakat fazla bir şey ola­mam... Sizinle mükemmel arkadaşlık ederiz... Benim bu sözlerimi kesmeden, beni fikrimden çevirmiye, ikna etmiye, yani yola getirmiye kalkmadan dinliyen ilk erkek sizsiniz. Beni anladığınız gözlerinizden belli... Dediğim gi­bi, gayet iyi dost olabiliriz. Ben sizinle nasıl açıkça konuştumsa siz de bana içinizi dökebilirsiniz. Bu kadarı da az mı? Fazla şeyler istiyerek bunu da kaybetmek daha mı iyi? Ben bunu asla istemem. Dün akşam da söylemiştim, benim bazan bir halim bir halime uymaz... Fakat bu sizi yanlış düşüncelere sevketmemeli... Ana noktalarda asla değişmem... Nasıl? Benimle arkadaş olacak mısınız?...»   Bütün bu sözler beni serseme döndürmüştü... Onun hakkında son bir hüküm vermekten korkuyor ve bunda isabetli olamıyacağımı seziyordum. Kafamdan yalnız bir arzu geçiyordu: ne pahasına olursa olsun, ona yakın bulunmak, ondan ayrılmamak... Öte tarafının bana lüzumu yoktu... Hiç bir insandan, bana verdiğinden fazla bir şey istemiye alışmamıştım... Buna rağmen içimde garip bir durgunluk vardı. Gözlerimi onun benden cevap bekliyen siyah ve dalgın gözlerine dikerek ağır ağır:   «Maria,» dedim, «sizi gayet iyi anlıyorum... Hayatta­ki tecrübelerinizin sizi böyle uzun bir izahat vermiye sevkettiğini de görüyor ve bunu, ileride dostluğumuzu sarsabilecek şeylere mâni olmak için yaptığınızı düşünerek memnun oluyorum. Demek ki bu dostluğun sizce bir kıymeti var...»   Tasdik makamında başını hızlı hızlı salladı. Devam ettim:

Yorumlar