Tellura
← Romana Dön

Bölüm 11

Bölüm 11 · 2513 kelime · ~13 dk okuma

  «Belki bana bunları söylemenize lüzum yoktu. Fakat nereden bileceksiniz? Birbirimizi yeni tanıyoruz. İhtiyatlı bulunmak daha iyi... Benim hayatta sizin kadar tecrübem yok. Pek az insanla tanıştım ve daima kendi kendimle ya­şadım. Görüyorum ki, başka yollardan gittiğimiz halde iki­miz de ayni neticeye varmışız: İkimiz de birer insan arıyoruz, kendi insanımızı... Eğer birbirimizde bunu bulur­sak harikulâde bir şey olur... Asıl ehemmiyeti olan budur, öteki meseleler ikinci derecede kalır... Kadın, erkek münasebetlerine gelince, hiç bir zaman korktuğunuz cins­ten bir insan olmadığıma emin olabilirsiniz. Gerçi başım­dan geçmiş maceralarım yok, fakat kendim kadar hürmet etmediğim ve kendim kadar kuvvetli bulmadığım bir in­sanı sevebileceğimi aklıma bile getirmedim. Demin tezlil edilmekten bahsettiniz. Bir erkeğin buna müsaade edebilmesi bence kendi şahsiyetini inkâr etmesi, asıl kendini tezlil etmesi demektir. Ben de sizin gibi tabiatı çok seve­rim, hattâ diyebilirim ki insanlardan nekadar uzak kaldıysam tabiata o kadar sokuldum. Benim memleketim dün­yanın en güzel yerlerinden biridir. Tarihlerde okuduğumuz birçok medeniyetler oralarda kurulmuş ve yıkılmıştır. On, on beş asırlık zeytin ağaçlarının altında yatarken bir zamanlar bunların mahsulünü toplıyan insanları düşünürdüm. Çam ağaçlariyle kaplı dağlarında, insan ayağı basmamış zannedilen yerlerde mermer köprülere, işleme­li sütunlara raslardım. Bunlar benim çocukluğumun ar­kadaşları, hayallerimin mevzuu idi. O zamandan beri ta­biatı ve onun mantığını her şeyin üstünde tutarım. Bırakalım, arkadaşlığımız da tabii yolunda yürüsün. Biz ona suni istikametler vermiye, peşin kararlarla onu bağlamıya çalışmıyalım!»

  Maria şahadet parmağiyle, masanın üzerinde duran elime vurdu:   «Siz zannettiğim kadar çocuk değilsiniz!» dedi. Göz­leri, kararsız ve ürkek, üzerimde dolaşıyordu. Biraz büyük­çe olan alt dudağını daha çok dışarı çıkarmış, böylece, ağ­lamak üzere bulunan küçük bir kız halini almıştı. Gözleri bunun akisne olarak, düşünceli ve araştırıcı idi. Kısa bir zaman içinde yüzünün nekadar çok ifade değiştirdiğine hayret ediyordum.   «Bana hayatınıza, memleketinize, zeytin ağaçlarına da­ir birçok şeyler anlatabilirsiniz!» diye söze başladı. «Ben size çocukluğumu ve babama ait hatırlıyabildiğim bazı şeyleri söylerim. Her halde konuşacak söz bulmakta sı­kıntı çekmeyiz... Fakat burada nekadar çok gürültü olu­yor. Galiba salon boş da onun için... Zavallılar çalgıları­nın gürültüsü ile hiç olmazsa patronu neşelendirmek isti­yorlar... Ah, siz böyle yerlerin patronlarının ne demek olduğunu bir bilseniz!»   «Çok mu kabadırlar?»   «Hem nasıl! İşte erkekleri yakından tanımak için bu da bir vesiledir. Meselâ bizim Atlantik’in sahibi gayet na­zik bir adamdır. Yalnız müşterilere karşı değil, kendi­siyle alış verişi olmıyan her kadına karşı... Muhakkak ki, onun kabaresinde çalışmasam, bana bir baron kadar ince kur yapar ve beni kibarlığına hayran ederdi. Fakat kendisinden para alan insanlara karşı birdenbire değişiyor ve buna galiba «Meslek ahlâkı» diyor. «Kazanç ahlâkı» dese daha doğru olacak. Çünkü insafsızlığa ve bazan ter­biyesizliğe kadar varan kabalığı, müessesenin ciddiyetini korumak arzusundan ziyade, aldatılmak korkusundan ile­ri geliyor. İhtimal ki iyi bir aile babası veya dürüst bir vatandaş olan bu adamın nasıl bizden sadece sesimizi, gülüşümüzü, vücudumuzu değil, insanlığımızı da satmamı­zı istediğini görseniz irkilirsiniz...»   Uzak bir tedai ile, sözünü kestim:   «Babanız neci idi?» dedim.   «Söylememiş miydim? Avukattı. Neden sordunuz? Bu hallere nasıl düştüğümü mü merak ettiniz!»   Sustum.   «Almanyayı henüz pek tanımadığınız anlaşılıyor. Be­nim bu halimde bir fevkalâdelik yok. Babamın bıraktığı pa­ra ile okudum. Vaziyetimiz fena değildi. Harp esnasında hastabakıcılık yaptım. Sonra akademiye devam ettim. Kü­çük iradımız enflasyon yüzünden gitti. Para kazanmıya mecbur oldum. Bundan şikâyetçi değilim. Çalışmak hiç de fena bir şey değil.. Bana dokunan, ruhlarımızı alçaltmadan çalışmak isteyişimizin hoş görülmemesi.. Sonra bir de hep sarhoş ve insan etine acıkmış kimselerle karşı karşıya bulunmak mecburiyeti beni sıkıyor. Bazan öyle bir ba­kışları var ki... Buna sadece hayvanlık diyemiyeceğim.. Yalnız bu kadar olsa gene tabiidir... Bu, hayvanlıktan da aşağı bir şey... İnsan riyakârlığının, kurnazlığının, zaval­lılığının karıştığı bir hayvanlık... İğrenç...»   Etrafına bakındı. Orkestra, gürültüsünü büsbütün art­tırmıştı. Bavyera elbisesi giymiş şişmanca ve mısır püskülü gibi saçlı bir kadın avaz avaz, neşeli dağ havaları söylüyor, gırtlağından acayip sesler çıkararak etrafına dönüyordu.   Maria:   «Hadi kalkalım, sessiz bir yerde oturalım... Vakit da­ha erken!» dedi. Sonra dikkatle yüzüme bakarak:   «Yoksa sizi sıkıyor muyum?... Boyuna konuşuyor ve sizi sabahtan beri oradan oraya sürüklüyorum. Kadınların bu kadar sokulgan olması iyi bir şey değil... Ciddî söylü­yorum. canınız sıkıldı ise sizi serbest bırakayım!»   Ellerini tuttum. Uzun müddet cevap vermedim.   Yüzüne de bakmadım. Buna rağmen, içimden geçen­leri anladığına emin olduktan sonra, ancak o zaman:   «Size minnettarım!» dedim.   «Ben de size!» dedi ve ellerini çekti.   Sokağa çıkınca:   «Gelin, sizinle buralara yakın bir kahveye gidelim!» dedi. «Çok hoş bir yerdir. Acayip insanlar göreceksiniz.»   «Romanisches Kaffee’ye mi?»   «Evet, biliyor musunuz? Gittiniz mi?»   «Hayır, duydum!»   Güldü:   «Ay sonlarmda parasız kalan arkadaşlarınızdan mı?»   Ben de gülümsedim ve önüme baktım.   Her zaman sanatkârlar tarafından ziyaret edilen bu kahvenin geceleri on birden sonra yaşlı, zevk düşkünü, genç meraklısı ve paralı kadınlarla dolduğunu ve her mil­letten, her yaştan birçok jigoloların bu zamanlarda oraya gidip kendilerini beğendirmiye çalıştıklarını duymuştum.   Henüz vakit erken olduğu için kahvede sadece genç sanatkârlar vardı. Grup grup oturmuşlar, yüksek sesle münakaşa ediyorlardı. Sütunlar arasındaki bir merdiven­den yukarı kata çıktık. Güçlükle boş bir masa bulduk.   Etrafımızda geniş kenarlı siyah şapkaları, uzun saç­ları ile Fransız mukallidi genç ressamlar, ağızlarında pi­poları, uzun tırnaklı parmaklariyle habire sahife dolduran muharrirler oturuyorlardı.   Uzun boylu, sarışın, ağzının hizasına kadar favorili bir genç uzaktan işaretler ederek bizim masamıza geldi.   «Kürk Mantolu Madonnayı selâmlarım!» diyerek Maria’nın başını ellerinin arasına aldı, evvelâ alnından, son­ra yanaklarından öptü.   Gözlerimi yere diktim ve bekledim. Şundan bundan konuştular. Ayni sergide resim teşhir ettikleri anlaşılı­yordu. Nihayet delikanlı Maria’nın elini şiddetle sıkıp salladıktan ve bana: «Allaha ısmarladık, genç efendi!» di­ye, her halde sanatkâr usulü bir selâm verdikten sonra uzaklaştı.   Hâlâ önüme bakıyordum. Kadın:   «Ne düşünüyorsun?» diye sordu.   «Bana «sen» dediniz, farkında mısınız?»   «Evet... İstemiyor musunuz?»   «Ne demek? Teşekkür ederim!»   «Of! O kadar çok teşekkür ediyorsunuz ki!»   «Biz şarklılar çok kibar insanlarızdır... Ne düşünüyor­dum biliyor musunuz? O adam sizi öptü ve ben hiç kıskanmadım?»   «Sahi mi?»   «Ve niçin kıskanmadığımı merak ediyorum!»   Uzun uzun bakıştık. İtimatla, birbirimizi arıya arıya bakıştık.   «Bana biraz da kendinizden bahsetsenize!» dedi.   Peki makamında başımı salladım. Ona birçok şey­ler söylemeği gündüzden tasarlamıştım. Fakat bunların hiç biri aklıma gelmiyor, kafamdan yepyeni şeyler geçi­yordu. Nihayet karar verdim ve rasgele konuşmıya başladım. Muayyen bir şey anlatmıyor, çocukluğumdan as­kerliğimden, okuduğum kitaplardan, kurduğum hayaller­den, komşumuz Fahriyeden ve tanıdığım eşkıyalardan bahsediyordum. Şimdiye kadar kendime bile söylemek­ten çekindiğim taraflarım, hiç bana haber vermeden, sak­landıkları yerlerden çıkıyorlar ve ortaya dökülüyorlardı. Bir insana ilk defa kendimden bahsettiğim için bütün çıplaklığımla, hiç bir şeyi örtbas etmeden görünmek isti­yordum. Ona yalan söylememek, kendimi tahrif etme­mek, hiç bir şeyi değiştirmemek için o kadar gayret sarfediyor, hattâ bu gayrette bazan ileri giderek kendi aley­himdeki noktaları o kadar tebarüz ettiriyordum ki, bu su­retle gene hakikatten ayrılmış oluyordum.   Hâtıralar ve uzun zaman zaptedilmiş hisler, daima susturulmuş heyecanlar bir sel gibi, gitgide büyüyerek, kabararak, hızlanarak dışarı akıyordu. Onun nasıl bir dik­katle beni dinlediğini, gözlerini nasıl, söz haline getiremediğim taraflarımı da anlamak ister gibi yüzümde gezdirdiğini gördükçe büsbütün açılıyordum. Bazan tasdik eder gibi ağır ağır başını sallıyor, bazan hayret eder gibi ağzını hafifçe açıyordu. Heyecanlandığım zamanlar yavaş yavaş elimi okşuyor, sözlerim şikâyet eden bir edâ alınca şefkatle gülümsüyordu.   Bir aralık, meçhul bir kuvvet tarafından dürtülmüş gibi sözümü kestim ve saatime baktım. On bire geliyor­du. Etrafımızdaki masalarda kimseler kalmamıştı. Yerimden fırlıyarak:   «Fakat işinize geç kalacaksınız!» diye bağırdım.   Kendini toplamıya çalıştı. Ellerimi daha çok sıktı, ace­le etmeden doğrularak:   «Hakkınız var!» dedi. Beresini başına yerleştirirken ilâve etti:   «Ne güzel konuşuyorduk!»   Onu Atlantik barının önüne kadar getirdim. Yolda hemen hemen hiç konuşmadık. İkimiz de, bu akşamın intihalarım içimize yerleştirmek ister gibi dalgın ve dolu idik. Yolun sonlarına doğru vücudümun ürperdiğini his­settim.   «Benim yüzümden eve gidip kürkünüzü giyemediniz, üşüyeceksiniz!» dedim.   «Sizin yüzünüzden mi?.. Doğru.. Sizin yüzünüzden... Fakat kabahat bende... Ehemmiyeti yok... Çabuk yürüyelim!»   «Sizi tekrar eve götürmek için bekliyeyim mi?»   «Hayır, hayır... Asla... Yarın buluşuruz!»   «Siz bilirsiniz!»   Belki üşümemek için, bana daha çok sokuldu. Elek­triklerin aydınlattığı kapının önüne yaklaşınca durdu, kolumdan çıkarak elini uzattı. Fevkalâde ciddî bir şey dü­şünüyor gibiydi. Beni çekerek duvarın kenarına sürükle­di. Nihayet, yüzüme doğru eğildi, gözlerini kaldırıma dikti ve fısıltı gibi bir sesle, fakat çabuk çabuk:   «Demek beni kıskanmıyorsunuz ha?» dedi. «Beni sa­hiden bu kadar çok mu seviyorsun?» birdenbire gözleri­ni kaldırdı ve merakla yüzüme bakmıya başladı. Bu an­da neler duyduğumu ona söyliyecek bir kelime bulamadığım için göğsümün daralır gibi olduğunu, boğazımın ku­ruduğunu hissettim. Her söz, hattâ ağzımdan çıkacak her ses, saadetimi bozacak, bulandıracak diye korkuyordum. O hâlâ, bu sefer biraz da korkuyla, yüzüme bakıyordu. Çaresizlikten gözlerimin yaşardığını farkettim. O zaman onun çehresinde rahat bir gevşeme oldu. Dinlenir gibi bir saniye gözlerini kapadı. Sonra başımı tutarak bir de­fa ağzımdan öptü ve arkasını dönerek, hiç bir şey söylemeden, ağır ağır yürüdü ve içeri girdi.   Pansiyona âdeta koşarak döndüm. Hiç bir şey düşün­memek, hiç bir şey hatırlamamak istiyordum. Bu gece­nin hâdiseleri, onlara hâtıralarımla bile dokunmaktan ürkecek kadar kıymetli idiler. Nasıl biraz evvel ağzımdan çıkacak küçük bir sesin o tasavvur edilmez saadet anı­nın havasını bozacağından korktu isem, bu sefer de haya­limle yapacağım her kurcalamanın, bugün yaşadığım bir­ kaç saatin harikulâde vakalarına ve bu vakaların emsal­siz âhengine zarar vereceğinden çekiniyordum.   Karanlık merdivenli pansiyon bana pek şirin, kori­dorları dolduran bütün kokular hoş geldi.   Bundan sonra, her gün Maria Puder’le buluşup bera­ber gezmiye başladık. Birbirimize söyliyecek şeyleri ilk akşam bitirmiş değildik. Her zaman karşılaştığımız insan­lar, manzaralar, bize düşüncelerimizi söylemek ve bunların birbirine nekadar yakın olduğunu tesbit etmek im­kânını veriyordu. Bu fikir yakınlığı, her noktada ayni şe­kilde düşünmenin neticesi idi; gerçi bunda, bir tarafın fikrini kabul edip kendisine mal etmiye diğer tarafın ev­velden hazır bulunmasının da tesiri vardı. Fakat kar­şısındakinin her kanaatini doğru bulup benimsemek için vesile aramak da bir nevi ruh yakınlığı alâmeti değil miydi?   En çok, müzelere ve resim galerilerine gidiyorduk. Bana yeni ve eski üstatların tabloları hakkında izahat ve­riyor, onların kıymetleri hakkında münakaşalar yapıyordu. Birkaç kere tekrar nebatat bahçesine, bir iki akşam da operaya gitmiştik. Fakat gece saat onda, on buçukta bu­radan çıkıp işine gitmek ona güç geldiği için opera ziya­retlerinden vazgeçtik. Sonradan bir gün bana:   «Yalnız zaman bakımından değil, başka bir sebep dolayısiyle de operaya gitmek istemiyorum. Oradan çıktıktan sonra Anlantik’te şarkı şöylemek bana dünyanın en gülünç, en bayağı bir işi gibi geliyor.» demişti   Fabrikaya yalnız öğleden evvelleri gidiyordum. Pan­siyon halkiyle hemen hemen görüşmez olmuştum. Prau Heppner arasıra:   «Sizi birisine kaptırdık galiba!» diye takıldığı halde sadece gülmüş ve lâfı uzatmamıştım. Bilhassa Frau van Tiedemann’ın bir şey duymamasını istiyordum. Maria bunda belki mahzur görmezdi, fakat ben, belki Türkiyeden kalmış bir itiyatla, böyle icabettiği kanaatindeydim.   Halbuki ortada kimseden saklanacak bir şey yoktu. İlk akşamdan beri dostluğumuz, aramızda kararlaştırdığı­mız hudutlar içinde kalmış ve Atlantik önündeki sahne, her ikimiz tarafından da, hiç bir vesile ile hatırlatılmamıştı. İlk zamanlarda bizi birbirimize yaklaştıran daha ziyade bir tecessüstü. Acaba daha neler var? diye merak ediyor ve gayet çok konuşuyorduk. Sonraları bu tecessü­sün yerini bir alışkanlık aldı. Bazı sebeplerle iki üç gün görüşemesek birbirimizi adamakıllı göreceğimiz geliyor­du. Buluştuğumuz zaman, ayrı kalmış arkadaş çocuklar gibi seviniyor, elele tutuşarak yürüyorduk. Onu çok se­viyordum. İçimde bütün bir dünyayı sevecek kadar çok muhabbet bulunduğunu hissediyor ve bunu nihayet bir yere sarfedebildiğim için kendimi mesut sayıyordum. Onun da benden hoşlandığı, beni aradığı muhakkaktı. Fa­kat arkadaşlığımızı başka sahalara götürmek için asla ve­sile vermiyordu. Bir gün Berlin civarında bir orman olan Grünewald’da dolaşırken kolunu boynuma atmıştı, bana dayanarak yürüyordu. Omuzumdan aşağı sarkan eli hafif hafif sallanıyor ve başparmağı havada daireler çizer gibi kımıldıyordu. Nasıl doğduğunu anlamadığım bir arzu ile bu eli yakaladım ve avcunun içini öptüm. Derhal yu­muşak, fakat kati bir hareketle kolunu çekti. Bunun üze­rinde hiç bir şey konuşmadık ve gezintimize devam ettik. Fakat o andaki ciddiliği, bir daha bu şekildeki hislerime kapılmakdan beni menedecek kadar açık ve kuvvetli idi. Bazan aramızda aşk meselelerinden bahsettiğimiz olurdu. Onun bu mevzuu nekadar lâkayt, nekadar kendinden uzak bir şeymiş gibi incelediğini gördükçe içimde garip bir ezilme duyardım. Evet, her şeye razı olmuş, onun bütün şartlarını kabul etmiştim. Fakat buna rağmen, bazan sözü maharetle kendimize nakleder, dostluğumuzu tah­lile kalkardım. Benim fikrimce aşk diye ayrı, mücerret bir mefhum yoktu. İnsanlar arasında çeşit çeşit ken­dini gösteren bütün sevgiler, sempatiler bir nevi aşktı. Yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyorlardı. Kadın­la erkek arasındaki sevgiye hakikî ismini vermemek bir nevi kendimizi aldatmaktan başka bir şey değildi.   O zaman Maria şehadet parmağını sallıyarak gülü­yor:   «Hayır dostum, hayır!» diyordu. «Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazan derin olabilen sev­gi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediği­miz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilmediğimiz gi­bi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilmeyiz. Hal­buki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmıya bağlıdır. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Aşka girmiyen şey ise tahlildir. Sonra düşünün, dünyada hepimizin hoşlandığımız birçok kimse­ler, meselâ benim hakikaten sevdiğim birçok dostlarım vardır. (Muhterem Beyefendinin bunların en başında geldiğini söyliyebilirim.) Şimdi ben bütün bu insanlara âşık mıyım ?»   Ben fikrimde ısrar ederek:   «Evet,» demiştim. «En çok sevdiğinize hakikaten ve diğerlerine birer parça âşıksınız!»   Maria hiç beklemediğim bir cevap vermişti:   «Şu halde niçin beni kıskanmadığınızı söylüyordu­nuz?»   Söyliyecek bir şey bulamıyarak bir müddet düşün­düm, sonra izah etmiye çalıştım :   «İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekliyemez. Nekadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey de­ğildir.»   «Ben şarklıları başka türlü düşünür zannederdim!»   «Ben öyle düşünmüyorum!»   Maria gözlerini sabit bir noktaya dikip uzun uzun daldıktan sonra:   «Benim beklediğim aşk başka!» dedi. «O, bütün man­tıkların dışında, tarifi imkânsız ve mahiyeti bilinmiyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ru­hiyle, bütün vücudiyle, her şeyiyle istemek başka... Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek!»   O zaman onu yakalamış gibi kendimden emin bir edâ ile:   «Bu söylediğiniz bir an meselesidir» dedim. «İçi­nizde mevcudolan sevgi, alâka, sarih olarak bilinmiyen bazı vesilelerle, zamanı tayin edilemiyecek olan bir anda, birdenbire birikir, tekâsüf eder, nasıl tatlı tatlı ısıtan gü­neş ışığı bir adeseden geçtikten sonra bir noktada toplanı­yor ve yakmıya başlıyorsa, kuvvetini fevkalâde arttıran bu sevgi de sizi sarar ve tutuşturur. Onu dışardan birden­bire gelen bir şey zannetmek doğru değildir. O, içimizde zaten mevcudolan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir.»   Bu münakaşayı burada bırakmış, fakat başka zamanlar gene ele almıştık. Ne kendi sözlerimin, ne de onun fi­kirlerinin yüzde yüz isabetli olmadığını seziyordum. Her ikimizi de, birbirimize karşı nekadar açık olmak istersek istiyelim, bize tâbi olmıyan birtakım gizli, müphem düşüncelerin ve arzuların idare ettiği muhakkaktı. Birleştiğimiz noktalar nekadar çok olursa olsun, ayrı olduğumuz yerler de vardı ve bir taraf diğer tarafa kolayca uyuyorsa, bunu ancak daha ehemmiyetli bulduğu bir gaye uğrunda yapıyordu. Ruhlarımızın böyle en saklı köşelerini bile ortaya dökmekten ve üzerinde münakaşa etmekten çekinmiyorduk; buna rağmen hiç dokunmadığımız taraflar da vardı, çünkü bunların ne olduğunu biz de doğru dürüst bilmiyorduk; fakat bir his bana, asıl bu cihetlerin mühim olduğunu fısıldıyordu.   Şimdiye kadar bana bu derece yakın olan bir insana tesadüf etmediğim için, bence bütün meselelerin üstünde onu muhafaza etmek arzusu vardı. Bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen, hiç noksansız, bütün maddî ve manevî varlığiyle sahibolmaktı, fakat elde edebil­diğimi de kaybetmek korkusiyle, bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor, seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi âtıl kalıyordum.   Bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu, insan münasebetlerinde bir nokta­da taş kesilmiş gibi kalınamıyacağını, ileriye atılmıyan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmıyan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan, fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer etmiye başladığını hissediyordum.   Fakat başka türlü yapabilmem için başka türlü bir insan olmam lâzımdı. Asıl noktanın mütemadiyen etrafın­da dolaştığımı bildiğim halde bu noktaya gidecek yolları bilmiyor, arıyamıyordum. Eski mahcupluğum ve sıkılgan­lığım kalmamıştı. Kendi içime kapanmıyor, hattâ belki de biraz müfrit şekilde ruhumu meydana veriyordum; ama hep bu ana noktaya dokunmamak şartiyle...

Yorumlar