Tellura
← Romana Dön

Bölüm 12

Bölüm 12 · 2015 kelime · ~11 dk okuma

Bütün bunları o zamanlar bu kadar vazıh ve derin düşünüp düşünmediğimi bilmiyorum. Bugün, araya on iki seneden fazla bir zaman girdikten sonra, o günkü halimi gözümün önüne getiriyor ve bu neticeleri çıkarıyorum. Maria hakkındaki hükümlerim de ayni zaman mesafesinin tasfiye ve tetkikinden geçmiş bulunuyor.

O sıralarda Maria’nın da birtakım tezatlı hisler için­de bulunduğunu anlıyordum. Bazan aşırı derecede durgun, hattâ soğuk oluyor, bazan da birdenbire coşuyor, ba­na, nefsime menettiğim cesareti verecek kadar müfrit bir alâka gösteriyor, âdeta beni açıkça tahrik ediyordu. Fakat bu halleri pek çabuk geçiyor, aramızda tekrar eski arka­daşlık havası peyda oluyordu. Onun da benim gibi, dostluğumuzun, olduğu yerde kalmak suretiyle, bir çıkmaza gir­diğini farkettiği muhakkaktı. Yalnız o, asıl aradığını bula­mamakla beraber, bendeki diğer birçok tarafların kendisi için feda edilemiyecek kadar kıymetli olduğunu görüyor, bunun için, kendisinden uzaklaşmama sebebolacağını zannettiği şeyleri yapmaktan çekiniyordu.

Bütün bu karışık hisler, ışığa çıkmaktan korkar gibi, ruhlarımızın en saklı köşelerinde durmakta idi; ve biz, hakikatte hep eskisi gibi birbirini ariyan, istiyen, birbiri­nin huzurundan her zaman daha memnun ve zengin ola­rak dönen iki candan arkadaştık.

Fakat birdenbire her şey değişiverdi ve hiç beklenme­dik bir istikamet aldı. Kânunuevvel ayının sonlarına doğ­ru idi. Annesi Noel’i geçirmek için Prag civarındaki uzak akrabalarından birine gitmişti. Maria bundan memnundu:

«Dünyada en sinirime dokunan şeylerden biri de o mumlar ve yaldızlarla donatılan çam fidanıdır» diyordu. «Bunu yahudiliğime hamletmeyin, çünkü insanların ken­dilerini bir an için mesut zannetmek sevdasiyle başvurdukları bu nevi mânâsız merasimi saçma bulduğuma göre; böyle garip ve lüzumsuz vecibelerle dolu olan yahudi dini­ni hoş bulamıyacağım gayet tabiidir. Zaten halis Alman kanından bir Protestan olan annem de, sırf ihtiyar olduğu için ve iş olsun diye bu âdetlere bağlı. Fikirlerimi zındıkça buluyorsa bunda, dinî kanaatlerinden ziyade, son gün­lerinin ruh sükûnetinin bozulması korkusu âmil oluyor.»   «Yılbaşının da sence hiç bir hususiyeti yok mudur?» diye sordum.   «Hayır,» dedi, «senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? Tabiat onu her hangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mü­him değil; çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması... İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uza­nan bir tek yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunîdir... Ama biz felsefeyi bırakalım da, canın isterse, yılbaşı gecesi beraber bir yere gidelim. Benim Atlantik’teki işim geceyarısından evvel biter, çünkü o gece diğer birçok fevkalâde numaralar da var. Beraber çıkar, herkes gibi biz de sarhoş oluruz... Arasıra kendi ken­dimizden kurtulup cereyana kapılmak hoş bir şey... Ne dersin? Hem biz seninle hiç dans etmedik değil mi?»   «Hayır, etmedik!»   «Ben zaten dans etmekten fazla zevk almam, bazan dans ettiğim kimse hoşuma gider ve bu yüzden o sıkıntıya katlanırım .»   «Bu iş için hoşuna gideceğimi tahmin etmem!»   «Ben de tahmin etmem... Ama olsun, arkadaşlıkta fe­dakârlık lâzımdır!»

  Yılbaşı gecesi akşam yemeğini beraber yedik ve onun iş vaktine kadar lokantada oturup konuştuk; Atlantik’e vardığımız zaman o, soyunmak için arka taraflarda bir ye­re gitti; ben salonda, ilk geldiğim akşam oturduğum masaya yerleştim. İçerisi kâğıt şeritler, renkli fenerler, yal­dızlı tellerle donanmıştı. Halk şimdiden sarhoş olmuşa benziyordu. Dans edenlerin aşağı yukarı hepsi öpüşüyor ve yılışıyordu. İçimde sebepsiz bir can sıkıntısı vardı:

  «Ne olacak sanki?» diyordum. «Hakikaten bu gecenin fevkalâdeliği nerede? Kendimiz uydurup kendimiz inanıyoruz. Herkes evine gidip yatsa daha iyi. Biz ne yapacağız? Bunlar gibi birbirimize sarılıp döneceğiz... Bir fark­la: Biz öpüşmiyeceğiz... Acaba ben dansedebilecek miyim?»   Îstanbulda Sanayii Nefise mektebine devam ettiğim aylarda bazı arkadaşlar, o sıralarda şehri dolduran beyaz Ruslardan öğrendikleri birtakım dansları bana da göster­mişlerdi. Hattâ bir parça da vals yapabiliyordum... Fakat belki bir buçuk seneden beri hiç göstermediğim bir mari­feti bu akşam becerebilecek mi idim? «Adam sen de, yarıda bırakır otururum!» dedim.   Maria’nın keman çalması ve şarkı söylemesi zannetti­ğimden de kısa sürdü ve gürültüye geldi. Bu akşam herkes kendi kendinin numarası olmağı tercih ediyordu. Maria üstünü değiştirince hemen çıktık, Anhalter istasyonu karşısında, «Avrupa» dedikleri büyük bir yere gittik. Burası küçük ve mahrem Atlantik’ten büsbütün başka idi. Göz alabildiğine büyük salonlarda yüzlerce çift habire dansediyordu. Masaların üzeri renk renk şişelerle dolmuştu. Başını önüne dayayıp daha şimdiden uyuyanlar, birbirinin kucağında oturanlar görülüyordu.

  Maria bu akşam garip denilecek kadar çok neşeliydi. Koluma vuruyor:

  «Böyle somurtup oturacağını bilseydim bu akşam için kendime başka bir delikanlı seçerdim!» diyordu.   Üstüste getirttiği buruk lezzetli Ren şaraplarını hayret ettiğim bir süratle içiyor ve içmem için beni de zorluyordu.   Gazinonun asıl neşesi gece yarısından sonra başladı, bağırışlar, kahkahalar, dört muhtelif yerde yırtınırcasına çalan müziğin gürültüsü, hoplıya hoplıya eski usul vals yapan çiftlerin ayak patırdısı birbirine karışıyordu. Harp sonu senelerinin dizginsiz coşkunluğu burada bü­tün çıplaklığiyle görülüyordu. Cılız vücutları, kemikleri çıkmış yüzleri ve bir asabî hastalığa uğramış gibi parlıyan gözleri ile, ölçüsüz bir neşe içinde kendilerini kaybe­den delikanlıların, ve cemiyetin haksız ve mantıksız bağ­larına, batıl hükümlerine isyanın en iyi şeklini cinsî arzularını başıboş bırakmakta bulduklarını zanneden genç kızların hali sahiden hazindi. Maria elime tekrar bir ka­deh tutuşturarak fısıldadı:   «Raif, Raif. Hiç iyi yapmıyorsun... Müthiş bir can sı­kıntısına ve melânkoliye düşmemek için nekadar geyret ettiğimi görüyorsun. Bırak, bu akşam olsun kendimizden ayrılalım... Farzet ki biz, biz değiliz. Burayı dolduran bir sürü insandan biriyiz. Zaten onların da bakalım hepsi göründükleri gibi mi? İstemiyorum. Kendimi herkesin akıl­lısı veya duygulusu yerine koymak istemiyorum. İç ve gül!...»   Biraz sarhoş olmıya başladığını anlamıştım. Kar­sımdaki iskemleden kalkarak yanıma oturmuş ve ko­lunu omzuma atmıştı. Kalbim, ökseye tutulmuş bir kuş yüreği gibi hızla çarpıyordu. O beni mahzun zannediyor­du. Halbuki değildim. Şimdi, gülemiyecek kadar mesut­tum ve saadetimi ciddiye alıyordum.   Bir vals çalmağa başladı. Yavaşça kulağına eğildim:   «Haydi...» dedim. «Fakat ben pek iyi bilmem...»   Sözümün ikinci kısmını duymamış gibi yaptı, yerin­den fırlıyarak:   «Haydi!» dedi.   Kalabalığın içinde dönmiye başladık. Bu, dansetmek falan değildi; dört tarafımızdan sıkıştıran vücutların key­fine tâbi olarak oradan oraya sürüklenmekten ibaretti. Fakat ikimiz de bundan şikâyetçi değildik. Maria gözlerini bana dikmişti. Bu siyah ve dalgın gözlerde arasıra anlıyamadığım bir şey parlıyor ve beni şaşırtıyordu. Göğsünden, hafif fakat harikulâde güzel bir ten kokusu yayılıyordu. Bütün bunların üstünde, ona yakın olmak, onun için bir şey olduğumu bilmek vardı:   «Maria» diye fısıldadım. «Nasıl oluyor da bir insan di­ğer bir insanı bu kadar çok mesudedebiliyor?.. İnsanın içinde ne müthiş kuvvetlerin saklı olması lâzım!»

  Gözlerinden tekrar o parıltı geçti. Fakat bana bir müddet daha dikkatle baktıktan sonra dudağını ısırdı. Ba­kışları dumanlı ve manasızdı:

  «Haydi oturalım!» dedi, «Ne kalabalık! Galiba sıkılmıya başlıyacağım!»   Tekrar ve üstüste şarap içti. Bir aralık yerinden kal­karak:   «Şimdi geliyorum!» dedi ve sallana sallana uzaklaştı.   Uzun müddet bekledim. Bütün ısrarlarına rağmen faz­la içmekten kaçmıştım. Sarhoş olmaktan ziyade sersem­dim. Başım ağrıyordu. Aradan on beş dakikaya yakın bir zaman geçtiği halde geri gelmedi. Merak etmiye başladım. Bir yerde düşüp kalmış olmasın diye gidip bütün tuvalet­leri gezdim. Buralarda, elbiselerinin kopan yerlerini iğne ile tutturmıya çalışan veya ayna karşısında tuvalet tazeliyen kadınlar vardı. Maria’ya hiçbirinde raslamadım. Salonların kenarındaki kanapelerde kıvrılıp sızan kadınlara teker teker baktım. Onu bulamadım. İçimde, bir anda son derece şiddetlenen bir endişe başladı. Oturan ve ayakta du­ran insanlara çarparak bir salondan öbürüne koştum. Mer­divenlerin birkaçını birden atlıyarak alt kata indim ve ara­dım. Yoktu.   Bu sırada gözüm, gazinonun dönen kapısının buğulu camları arasından dışarıya ilişti. Orada beyaz birşey duru­yor gibiydi. Kapıya atıldım ve dışarı çıkınca bir feryat ko­pardım. Maria Puder, iki kolunu başının hizasında yanyana getirerek, kapının hemen önündeki ağaçlardan birine dayamış ve yüzünü oraya yapıştırmıştı. Sırtında ince bir yün elbiseden başka bir şey yoktu. Saçlarına ve ensesine ağır ağır kar taneleri düşüyordu. Sesimi duyunca başını çevirdi, gülümsedi:

  «Nerde kaldın!» dedi.   «Siz nerde kaldınız? Ne yapıyorsunuz? Deli mi oldu­nuz!» diye bağırdım.   Parmağını dudaklarına götürerek:   «Sus!..» dedi. «Hava almak ve serinlemek istiyorum. Hadi gidelim!»   Onu hemen hemen zorla içeri soktum; bir iskemle bu­lup oturttum; yukarı çıkıp hesabı gördüm ve vestiyerden paltomu ve onun kürk mantosunu getirdim. Ayaklarımız sokağın karlarına gömülerek yürümiye başladık.   Kolumdan sımsıkı tutuyor ve hızlı gitmiye çalışıyor­du. Sokaklarda birçok sarhoş çiftler vardı. Büyük cadde­ler kalabalık insan gruplan ile doluydu. Yazlık elbiseleri ile sokağa çıkmış hissini verecek kadar ince giyinmiş ka­dınlar, bu havada ve böyle gece yarısından iki üç saat son­ra ilkbahar safasına çıkmış gibi keyifli kahkahalar atıyor­lar, şarkılar söylüyorlardı.   Maria, bu neşeli ve sarhoş insanların arasından daha hızlı geçip gitmek için beni çekiyordu. Yolda kendisine lâf atanlara, boynuna sarılmak istiyenlere üstünkörü bir gülümseme ile mukabele ediyor, ellerinden maharetle sıyrılıyor ve beni sürüklüyordu. Onun ayakta duramıyacak ka­dar sarhoş olduğunu zannetmekle nekadar hata etmiş olduğumu anlıyordum.   Biraz daha tenha sokaklara geldiğimiz zaman yavaşla­dı. Sık ve şiddetli nefes alıyordu. Derin bir «oh!» çekti, sonra bana döndü:   «Nasıl? Bu geceden memnun musun? Eğlendin mi? Ah, ben çok eğlendim, o kadar, o kadar eğlendim ki...»   Kahkaha ile gülmiye başladı. Birdenbire bir öksürüğe tutuldu. Boğulacak gibi kıvranıyor, göğsü sarsılıyor, fakat kolumu bırakmıyordu. Biraz sükûnet bulunca:   «Ne oldun? Gördün mü, kendini üşüttün!» dedim.   Bütün yüziyle gülerek:   «Ah, o kadar eğlendim ki!...» dedi.   Nerdeyse ağlıyacak diye korkuyor, onu bir an evvel evine götürüp bırakmayı bu sefer ben istiyordum.   Yolun sonlarına doğru adımları dolaşmıya başladı. Kuvveti ve iradesi onu bırakmışa benziyordu. Halbuki so­ğuk hava beni tamamiyle açmıştı. Onu belinden yakalıyarak götürüyor, arasıra ayaklarına basıyordum. Bir kaldı­rımdan karşı tarafa geçerken az daha karların üzerine yuvarlanacaktık. Şimdi duyulur duyulmaz bir sesle kar­makarışık sözler mırıldanıyordu. Evvelâ kendi kendine şar­kı söylemiye çalıştığını zannettim, sonra bana hitabettiğini anlıyarak kulak verdim:   «Evet.. Ben böyleyim işte...» diyordu. «Raif... Sev­gili Raif... Ben böyleyim işte... Dememiş miydim?... Bir günüm bir günüme uymaz diye... Fakat kederlenmiye lü­zum yok... Hiçbir şeye lüzum yok... Sen çok iyi bir çocuk­sun... Muhakkak ki sen iyi bir çocuksun!...»   Birdenbire hıçkırmıya başlıyor, sonra tekrar söyleni­yordu:   «Hayır, hayır, kederlenmiye lüzum yok...»   Yarım saat sonra kapısının önüne geldik. Sırtını mer­divenin duvarına vererek bekledi.   «Anahtarlar nerede?» diye sordum.   «Darılma, Raif... Bana darılma!... İşte... cebimde ola­cak!»   Elini kürkünün iç taraflarına sokarak üç anahtardan ibaret bir deste uzattı.   Kapıyı açtım, onu yukarı götürmek için döndüğüm za­man sıyrıldı, koşarak merdivenleri çıkmıya başladı.   «Düşeceksin!» dedim.   Soluya soluya cevap verdi:   «Hayır... Kendim çıkarım!»   Anahtarlar bende olduğu için arkasından gittim. Yu­karı katlardan birinde, karanlıktan bana seslendi:   «Buradayım... Bu kapıyı aç!»   El yardımiyle açtım. Beraber içeri girdik. Odasmda elektriği yaktı. Eski, fakat oldukça iyi muhafaza edilmiş mobilyalar ve güzel bir meşe karyola ilk bakışta göze çarpıyordu.   Odanın ortasında kımıldamadan duruyordum. Kürk mantosunu çıkarıp bir kenara bırakırken bana bir iskem­le göstererek:   «Otursana!» dedi.   Sonra kendisi yatağın kenarına ilişti. Büyük bir sü­ratle iskarpinlerini, çoraplarını çıkardı, entarisini başın­dan sıyırıp bir iskemleye attı ve yorganın içine girdi.   Oturduğum yerden kalktım; hiç bir şey söylemeden ona elimi uzattım. İlk defa gördüğü bir insanı tetkik ediyormuş gibi beni süzdü, yüzüne bir sarhoş gülüşü yayıldı. Gözlerimi indirdim. Tekrar baktığım zaman yatakta bir parça doğrulduğunu ve gözlerini, büyük bir endişe içindeymiş gibi açtığını ve arasıra bir uykudan uyanma­ğa çalışır gibi kırptığını gördüm. Beyaz örtülerin altından fırlıyan sağ omuzu ve kolu yüzü kadar soluk ve beyazdı. Sol dirseğini yastığa dayamıştı.   «Üşüyeceksin!» dedim.   Kolumu hızla çekerek beni yatağının kenarına oturt­tu. Sonra yaklaştı, iki elimi birden tuttu, yüzünü avuçları­mın içine yerleştirerek:   «Ah, Raif,» dedi «demek sen böyle de olabiliyorsun?.. Hakkın var... Fakat ne yapayım? Bilsen... Ah, bir bilsen.. Ama eğlendik değil mi? Muhakkak... Hayır, hayır, bili­yorum! Ellerini çekme... Seni hiç böyle görmemiştim. Ne güzel ciddî olabiliyorsun! Ama sebep ne?»   Başımı kaldırdım. Yatakta diz çökerek yanıma oturdu, ellerini iki yanağıma koydu:   «Bana bak!» dedi. «Düşündüklerin doğru değil... Bu­nu sana ispat edeceğim... Asıl kendime ispat edeceğim...

Neden böyle duruyorsun... Hâlâ inanmıyor musun? Hâlâ şüphe mi ediyorsun?»

Gözlerini kapadı. Kafasının içinde şuraya buraya kaçan ve bir türlü yakalanmıyan bir şeyi tutmıya çalışır gibi bir ceht sarfediyor, alnı ve kaşlarının arası buruşuyordu. Çıplak omuzlarının titrediğini görünce yorganı çektim, sırtına sardım ve kaymasın diye elimle tuttum.

Gözlerini açtı. Şaşkın şaşkın gülümsiyerek:

«İşte böyle... Sen de gülüyorsun değil mi?...» dedi, sonra sözüne devam edemiyerek odanın bir köşesine bakmıya başladı.

Saçları alnına dökülmüştü. Yandan vuran elektrik ışığı kirpiklerinin gölgesini burnunun üst tarafına düşü­rüyordu. Alt dudağı hafif hafif ürperiyordu. Yüzü bu an­da tablodakinden de, Arpie Madonnasından da güzeldi. Yorganı tutan kolumla onu kendime doğru çektim.

Vücudunün titrediğini hissettim. Kesik kesik nefes alarak:

«Tabii... Tabii!» dedi. «Tabii sizi seviyorum. Hem çok seviyorum... Başka türlü olmasına imkân var mı?.. Her halde seviyorum... Muhakkak seviyorum. Fakat neden şa­şırıyorsunuz? Başka türlü olabilir mi?.. Başka türlü olaca­ğını mı zannediyordunuz? Beni ne kadar çok sevdiğinizi anlıyorum... Ben de sizi şüphesiz o kadar çok seviyorum...»

Başımı kendisine doğru çekti ve bütün yüzümü ateş gibi buselere boğdu.

Sabahleyin uyandığım zaman onun derin ve munta­zam nefeslerini duydum. Kolunu başının altına koymuş, bana arkasını dönmüş, uyuyordu. Saçları beyaz yastığa dalga dalga serilmişti. Ağzı bir parça aralıktı ve dudakla­rının kenarında gayet ince tüyler vardı. Nefes aldıkça bur­nunun kanatları kımıldıyor, ağzının üzerine dökülen bir­ kaç tel saç, havalanıyor ve tekrar düşüyordu.

Yorumlar