Tellura
← Romana Dön

Bölüm 13

Bölüm 13 · 2062 kelime · ~11 dk okuma

Başımı yastığa bıraktım, gözlerimi tavana dikerek beklemiye başladım. İçimde bir sabırsızlık vardı. Uyandığı zaman bana nasıl bakacağını, bana neler söyliyeceğini me­rak ediyor, fakat, sebebini bilmeden, uyanmasından korku­yordum. İçimde, gözlerimi açar açmaz bulmağı ümidettiğim sükûn ve emniyet yoktu. Bunun sebebini bir türlü anlıyamıyordum. Niçin hâlâ, hakkında verilecek hükmü bekliyen bir maznun gibi, içim titriyordu? Ondan daha ne istiyebilirdim? Daha ne bekliyordum? Bütün arzularım son haddine kadar yerine gelmiş değil miydi?

İçimde boş kalan bir taraf bulunduğunu ve bu boşlu­ğun bana âdeta maddî bir eziklik verdiğini hissediyordum. Bir şey noksandı, fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu farkederek duraklıyan, fakat unuttu­ğunun ne olduğunu bir türlü bulamıyarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemiyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.

Bir müddetten beri Maria’nın muntazam nefes alışı­nın kesildiğini farkettim, yavaşça başımı kaldırıp baktım.

Gözlerini belli olmıyan bir noktaya dikmiş, bakıyor­ du. Hiç kımıldamamış, yüzüne dökülen saçlarını bile çekmemişti. Benim kendisini seyrettiğimi bildiği halde ba­şını çevirmeden o meçhul yere bakmakta devam etti. Gözlerini kırpmıyordu. Epey zamandan beri uyanık oldu­ğunu anladım ve içimdeki endişelerin birdenbire büyüdüğünü, göğsümü âdeta görünmez bir çemberin sarıp sıktı­ğını hissettim.

Bütün bu mânâsız hislerin, yersiz korkuların şu anda hiç lüzumu olmadığını, hayatımın en aydınlık gününü vehimler ve fena sezişlerle karartmanın sebepsizliğini dü­şündükçe büsbütün canım sıkılıyordu.

Başını çevirmeden sordu:

«Uyandınız mı?»

«Evet!.. Siz uyanalı çok oldu mu?»

«Biraz evvel!»

Sesi bana tekrar cesaret verdi. Uzun zamandan beri kulaklarım ın en tatlı aşinası olan ve bende yalnız iyi hâ­tıralar uyandıran bu ses, birdenbire çıkıp gelen güveni­lecek bir dost gibi, içime ferahlık getirmişti. Fakat bu te­sir ancak bir an sürdü. Bana «uyandınız mı?» demişti. Ger­çi son günlerde birbirimize rasgele bazan sen, bazan siz diye hitabediyorduk. Fakat bu gecenin sahabında bana böyle mi demeliydi?

Belki hâlâ uykusu açılmamıştı.

Yatakta bana doğru döndü. Gülümsüyordu. Fakat bu, onun her zamanki içten, yakın tebessümü değildi. Daha ziyade Atlantik’teki müşterilere karşı sarfettiklerine ben­ziyordu.

«Kalkmıyor musun?» dedi.

«Kalkacağım!... Sen?»

«Bilmem... Kendimi pek o kadar iyi hissetmiyorum. Biraz kırgınlığım var... Belki de içkiden... Sırtım da ağ­rıyor...»

«Belki de dün akşam üşüdün!» dedim. «Çırçıplak so­kaklara uğrıyacak ne vardı?»

Omuzlarını silkti ve tekrar arkasını döndü.

Kalktım, yüzümü yıkadım ve çabucak giyindim. Onun beni, yattığı yerden göz uciyle takibettiğini sezmiştim.

Odanın içinde sıkıntılı bir hava vardı. Aklımca nükte yapmak istedim:

«İkimize de bir sessizlik çöktü... Ne oluyoruz? Sahiden evlenmiş insanlar gibi birbirimizden sıkılmıya mı başladık?»

Ne demek istediğimi anlamıyan gözlerle yüzüme bak­tı. Daha çok sıkldım ve sustum. Sonra yatağa doğru sokuldum: Onu okşamak, aramızdaki buzları, daha ziyade kuv­vetlenmeden kırmak istiyordum. O da doğruldu, ayaklarını aşağıya salladı ve sırtına ince bir hırka aldı. Hâlâ yü­züme bakmakta devam ediyordu. Halinde daha ziyade yaklaşmama mâni olan bir şey vardı. Nihayet gayet sakin bir sesle:

«Neden sıkılıyorsun?» dedi. Soluk yüzünü birdenbire, o zamana kadar hiç görmediğim bir pembelik kapladı. Göğsü ağır ağır kalkıp inerek devam etti:

«Daha ne istiyorsun? Başka bir şey istiyebilir misin?.. Ama ben istiyorum... Birçok şeyler istiyorum ve hiç birini elde edemiyorum... Her çareye başvurdum; fayda yok... Sen artık memnun olabilirsin! Ama ben ne yapayım?»

Başı önüne düştü. Kolları cansız gibi aşağıya sarktı. Çıplak ayaklarının uçları halıya dokunuyordu. Baş parma­ğını yukarı doğru kaldırıyor, diğer parmaklarını aşağıya kıvırıyordu.

Bir iskemle çekerek karşısına oturdum. Ellerini yakaladım. En kıymetli hâzinesini, hayatının sebebini kaybet­mek üzere olan bir insan gibi, sesim heyecandan titriyerek:

«Maria» dedim. «Maria! Benim Kürk Mantolu Madonnam! Birdenbire ne oldun? Sana ne yaptım? Hiç bir şey istemiyeceğimi vadetmiştim. Sözümü tutmadım mı? Bir­birimize her zamandan ziyade yakın olmamız lâzım gelen bu anda neler söylüyorsun?»

Başını sallıyarak:

«Hayır dostum, hayır!» dedi, «Birbirimize her zaman­dan ziyade uzağız! Çünkü artık hiç bir ümidim yok. Bu sondu... Bir defa da bunu tecrübe edeyim dedim. Belki bu noksandı, diye düşündüm. Ama değil... İçimde hep o boş­luk var... Daha da büyümüş olarak... Ne yapalım ?. Kaba­hat sende değil... Sana âşık değilim. Halbuki dünyada sa­na âşık olmam icap ettiğini, sana da âşık olmadıktan sonra hiç kimseyi sevemiyeceğimi, bütün ümitlerimi terketmek lâzım geleceğini gayet iyi biliyorum... Fakat elimde de­ğil... Demek ki, ben böyleyim... Bunu olduğu gibi kabul etmekten başka çare yok.. Ne kadar isterdim ... Başka tür­ lü olmayı nekadar isterdim.. Raif.. Benim iyi kalbli dos­tum... Başka türlü olmayı senin kadar, hattâ senden çok istediğime emin ol... Ne yapayım? Ağzımda dün akşamki içkilerin burukluğundan, sırtımda gittikçe artan ağrılardanbaşka hiç bir şey hissetmiyorum.»

Bir müddet sustu. Gözlerini kapadı. Yüzüne tatlı bir yumuşaklık geldi. Çocukluğuna ait bir masal söylermiş ka­dar tatlı bir sesle:

«Dün akşam, hele buraya geldikten sonra, bir an ne­ler ümidetmiştim... Sihirli bir el tarafından tamamen değiştirileceğimi, ruhumda, küçük kız çocukları gibi masum, fakat ayni zamanda bütün hayatımı kavrıyacak kadar kuv­vetli heyecanlar duyacağımı, bu sabah uykudan, başka bir dünyaya doğar gibi uyanacağımı sanmıştım. Fakat hakikat nekadar başka... Hava her zamanki gibi kapalı; odam so­ğuk... Yanımda, her şeye rağmen bana yabancı, bütün ya­kınlığına rağmen benden ayrı, benden başka bir insan... Adalelerimde yorgunluk ve başımda ağrı...»

Tekrar yatağına girerek, arka üstü uzandı. Eliyle göz­lerini kapadı ve devam etti:

«Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir had­de kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Se­ninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını nekadar isterdim. Beni asıl, bu ümidin de boşa çıkması üzüyor... Bundan sonra kendimizi aldatmıya lüzum yok... Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız... İki de­lişmen arkadaş gibi elele verip dolaşamayız... Bunları ne diye, neyin uğrunda feda ettik? Hiç!.. Mevcudolmıyan bir şeye malik olalım derken mevcudolanları kaybettik... Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lâzım. Tâ birbirimizi tekrar görmek ihtiya­cını şiddetle duyuncıya kadar... Hadi artık git Raif. Bu an gelince ben seni ararım; belki tekrar dost olur ve bu se­fer daha akıllı davranırız. Birbirimizden, verebileceğimiz­den fazla şeyler beklemeyiz ve istemeyiz... Hadi artık git... O kadar yalnız kalmak istiyorum ki...»

Elini gözlerinden çekmişti. Yüzüme âdeta yalvararak bakıyordu, kolunu uzattı. Parm aklarının ucundan tuttum ve: «Allaha ısmarladık» dedim.

«Hayır, hayır, böyle olmaz... Bana darılarak gidiyorsu­nuz... Ben size ne yaptım?» diye bağırdı.

Sakin olmak için müthiş bir gayret sarfederek:

«Dargın değilim, müteessirim!» dedim.

«Ben müteessir değil miyim? Beni görmüyor musun?.. Böyle gitme... Gel!..»

Başımı göğsüne doğru çekerek saçlarımı okşadı. Yana­ğını yüzüme sürdü:

«Bana bir kere gül ve ondan sonra git!» dedi.

Güldüm ve elimi yüzüme kapatarak dışarı fırladım.

Sokakta rasgele yürümiye başladım. Ortalık tenha, dükkânların çoğu kapalı idi. Cenup istikametinde gidiyor­dum. Yanımdan, buğulu camlariyle tramvaylar, omnibüsler geçiyordu. Yürüdüm... Kararmış yüzlü evler, parke kaldırımlar başladı... Yoluma devam ettim... Terlediğim için paltomun önünü açtım. Şehrin sonuna gelmiştim. Ge­ne yürüdüm... Demiryolu köprülerinin altından, buz tut­muş kanalların üstünden yürüdüm.. Hep yürüdüm. Saat­lerce yürüdüm. Hiç bir şey düşünmüyordum. Soğuktan gözlerimi kırpıyor ve koşar gibi hızlı adımlarla ilerliyor­dum. İki tarafımda muntazam dikilmiş çam ormanları var­dı. Arasıra dallardan yere pat! diye kar parçaları düşüyor­du. Yanımdan bisikletli insanlar ve uzaktan yerleri sarsa­rak bir tren geçiyordu. Yürüdüm... Sağ tarafta büyükçe bir göl ve üzerinde paten kayan bir kalabalık gördüm. Ağaç­ların arasına saparak o tarafa gittim. Ormanın her tarafın­da uzun, birbirine karışan kayak izleri vardı. Etrafı telörgü ile çevrilmiş korularda minimini çam fidanları, üst­lerine yüklenen karla, beyaz pelerinli çocuklar gibi titre­şiyorlardı. Uzakta iki katlı, ahşap bir kır gazinosu vardı. Gölün üzerinde kısa etekli kızlar ve paçaları bağlı delikanlılar hiç durmadan kayıyorlardı. Ayaklarının birini hava­ya kaldırıyorlar, oldukları yerde dönüyorlar, elele tutu­şup ilerdeki bir burnun arkasına doğru uzaklaşıyorlardı. Kızların renkli boyun atkıları ve erkeklerin sarı saçları rüzgârdan uçuyor, vücutları muntazam hareketlerle sa­ğa sola kıvrılıyor, her boyları bir uzanıyor, bir kısalıyor gibi görünüyordu.

Bütün bunlara dikkat ediyordum. Ayak bileklerime kadar karlara batarak yürüyor ve her şeye dikkat ediyor­dum. Kır gazinosunun arkasından dolaşarak karşı tarafta­ki ağaçların altına doğru gittim. Buraları evvelced de bir ke­re gördüğümü hatırlıyor fakat ne zaman geldiğimi, bura­nın neresi olduğunu bir türlü bulamıyordum. Gazinodan birkaç yüz metre ötede, yüksekçe bir yerde, birkaç ihtiyar ağaç vardı. Orada durdum. Gölün üzerindeki kalabalığı tekrar seyre başladım. Belki dört saatten beri yürüyordum. Ne diye yoldan ay­rılıp buraya saptığımın, niçin geri dönmediğimin farkın­da değildim. Başımın yanması azalmış, burnumun kökün­de hissettiğim karıncalanma geçmişti. Yalnız içimde müt­hiş bir boşluk hissi vardı. Hayatımın en dolu, en manalı zannettiğim bir devresi birdenbire boşalmış, bütün mâna­sını kaybetmişti. En tatlı emellerinin tahakkukunu gör­düğü bir rüyadan acı hakikate uyanan bir insan gibi içim çekiliyordu. Ona hakikaten dargın değildim; asla kızmı­yordum. Sadece müteessirdim. «Bunun böyle olmaması lâzımdı» diyordum. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti. Zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı. Bütün hâtıraları­mı toplıyarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiç bir zaman sahiden sevemiyecekleri neticesine va­rıyordum . Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tat­min edilmiyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu. Fakat böyle düşünmekle

Maria’ya karşı haksızlık ettiğimi çabucak anladım. Onu, herşeye rağmen, bu çeşit bir mahlûk addedemezdim. Son­ra onun da nekadar ıstırap çektiğini görmüştüm. Sırf ba­na acıdığı için bu kadar üzülmesine imkân yoktu. O da ara­dığı ve bulamadığı bir şeye yanıyordu. Fakat bu neydi? Bende, daha doğrusu aramızdaki münasebette eksik olan neydi?

Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz an­da onun hakikatte bize hiç bir şey vermiş olmadığını gör­mek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesinde imiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.

Bunun böyle olmaması lâzımdı. Fakat, Maria’nın da dediği gibi, yapılacak bir şey yoktu; hele benim tara­fımdan...

Onun bana böyle yapmıya ne hakkı vardı? Seneler­den beri, boşluğunu apaçık görmeden, şöyle böyle bir ömür sürmüş, insanlardan kaçsam bile, bunu tabiatımın aca­yipliğine vermiş, sürüklenip gitmiştim , fakat beni mem­nun edecek hayat hakkında da bir fikrim yoktu. Yalnız­lığımı hissediyor ve üzülüyordum, fakat bundan kurtulmanın mümkün olabileceğini ummuyordum. Maria, daha doğrusu onun tablosu karşıma çıktığı vakit, bu halde idim. O beni birdenbire sessiz ve karanlık dünyamdan ayır­mış, ışığa ve sahiden yaşamıya götürmüştü. Bir ruhum bulunduğunu ancak o zaman farketmiştim . Şimdi, geldiği kadar sebepsiz ve âni, çekilip gidiyordu. Fakat benim için bundan sonra eski uykuya dönmek imkânı yoktu. Yaşa­dığım müddetçe türlü türlü yerler gezecek, dilini bildiğim ve bilmediğim insanlarla tanışacak ve her yerde, herkeste onu, Maria Puder’i, Kürk Mantolu Madonnayı arıyacaktım. Onu bulamıyacağımı daha şimdiden biliyordum. Fakat aramamak elimde olmıyacaktı. Beni, bütün ömrümce bir meçhulü, mevcudolmıyan bir şeyi aramıya mahkûm edi­yordu. Bunu yapmamalı idi...

Önümdeki seneler bana tahammül edilemiyecek kadar hazin görünüyordu. Bu yüke katlanmak için bir sebep bulamıyordum. Tam düşüncelerimin burasında gözlerimden bir perde sıyrılır gibi oldu. Bulunduğum yerin neresi olduğunu hatırladım. Bu göl, Wansee idi. Bir gün Paria Puder'le Potsdam'a, İkinci Frederik,in «Gamsız» sarayının parkını gezmiye giderken, o, trenin penceresinden burasını göstermiş, şimdi bulunduğum agaçların altında yüz seneden fazla bir zaman evvel bedbaht Alman şairi Kleist ile sevgilisinin birlikte intihar ettiklerini söylemişti.

Beni buraya getiren neydi? Rasgele yürürken gözüm bu taraflara ilişince neden hemen sapmıştım? Hattâ neden evden çıkar çıkmaz bu istikameti tutarak sözleşmiş gibi buraya gelmiştim? Dünyada en güvendiğim mahlûktan ayrıldıktan ve onun, iki insanın ancak muayyen bir hadde kadar birbirine yaklaşabileceklerine dair söylediklerini dinledikten sonra, ölüme bile beraber giden bu insanların hayattan ayrıldıkları yere gelmek suretiyle ona bir nevi cevap mı vermis oluyordum? Yoksa sadece kendimi inandırmak, dünyada yarı yolda kalmıyan sevgiler de bulunabileceğini hatırlamak mı istemiştim? Bilmiyorum. Hattâ bunları o zaman düşünüp düşünmediğimi de iyice tayin edemiyorum. Fakat bulunduğum yer, birdenbire ayaklarımın altını yakmıya başlamıştı! Kadının göğsünde ve erkeğin kafasında birer tabanca kurşuniyle, yanyana uzandıklarını görür gibi oluyordum. Çimenler arasından kıvrıla kıvrıla akan ve bir gölcük halinde birleşen kanlarına bastığımı zannediyordum. Mukadderatları gibi kanları da birbirine karışmıştı. Ve işte şurada, birkaç adım ilerde yatıyorlardı. Hâlâ beraberdiler... Geldiğim yoldan, gerisin geriye koşmıya başladım...

Aşağıdan, gölün üzerinden, kahkahalar geliyordu. Birbirini bellerinden tutan çiftler, bitip tükenmez bir yolculuğa çıkmışlar gibi, hiç durmadan dolaşıyorlardı. Gazinonun ikide birde açılan kapısından dışarı müzik sesi ve ayak patırdısı vuruyordu. Kaymaktan yorulanlar sırtı tır­manarak gazinoya doğru gidiyorlar, her halde grog içerek kızışmak ve biraz dansetmek istiyorlardı.

Eğleniyorlarıdı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde de­ğil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zan­nettiğim gibi, kütleden ayrılmanın bir hususiyet, bir faz­lalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lâzımsa övle yaşı­yorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata birşey ilâve edi­yorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onlann dal­larını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramo­fon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çe­şit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yap­makla meşguldüler. Her hareketlerinin bir mânası vardı, ilk bakışta göze görünmiyen bir mânası. Ben ise, dingilden fırlıyarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi salla­nıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmıya çalı­şıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıy­dım. Hayat beni kaybetmekle hiç bir şey ziyan etmiyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.

Yorumlar