Başımı yastığa bıraktım, gözlerimi tavana dikerek beklemiye başladım. İçimde bir sabırsızlık vardı. Uyandığı zaman bana nasıl bakacağını, bana neler söyliyeceğini merak ediyor, fakat, sebebini bilmeden, uyanmasından korkuyordum. İçimde, gözlerimi açar açmaz bulmağı ümidettiğim sükûn ve emniyet yoktu. Bunun sebebini bir türlü anlıyamıyordum. Niçin hâlâ, hakkında verilecek hükmü bekliyen bir maznun gibi, içim titriyordu? Ondan daha ne istiyebilirdim? Daha ne bekliyordum? Bütün arzularım son haddine kadar yerine gelmiş değil miydi?
İçimde boş kalan bir taraf bulunduğunu ve bu boşluğun bana âdeta maddî bir eziklik verdiğini hissediyordum. Bir şey noksandı, fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu farkederek duraklıyan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamıyarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemiyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.
Bir müddetten beri Maria’nın muntazam nefes alışının kesildiğini farkettim, yavaşça başımı kaldırıp baktım.
Gözlerini belli olmıyan bir noktaya dikmiş, bakıyor du. Hiç kımıldamamış, yüzüne dökülen saçlarını bile çekmemişti. Benim kendisini seyrettiğimi bildiği halde başını çevirmeden o meçhul yere bakmakta devam etti. Gözlerini kırpmıyordu. Epey zamandan beri uyanık olduğunu anladım ve içimdeki endişelerin birdenbire büyüdüğünü, göğsümü âdeta görünmez bir çemberin sarıp sıktığını hissettim.
Bütün bu mânâsız hislerin, yersiz korkuların şu anda hiç lüzumu olmadığını, hayatımın en aydınlık gününü vehimler ve fena sezişlerle karartmanın sebepsizliğini düşündükçe büsbütün canım sıkılıyordu.
Başını çevirmeden sordu:
«Uyandınız mı?»
«Evet!.. Siz uyanalı çok oldu mu?»
«Biraz evvel!»
Sesi bana tekrar cesaret verdi. Uzun zamandan beri kulaklarım ın en tatlı aşinası olan ve bende yalnız iyi hâtıralar uyandıran bu ses, birdenbire çıkıp gelen güvenilecek bir dost gibi, içime ferahlık getirmişti. Fakat bu tesir ancak bir an sürdü. Bana «uyandınız mı?» demişti. Gerçi son günlerde birbirimize rasgele bazan sen, bazan siz diye hitabediyorduk. Fakat bu gecenin sahabında bana böyle mi demeliydi?
Belki hâlâ uykusu açılmamıştı.
Yatakta bana doğru döndü. Gülümsüyordu. Fakat bu, onun her zamanki içten, yakın tebessümü değildi. Daha ziyade Atlantik’teki müşterilere karşı sarfettiklerine benziyordu.
«Kalkmıyor musun?» dedi.
«Kalkacağım!... Sen?»
«Bilmem... Kendimi pek o kadar iyi hissetmiyorum. Biraz kırgınlığım var... Belki de içkiden... Sırtım da ağrıyor...»
«Belki de dün akşam üşüdün!» dedim. «Çırçıplak sokaklara uğrıyacak ne vardı?»
Omuzlarını silkti ve tekrar arkasını döndü.
Kalktım, yüzümü yıkadım ve çabucak giyindim. Onun beni, yattığı yerden göz uciyle takibettiğini sezmiştim.
Odanın içinde sıkıntılı bir hava vardı. Aklımca nükte yapmak istedim:
«İkimize de bir sessizlik çöktü... Ne oluyoruz? Sahiden evlenmiş insanlar gibi birbirimizden sıkılmıya mı başladık?»
Ne demek istediğimi anlamıyan gözlerle yüzüme baktı. Daha çok sıkldım ve sustum. Sonra yatağa doğru sokuldum: Onu okşamak, aramızdaki buzları, daha ziyade kuvvetlenmeden kırmak istiyordum. O da doğruldu, ayaklarını aşağıya salladı ve sırtına ince bir hırka aldı. Hâlâ yüzüme bakmakta devam ediyordu. Halinde daha ziyade yaklaşmama mâni olan bir şey vardı. Nihayet gayet sakin bir sesle:
«Neden sıkılıyorsun?» dedi. Soluk yüzünü birdenbire, o zamana kadar hiç görmediğim bir pembelik kapladı. Göğsü ağır ağır kalkıp inerek devam etti:
«Daha ne istiyorsun? Başka bir şey istiyebilir misin?.. Ama ben istiyorum... Birçok şeyler istiyorum ve hiç birini elde edemiyorum... Her çareye başvurdum; fayda yok... Sen artık memnun olabilirsin! Ama ben ne yapayım?»
Başı önüne düştü. Kolları cansız gibi aşağıya sarktı. Çıplak ayaklarının uçları halıya dokunuyordu. Baş parmağını yukarı doğru kaldırıyor, diğer parmaklarını aşağıya kıvırıyordu.
Bir iskemle çekerek karşısına oturdum. Ellerini yakaladım. En kıymetli hâzinesini, hayatının sebebini kaybetmek üzere olan bir insan gibi, sesim heyecandan titriyerek:
«Maria» dedim. «Maria! Benim Kürk Mantolu Madonnam! Birdenbire ne oldun? Sana ne yaptım? Hiç bir şey istemiyeceğimi vadetmiştim. Sözümü tutmadım mı? Birbirimize her zamandan ziyade yakın olmamız lâzım gelen bu anda neler söylüyorsun?»
Başını sallıyarak:
«Hayır dostum, hayır!» dedi, «Birbirimize her zamandan ziyade uzağız! Çünkü artık hiç bir ümidim yok. Bu sondu... Bir defa da bunu tecrübe edeyim dedim. Belki bu noksandı, diye düşündüm. Ama değil... İçimde hep o boşluk var... Daha da büyümüş olarak... Ne yapalım ?. Kabahat sende değil... Sana âşık değilim. Halbuki dünyada sana âşık olmam icap ettiğini, sana da âşık olmadıktan sonra hiç kimseyi sevemiyeceğimi, bütün ümitlerimi terketmek lâzım geleceğini gayet iyi biliyorum... Fakat elimde değil... Demek ki, ben böyleyim... Bunu olduğu gibi kabul etmekten başka çare yok.. Ne kadar isterdim ... Başka tür lü olmayı nekadar isterdim.. Raif.. Benim iyi kalbli dostum... Başka türlü olmayı senin kadar, hattâ senden çok istediğime emin ol... Ne yapayım? Ağzımda dün akşamki içkilerin burukluğundan, sırtımda gittikçe artan ağrılardanbaşka hiç bir şey hissetmiyorum.»
Bir müddet sustu. Gözlerini kapadı. Yüzüne tatlı bir yumuşaklık geldi. Çocukluğuna ait bir masal söylermiş kadar tatlı bir sesle:
«Dün akşam, hele buraya geldikten sonra, bir an neler ümidetmiştim... Sihirli bir el tarafından tamamen değiştirileceğimi, ruhumda, küçük kız çocukları gibi masum, fakat ayni zamanda bütün hayatımı kavrıyacak kadar kuvvetli heyecanlar duyacağımı, bu sabah uykudan, başka bir dünyaya doğar gibi uyanacağımı sanmıştım. Fakat hakikat nekadar başka... Hava her zamanki gibi kapalı; odam soğuk... Yanımda, her şeye rağmen bana yabancı, bütün yakınlığına rağmen benden ayrı, benden başka bir insan... Adalelerimde yorgunluk ve başımda ağrı...»
Tekrar yatağına girerek, arka üstü uzandı. Eliyle gözlerini kapadı ve devam etti:
«Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını nekadar isterdim. Beni asıl, bu ümidin de boşa çıkması üzüyor... Bundan sonra kendimizi aldatmıya lüzum yok... Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız... İki delişmen arkadaş gibi elele verip dolaşamayız... Bunları ne diye, neyin uğrunda feda ettik? Hiç!.. Mevcudolmıyan bir şeye malik olalım derken mevcudolanları kaybettik... Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lâzım. Tâ birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncıya kadar... Hadi artık git Raif. Bu an gelince ben seni ararım; belki tekrar dost olur ve bu sefer daha akıllı davranırız. Birbirimizden, verebileceğimizden fazla şeyler beklemeyiz ve istemeyiz... Hadi artık git... O kadar yalnız kalmak istiyorum ki...»
Elini gözlerinden çekmişti. Yüzüme âdeta yalvararak bakıyordu, kolunu uzattı. Parm aklarının ucundan tuttum ve: «Allaha ısmarladık» dedim.
«Hayır, hayır, böyle olmaz... Bana darılarak gidiyorsunuz... Ben size ne yaptım?» diye bağırdı.
Sakin olmak için müthiş bir gayret sarfederek:
«Dargın değilim, müteessirim!» dedim.
«Ben müteessir değil miyim? Beni görmüyor musun?.. Böyle gitme... Gel!..»
Başımı göğsüne doğru çekerek saçlarımı okşadı. Yanağını yüzüme sürdü:
«Bana bir kere gül ve ondan sonra git!» dedi.
Güldüm ve elimi yüzüme kapatarak dışarı fırladım.
Sokakta rasgele yürümiye başladım. Ortalık tenha, dükkânların çoğu kapalı idi. Cenup istikametinde gidiyordum. Yanımdan, buğulu camlariyle tramvaylar, omnibüsler geçiyordu. Yürüdüm... Kararmış yüzlü evler, parke kaldırımlar başladı... Yoluma devam ettim... Terlediğim için paltomun önünü açtım. Şehrin sonuna gelmiştim. Gene yürüdüm... Demiryolu köprülerinin altından, buz tutmuş kanalların üstünden yürüdüm.. Hep yürüdüm. Saatlerce yürüdüm. Hiç bir şey düşünmüyordum. Soğuktan gözlerimi kırpıyor ve koşar gibi hızlı adımlarla ilerliyordum. İki tarafımda muntazam dikilmiş çam ormanları vardı. Arasıra dallardan yere pat! diye kar parçaları düşüyordu. Yanımdan bisikletli insanlar ve uzaktan yerleri sarsarak bir tren geçiyordu. Yürüdüm... Sağ tarafta büyükçe bir göl ve üzerinde paten kayan bir kalabalık gördüm. Ağaçların arasına saparak o tarafa gittim. Ormanın her tarafında uzun, birbirine karışan kayak izleri vardı. Etrafı telörgü ile çevrilmiş korularda minimini çam fidanları, üstlerine yüklenen karla, beyaz pelerinli çocuklar gibi titreşiyorlardı. Uzakta iki katlı, ahşap bir kır gazinosu vardı. Gölün üzerinde kısa etekli kızlar ve paçaları bağlı delikanlılar hiç durmadan kayıyorlardı. Ayaklarının birini havaya kaldırıyorlar, oldukları yerde dönüyorlar, elele tutuşup ilerdeki bir burnun arkasına doğru uzaklaşıyorlardı. Kızların renkli boyun atkıları ve erkeklerin sarı saçları rüzgârdan uçuyor, vücutları muntazam hareketlerle sağa sola kıvrılıyor, her boyları bir uzanıyor, bir kısalıyor gibi görünüyordu.
Bütün bunlara dikkat ediyordum. Ayak bileklerime kadar karlara batarak yürüyor ve her şeye dikkat ediyordum. Kır gazinosunun arkasından dolaşarak karşı taraftaki ağaçların altına doğru gittim. Buraları evvelced de bir kere gördüğümü hatırlıyor fakat ne zaman geldiğimi, buranın neresi olduğunu bir türlü bulamıyordum. Gazinodan birkaç yüz metre ötede, yüksekçe bir yerde, birkaç ihtiyar ağaç vardı. Orada durdum. Gölün üzerindeki kalabalığı tekrar seyre başladım. Belki dört saatten beri yürüyordum. Ne diye yoldan ayrılıp buraya saptığımın, niçin geri dönmediğimin farkında değildim. Başımın yanması azalmış, burnumun kökünde hissettiğim karıncalanma geçmişti. Yalnız içimde müthiş bir boşluk hissi vardı. Hayatımın en dolu, en manalı zannettiğim bir devresi birdenbire boşalmış, bütün mânasını kaybetmişti. En tatlı emellerinin tahakkukunu gördüğü bir rüyadan acı hakikate uyanan bir insan gibi içim çekiliyordu. Ona hakikaten dargın değildim; asla kızmıyordum. Sadece müteessirdim. «Bunun böyle olmaması lâzımdı» diyordum. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti. Zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı. Bütün hâtıralarımı toplıyarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiç bir zaman sahiden sevemiyecekleri neticesine varıyordum . Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmiyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu. Fakat böyle düşünmekle
Maria’ya karşı haksızlık ettiğimi çabucak anladım. Onu, herşeye rağmen, bu çeşit bir mahlûk addedemezdim. Sonra onun da nekadar ıstırap çektiğini görmüştüm. Sırf bana acıdığı için bu kadar üzülmesine imkân yoktu. O da aradığı ve bulamadığı bir şeye yanıyordu. Fakat bu neydi? Bende, daha doğrusu aramızdaki münasebette eksik olan neydi?
Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiç bir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesinde imiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.
Bunun böyle olmaması lâzımdı. Fakat, Maria’nın da dediği gibi, yapılacak bir şey yoktu; hele benim tarafımdan...
Onun bana böyle yapmıya ne hakkı vardı? Senelerden beri, boşluğunu apaçık görmeden, şöyle böyle bir ömür sürmüş, insanlardan kaçsam bile, bunu tabiatımın acayipliğine vermiş, sürüklenip gitmiştim , fakat beni memnun edecek hayat hakkında da bir fikrim yoktu. Yalnızlığımı hissediyor ve üzülüyordum, fakat bundan kurtulmanın mümkün olabileceğini ummuyordum. Maria, daha doğrusu onun tablosu karşıma çıktığı vakit, bu halde idim. O beni birdenbire sessiz ve karanlık dünyamdan ayırmış, ışığa ve sahiden yaşamıya götürmüştü. Bir ruhum bulunduğunu ancak o zaman farketmiştim . Şimdi, geldiği kadar sebepsiz ve âni, çekilip gidiyordu. Fakat benim için bundan sonra eski uykuya dönmek imkânı yoktu. Yaşadığım müddetçe türlü türlü yerler gezecek, dilini bildiğim ve bilmediğim insanlarla tanışacak ve her yerde, herkeste onu, Maria Puder’i, Kürk Mantolu Madonnayı arıyacaktım. Onu bulamıyacağımı daha şimdiden biliyordum. Fakat aramamak elimde olmıyacaktı. Beni, bütün ömrümce bir meçhulü, mevcudolmıyan bir şeyi aramıya mahkûm ediyordu. Bunu yapmamalı idi...
Önümdeki seneler bana tahammül edilemiyecek kadar hazin görünüyordu. Bu yüke katlanmak için bir sebep bulamıyordum. Tam düşüncelerimin burasında gözlerimden bir perde sıyrılır gibi oldu. Bulunduğum yerin neresi olduğunu hatırladım. Bu göl, Wansee idi. Bir gün Paria Puder'le Potsdam'a, İkinci Frederik,in «Gamsız» sarayının parkını gezmiye giderken, o, trenin penceresinden burasını göstermiş, şimdi bulunduğum agaçların altında yüz seneden fazla bir zaman evvel bedbaht Alman şairi Kleist ile sevgilisinin birlikte intihar ettiklerini söylemişti.
Beni buraya getiren neydi? Rasgele yürürken gözüm bu taraflara ilişince neden hemen sapmıştım? Hattâ neden evden çıkar çıkmaz bu istikameti tutarak sözleşmiş gibi buraya gelmiştim? Dünyada en güvendiğim mahlûktan ayrıldıktan ve onun, iki insanın ancak muayyen bir hadde kadar birbirine yaklaşabileceklerine dair söylediklerini dinledikten sonra, ölüme bile beraber giden bu insanların hayattan ayrıldıkları yere gelmek suretiyle ona bir nevi cevap mı vermis oluyordum? Yoksa sadece kendimi inandırmak, dünyada yarı yolda kalmıyan sevgiler de bulunabileceğini hatırlamak mı istemiştim? Bilmiyorum. Hattâ bunları o zaman düşünüp düşünmediğimi de iyice tayin edemiyorum. Fakat bulunduğum yer, birdenbire ayaklarımın altını yakmıya başlamıştı! Kadının göğsünde ve erkeğin kafasında birer tabanca kurşuniyle, yanyana uzandıklarını görür gibi oluyordum. Çimenler arasından kıvrıla kıvrıla akan ve bir gölcük halinde birleşen kanlarına bastığımı zannediyordum. Mukadderatları gibi kanları da birbirine karışmıştı. Ve işte şurada, birkaç adım ilerde yatıyorlardı. Hâlâ beraberdiler... Geldiğim yoldan, gerisin geriye koşmıya başladım...
Aşağıdan, gölün üzerinden, kahkahalar geliyordu. Birbirini bellerinden tutan çiftler, bitip tükenmez bir yolculuğa çıkmışlar gibi, hiç durmadan dolaşıyorlardı. Gazinonun ikide birde açılan kapısından dışarı müzik sesi ve ayak patırdısı vuruyordu. Kaymaktan yorulanlar sırtı tırmanarak gazinoya doğru gidiyorlar, her halde grog içerek kızışmak ve biraz dansetmek istiyorlardı.
Eğleniyorlarıdı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kütleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lâzımsa övle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata birşey ilâve ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onlann dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramofon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir mânası vardı, ilk bakışta göze görünmiyen bir mânası. Ben ise, dingilden fırlıyarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmıya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiç bir şey ziyan etmiyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.