Tellura
← Romana Dön

Bölüm 14

Bölüm 14 · 2015 kelime · ~11 dk okuma

İşte bu andan itibaren bende, hayatımın istikameti­ne hâkim olan değişme başladı. Lüzumsuzluğuma, faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. Arasıra hayata tek­rar döner gibi olduğum, yaşadığımı zannettiğim oldu. Hattâ bunları düşündükten birkaç gün sonra, yepyeni bir va­ziyet, beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Fakat ruhumun en derin bir köşesinde bu kanaat: yeryü­zünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati, her zaman için yerleşip kaldı. Hiçbir hareketim onun tesirinden kurtulama­dı; ve bugün de, aradan bu kadar uzun seneler geçtiği halde herşeyi, bilhassa cesaretimi büsbütün kırarak beni et­rafımdan tamamen uzaklaştıran o ânın bütün teferruatını, hatırlıyorum; o zaman kendi hakkımda verdiğim hüküm­lerde hatâ etmiş olmadığımı görüyorum...

Koşa koşa asfalt yola geldim ve Berline doğru yürü­meğe başladım. Dün akşamdan beri bir şey yememiştim, fakat midemde açlıktan ziyade bir nevi bulantı hissediyor­dum. Bacaklarımda yorgunluk değil, gövdeme doğru ya­yılan bir gerilme vardı. Bu sefer ağır ağır ve düşüncelere dalarak gidiyordum. Şehre yaklaştıkça ümitsizliğim artı­yordu. Bundan sonraki günlerimin ondan ayrı olarak ge­çeceğini bir türlü kabul edemiyor, bu ihtimali ciddilikten uzak, gülünç, imkânsız buluyordum... Hiçbir zaman başı­mı eğip yalvarmağa gidemezdim. Böyle bir şey hem elim­den gelmez, hem de bir faydası olmazdı... Çocukluğumda kurduğum hayallere benziyen, fakat onlara nazaran daha delice, daha saçma ve daha kanlı şeyler tasavvur ediyor­dum: Gece, tam onun Atlantik’te numara yaptığı sıralar­da, kendisini telefona çağırmak, rahatsız ettiğim için af diledikten sonra, kısaca veda ederek, mikrofon başında kafama bir kurşun sıkmak, ne güzel olurdu! Bu müthiş sesi duyunca, evvelâ ne olduğunu anlamıyarak bir müddet duracak, sonra deli gibi «Raif! Raif!» diye bağırıp benden bir cevap almağa çalışacaktı. Yerde son nefesimi verirken ihtimal ki, bu sesleri de duyar ve gülümsiyerek ölürdüm. Benim nereden telefon ettiğimi bilmediği için çaresizlik içinde çırpınacak, polise haber veremiyecek ve ertesi gün elleri titriyerek gazeteleri karıştırıp, esrarı çözülemiyen bu facia hakkındaki tafsilâtı okurken kalbi nedamet ve yeis içinde çırpınacak, ömrünün sonuna kadar beni unutamıyacağını, kendimi kanla hâtırasına bağladığımı anlıyacaktı.

Şehre yaklaşmıştım. Gene ayni köprülerin altından ve üstünden geçtim. Akşam olmağa başlamıştı. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Küçük bir parka girip oturdum. Gözle­rim yanıyordu. Başımı arkaya atarak gökyüzüne baktım. Karlar ayaklarımı donduruyordu. Buna rağmen saatlerce oturdum. Vücuduma garip bü1uyuşukluk yayıldı. Burada donup kalmak ve ertesi gün sessiz sadasız bir yere gümülüvermek... Maria günlerden sonra, tesadüfen bunu haber alınca ne yapardı? Yüzü nasıl bir şekil alırdı? Bütün yaptıklarına nasıl pişman olurdu?

Düşüncelerim hep onun etrafında dönüp dolaşıyordu. Kalktım ve tekrar yola düzüldüm. Şehrin ortalarına gelmek için daha saatlerce yürümem lâzımdı. Yolda kendi kendime söylenmeğe başladım. Hep ona hitabediyordum. Tanıştığımız ilk günlerde olduğu gibi bin türlü güzel, cazip, kandırıcı fikirler kafama hücum diyordu. Bu sözlerin ona tesir etmemesinin, fikrini değiştirtmemesinin imkânı yoktu. Gözlerim yaşararak ve sesim titriyerek ona aramızdaki yakınlığı, iki insanın birbirini bulması bu kadar güç olan bu dünyada bizim böyle mânâsız sebeplerle ayrılmamızın imkânsızlığını anlatıyordum... Benim gibi her za­man sakin, herşeyi kabule âmade bir insanın birdenbire coşması, ona evvelâ garip görünüyor, sonra yavaş yavaş ellerimi tutarak gülümsüyor ve: «Hakkın var!» diyordu.

Evet... Onu görmek ve bütün bunları anlatmak lâzımdı. Sabahleyin o kadar kolay kabul ettiğim korkunç kararı değiştirmeliydi... Değiştirecekti. Hattâ belki de benim, hemen hemen hiç itiraz etmeden, evinden çıkıp gidişime hayret etmiş, darılmıştı. Onu derhal, hemen bu akşam görmeliydim.

Saat on bire kadar dolaştım ve gece Atlantik’in önünde, bir aşağı, bir yukarı gezinerek, onu beklemeğe başladım. Fakat gelmedi. Nihayet kapıda duran sırmalı adama sordum: «Bilmem, bu akşam gelmedi!» dedi. O zaman hastalığının artmış olduğunu tahmin ettim. Koşa koşa evinin önüne kadar gittim. Penceresinde ışık yoktu. Herhalde uyuyordu. Rahatsız etmenin doğru olmıyacağını düşünerek pansiyona döndüm.

Üç gün arka arkaya ayni şekilde onu yolda bekledim, sonra kapısının önüne gittim, karanlık pencerelerine baktım ve hiçbir şey yapmağa cesaret edemiyerek döndüm. Her gün odamda oturuyor, kitap okumağa çalışıyordum. Bir tek harfini bile farketmeden sayfaları çeviriyor, bazan, dikkat etmeğe azmederek baştan başlıyor, fakat bir­kaç satır sonra gene zihnimin başka yerlerde dolaştığınıgörüyordum. Gündüzleri hâdiseleri olduğu gibi kabul edi­yor, onun kararının kati olduğunu, aradan biraz zaman geçmesini beklemekten başka birşey yapamıyacağımı anlıyordum. Fakat geceyle beraber muhayyilem faaliyete başlıyor, hummalı bir hasta gibi bana olmıyacak şeyler düşündürüyordu. Nihayet, bütün gündüzkü kararlarımın ak­sine olarak, geç vakit evden fırlıyor, onun geçeceği yollarda ve evinin etrafında dolaşıyordum. Artık sırmalı kapı­cıya sormağa utandığım için, uzaktan bakmakla iktifa edi­yordum. Böylece beş gün geçti. Kendisini her gece,eski­sinden daha yakın olarak, rüyamda gördüm.

Beşinci gün, onun gene işine gitmediğini anlayınca, bir gazinodan Atlantik’e telefon ettim ve Maria Puder’i sordum. Hasta olduğu için birkaç günden beri gelmediğini söylediler. Demek sahiden bu kadar hastaydı. Bundan şüp­he mi ediyordum? Niçin onun hastalığına inanmak için böyle bir tasdik beklemiştim? Benden kaçmak için işine gitme saatlerini değiştirecek veya kapıcılara talimat ve­rerek beni savdıracak değildi ya!... Uykuda bile olsa uyandırmak karariyle, evinin yolunu tuttum. Münasebeti­mizin hududu, herşeye rağmen bunu yapmak hakkını ba­na verecek kadar genişti. Bir sarhoşluk gecesinin sabahın­daki sahneye bu kadar kıymet vermek doğru olamazdı.

Merdivenleri nefes nefese çıktım ve tereddüt edip vazgeçmemek için, derhal elimi zile götürdüm, kısaca çal­dım ve bekledim. İçerde hiçbir hareket olmadı. Ondan sonra, birkaç kere daha, uzun uzun çaldım . Beklediğim ayak sesi duyulmadı. Yalnız karşı taraftaki evin kapısı aralandı, uyku sersemi bir hizmetçi:

«Ne istiyorsunuz?» diye sordu.

«Burada oturanı!»

Yüzüme dikkatle baktıktan sonra, ters bir tavırla:

«Orada kimse yok!» dedi. Yüreğim hopladı:

«Başka yere mi taşındılar!»

Telâş ve heyecanım karşımdakini biraz yumuşatmışa benziyordu, başını sallıyarak cevap verdi:

«Hayır, annesi hâlâ Pragdan gelmedi. Kendisi de has­talandı, bakacak kimsesi olmadığı için hasta kasasının doktoru hastaneye kaldırttı!»

Bunları söyliyen kıza doğru koştum:

«Hastalığı nedir? Ağır mı? Hangi hastaneye kaldırdı­lar? Ne zaman?..»

Suallerimin hücumu karşısında şaşıran hizmetçi, bir adım geri çekildi ve:

«Bağırmayın, ev halkını uyandıracaksınız... İki gün evvel kaldırdılar; galiba Charité’ye götürdüler!» dedi.

«Hastalığı?»

«Bilmiyorum!»

Arkamdan hayretle bakan hizmetçi kıza teşekkür bi­le etmeden merdivenleri dörder dörder atladım. İlk rasgeldiğim polisten Charité dedikleri bu hastanenin nerede ol­duğunu öğrendim. Ne maksatla olduğunu bilmeden oraya gittim. Yüzlerce metre uzunluğundaki büyük, taş bina içi­me bir ürperme verdi. Fakat ben hiç tereddüt etmeden büyük kapıya gittim ve kapıcıyı odasından çıkardım.

Geceyarısından sonra gelen ve bu müthiş soğukta ken­disini rahatsız eden ziyaretçiye karşı belki de hakkettiğinden biraz fazla nezaket gösteren kapıcının bana vere­bilecek hiçbir bilgisi yoktu. Ne böyle bir kadının geldiğinden, ne hastalığından, ne de nereye yatırıldığından haberi vardı. Her sualime, canı sıkıldığı halde gülümsemeğe çalışarak: «Yarın dokuzda gelin, öğrenirsiniz!» demekle mukabele ediyordu.

Maria Puder’i nekadar sevdiğimi ve ona nasıl delice bağlı olduğumu, sabaha kadar yüksek taş duvarların etrafında dolaştığım ve hep onu düşündüğüm bu gecede tam mânasiyle anladım. Birçoklarından dışarı sönük ve sarı bir ışık vuran pencerelere bakıyor, onun bunlardan hangisin­de olduğunu tahmin etmeğe çalışıyor; yanında bulunmak, ona hizmet etmek, ellerimle alnının terlerini silmek için mukavemet edilmez bir arzu duyuyordum.

Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazan hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvar­lanıp sürüklenebilirim.

Rüzgâr karları bir duvardan öbürüne savuruyor ve gözlerime dolduruyordu. Sokaklarda hiç kimse yoktu. Arasıra beyaz bir otomobil hastanenin kapısından içeri giri­yor, biraz sonra tekrar çıkıyordu. Bir polis, ikinci defa yanımdan geçerken, bana dik dik baktı ve üçüncü seferin­de buralarda neden dolaştığımı sordu. İçerde hastam ol­duğunu söyleyince, gidip istirahat etmemi ve yarın gelme­mi tavsiye etti; fakat bundan sonraki tesadüflerinde hali­me acıyan bir sükûtla yanımdan geçip gitti.

Ortalık aydınlanmağa başlayınca, sokaklar yavaş yavaş canlandı. Biraz sonra, hastanenin müteaddit kapıların­dan girip çıkan beyaz otomobiller çoğaldı. Saat tam do­kuzda, ziyaret günü olmadığı halde, nöbetçi doktordan hastayı görmek müsaadesini aldım. Herhalde yüzümün pe­rişan ifadesi hakkımda bu istisnanın yapılmasına sebep olmuştu.

Maria Puder, tek yataklı bir odadaydı. Yanımda gelen hemşire, içerde çok kalmamamı, hastanın yorulmasının doğru olmadığını söyledi. Hastalık zatülcenpti. Ama dok­tor pek tehlikeli bulmuyordu. Maria başını çevirip beni görünce, hemen gülümsedi. Fakat yüzü birdenbire değişti ve telâşlı bir hâl aldı. Hemşire odadan çıkıp bizi yalnız bıra­kır bırakmaz:

«Ne oldun Raif?» diye sordu.

Sesi hiç değişmemişti. Yalnız benzinin solukluğu sa­rımtırak bir hâl almıştı. Yanına sokularak:

«Sen ne oldun? Bak gördün mü?» dedim.

«Birşey değil... Herhalde geçecek... Ama sen pek bitkin duruyorsun!»

«Hasta olduğunu bu gece Atlantik’ten öğrendim. Eve gittim, karşı dairenin hizmetçisi buraya getirdiklerini söy­ledi Gece içeri bırakmadılar, ben de sabahı bekledim!»

«Nerede?»

«Burada... Hastanenin etrafında!»

Gözlerini üstümde gezdirdi. Gayet ciddîydi. Birşey söyliyecekmiş gibi bir hareket yaptı, sonra vazgeçti.

Hemşire kapıyı araladı. Hastaya veda ettim. Başını salladı, fakat gülümsemedi.

Maria Puder, hastanede yirmi beş gün kaldı. Belki daha fazla tutacaklardı, fakat o, doktorlara burada sıkıl­dığını, evde de kendisine iyi bakacağını söyledi. Uzunboylu tavsiyelerle ve deste deste reçetelerle, karlı bir gün­de, hastaneden çıkıp evine geldi. Ben bu yirmi beş gün zarfında ne yaptığımı şimdi pek hatırlamıyorum. Galiba onu gidip gördüğüm, başucunda durarak, terleyen yüzünü, arasıra kenara kayan gözlerini ve büyük bir güçlükle nefes alan göğsünü seyrettiğim zamanların haricinde hiç­bir şey yapmadım. Hattâ yaşamadım bile; çünkü yaşasam şimdi aklımda bu günlere ait hiç olmazsa küçücük bir hâ­tıra bulunurdu. Yalnız onun yanındayken içimi müthiş bir korku: Onu kaybetmek korkusu sarardı. Yatağın kenarın­dan dışarı fırlıyan parmakları, örtünün nihayetini kabar­tan ayakları, daha şimdiden ölü bir hâl almışlardı. Hattâ yüzü, dudakları ve gülüşü de, bu korkunç değişmeye tâbi olmak için, küçük bir fırsat, bir ân bekliyor gibiydiler... O zaman ben ne yapacaktım? Evet, sükûnetimi muhafaza ederek, son işleriyle uğraşacak, mezarının yerini seçecek, bu sırada Pragdan dönmüş bulunacak olan annesini tesel­li edecek ve nihayet onu, birkaç kişiyle beraber, bir çukura bırakacaktım. Herkesle beraber oradan ayrılacak, bir müddet sonra, gizlice mezarın başına gelecek ve onunla yalnız kalacaktım. Ve işte herşey bu anda başlıyacaktı. Onu asıl bu andan itibaren kaybetmiş olacaktım. O zaman ne yapacaktım? Buraya kadar herşeyi bütün teferruatiyle düşünüyor, fakat bundan sonrasını asla tasavvur edemiyordum. Evet, onu toprağın altına koyduktan ve mezarı­nın başındakiler dağılıp onunla başbaşa kaldıktan sonra ne yapabilirdim?... Bu anda ona ait bütün işler bitmiş olacağına göre, benim yeryüzünde bulunuşum kadar gü­lünç, sebepsiz birşey olamazdı... Bütün ruhum korkunç bir boşluk halindeydi. İyileşmeğe başladıktan sonra, bir gün bana:

«Doktorlarla konuş, beni artık çıkarsınlar» dedi. Son­ra, alelâde birşey gibi, mırıldandı:

«Bana sen daha iyi bakarsın!»

Cevap vermeden dışarı fırladım. Mütehassıs daha bir­kaç gün kalmasını istiyordu. Razı olduk. Nihayet, yirmi beşinci günü, onu kürküne sardım, koluna girerek merdi­venlerden indirdim. Bir taksiyle evine getirdim, yukarı çıkarırken, şoför de bir kolundan tutarak yardım etti; bu­na rağmen, kendisini soyup yatağına yatırdığım zaman bitkin bir haldeydi.

Bu andan itibaren ona hakikaten yalnız ben baktım. İhtiyarca bir kadın öğleye kadar gelip evi temizliyor, bü­yük çini sobayı yakıyor, bir kap hasta yemeği pişiriyordu. Bütün ısrarlarıma rağmen Maria annesinin çağırılmasına razı olmadı. Eli titriye titriye: «İyiyim, sen keyfine bak ve kışı orada geçir!» diye mektuplar yazıyordu.

«O gelirse bana yardımı olmaz, çünkü kendisi yardı­ma muhtaç... Boşuna yere üzülür, beni de üzer!» diyordu. Sonra, gene o ehemmiyet vermiyen edasiyle mırıldanı­yordu:

«İşte sen bana bakıyorsun ya! Yoksa yoruldun, bık­tın mı?»

Fakat bunu söylerken gülümsemiyor, şaka yapmıyordu. Zaten hastalığından beri hemen hemen hiç gülmemişti. Yalnız kendisini hastanede gördüğüm ilk günü beni tebes­sümle karşılamış, ondan sonra inatçı bir ciddiliği muha­faza etmişti. Bir şeyi rica ederken, teşekkür ederken, her­hangi bir mesele üzerinde konuşurken, hep ciddi ve dü­şünceliydi. Geceleri geç vakte kadar başucunda bekler, sabahleyin erkenden gelirdim. Sonraları öteki odalardan büyükçe bir divan ve annesinin yatak örtülerini getirerek ayni odada yatmağa başladım. Yılbaşı gününün sabahı aramızda geçen hâdise, daha doğrusu, buna hâdise demek caiz değildi, o küçük konuşma, bir kelimeyle olsun anıl­mamıştı. Herşey, benim hastaneyi ziyaretlerim, onu alıp evine getirişim, buradaki hayatımız, üzerinde konuşmağa lüzum olmıyacak kadar tabii telâkki ediliyordu. Bu mese­leler hakkında en küçük bir imadan her ikimiz de kaçıyor­duk. Fakat, onun bir şeyler düşündüğü muhakkaktı. Oda­da birtakım işlerle uğraşıp gezinirken, kendisine yüksek sesle kitap okurken, gözlerinin mütemadiyen beni takibettiğini, hiç yorulmadan üzerimde durduğunu hissediyor­dum. Bende bir şeyler arıyor gib iydi. Bir gün, akşamüzeri, masa lâmbasının ışığı altında, kendisine, Jacob Wassermann’m «Hiç öpülmemiş ağız» diye uzun bir hikâyesini okuyordum. Burada, hayatında hiç kimse tarafından sevil­memiş ve kendisine bile itiraf etmediği halde, bir aşk, bir insan sevgisi bekliyerek ihtiyarlamış bir muallimden bahsediliyordu. Zavallı adamın ruh yalnızlığı, yalnız kendi içinde doğan ve hiç kimse tarafından sezilmeden gene ça­bucak ölen ümitleri usta bir kalemle tasvir edilmişti. Hikâye bittikten sonra, Maria uzun müddet gözlerini kapıyarak sustu. Sonra bana döndü, lakayt bir sesle:

«Yılbaşından sonra birbirimizi görmediğimiz günler­de ne yaptığım anlatmadın!» dedi.

«Hiçbir şey yapmadım!» diye cevap verdim.

«Sahi mi?»

«Bilmem...»

Tekrar bir sükût oldu. İlk defa olarak bu mevzua temas ediyordu. Ama ben şaşırmamıştım. Hattâ, bu suali uzun zamandan beri beklemekte olduğumu farkettim. Fakat ce­vap vereceğim yerde ona yemeğini yedirdim. Sonra güzelce üstünü örttüm, tekrar başucuna oturdum, ve:

Yorumlar