«Bir şey okuyayım mı?» dedim.
«Sen bilirsin!»
Yemekten sonra, mümkün olduğu kadar can sıkıcı şeyler okuyarak onu uyutmağı âdet etmiştim. Bir an tereddüt ettim:
«İstersen yılbaşından sonra geçen beş günde neler yaptığımı anlatayım, daha çabuk uyursun!» dedim.
Bu nükteme gülmedi; cevap da vermedi; yalnız «Söyle» der gibi başını salladı. Ağır ağır, hafızamı toplamak için arasıra duraklıyarak, başladım. Evden nasıl çıktığımı, nerelere gittiğimi, Wansee’de gördüklerimi ve düşündüklerimi, geceleri nasıl, geçeceği yolda ve sonra evinin etrafında dolaştığımı, nihayet, son akşam, hastanede olduğunu haber alınca, nasıl oraya koştuğumu ve sabaha kadar dışarda beklediğimi anlattım. Sesim gayet sakindi. Âdeta başkasına ait hâdiseleri hikâye ediyormuş kadar heyecansızdım. Teferruat üzerinde duruyor, içimden geçenleri, teker teker hatırlayıp tahlil etmeğe çalışarak, ortaya döküyordum. O da hiç kımıldamıyordu. Gözlerini kapamıştı. Uyuduğunu zannettirecek kadar hareketsizdi. Buna rağmen ben devam ediyordum. Bütün bunları daha ziyade kendime tekrar ediyormuş gibiydim. Mahiyetini henüz kendimin de anlıyamadığım bazı hislerimi olduğu gibi söylüyor, bunlar üzerinde münakaşa ediyor, bir neticeye varmadan başka şeylere geçiyordum. Yalnız bir defa, telefonda ona veda etmek istediğimi anlatırken, gözlerini açtı, yüzüme dikkatle baktı, tekrar kapadı. Çehresinin hiçbir hattı oynamıyordu.
Hiçbir şeyi saklamıyor, buna lüzum görmüyordum. Çünkü hiçbir maksadım yoktu. İçinde yaşadığım hâdiselerbana, aradan uzun seneler geçmiş hâtıralar gibi yabancı geliyordu. Onlarla aramda bir mesafe teşekkül etmişti. Bunun için hem kendi hakkımdaki, hem onun hakkmdaki hükümlerimde, hertürlü gizli düşünceden ve hesaptan uzak, âdeta insafsızdım. Onu yollarda beklediğim gecelerde kafama hücum eden yığın yığın kandırıcı cümlelerden hiçbiri aklıma gelmiyordu ve ben bunları aramıyordum. İçimde, basit bir «hikâye etmek ihtiyacı»ndan başka hiçbir alâka yoktu. Vakaları bana olan nisbetleri bakımından değil, kendi ehemmiyetleri bakımından kıymetlendiriyordum. Ve o, en küçük bir hareket bile yapmadığı halde, beni bütün dikkatiyle dinliyordu.
Bunu gayet iyi hissediyordum. Hastanede başucunda onu seyrederken neler düşündüğümü, kendisini nasıl ölmüş olarak tasavvur ettiğimi anlatırken, birkaç kere gözlerini kırptı... O kadar...
Sözlerimi bitirdikten sonra sustum. O da sustu. Belki on dakika böyle kaldık. Nihayet başını bana çevirdi, gözlerini açtı, uzun zamandan beri ilk defa olarak, belli belirsiz gülümsedi, (yahut ben böyle zannettim) ve gayet sakin bir sesle:
«Artık uyumayalım mı?» dedi.
Yerimden kalktım; yatacağım yeri düzelttim; soyundum ve elektriği söndürdüm; fakat geç vakte kadar uyuyamadım. Onun da uyanık olduğunu, nefesinin duyulmayışından anlıyordum. Yavaş yavaş gözlerime ağırlık çöktüğü halde, her akşam duymağa alıştığım bu muntazam ve yumuşak nefes hışırtısının başlamasını bekledim. Kendimden geçmemek için gayret ediyor ve mütemadiyen kımıldıyordum. Buna rağmen ilk dalan gene ben oldum.
Sabahleyin erkenden gözlerimi açtım. Oda henüz karanlıktı. Perdelerin arasından pek az bir ışık sızıyordu. Beklediğim sesi: Onun nefes alışını gene bulamadım. Odada insanı ürküten bir sükût vardı. Her ikimiz de, ruhlarımızın bütün gerginliğiyle bekliyor gibiydik. Her ikimizin içine de birçok şeyler birikiyordu. Bunu âdeta maddî bir şekilde hissediyordum. Ayni zamanda müthiş bir meraka düşmüştüm: Acaba ne zaman uyandı? Yoksa hiç uyumadı mı? diyordum... Bütün hareketsizliğimize rağmen odanın içini birbirimizin etrafında dolaşan düşüncelerimizin neşrettiği bir hava dolduruyordu.
Yavaşça başımı kaldırdım, karanlığa alışan gözlerim, Maria’nın arkasını bir yastığa dayıyarak bana bakmakta olduğunu farketti. «Günaydın!» dedim ve dışarı çıkarak yüzümü yıkadım. Tekrar odaya girdiğim zaman hasta kadın hep ayni vaziyetteydi. Perdeleri açtım. Gece lâmbasını kaldırdım. Yattığım sediri düzelttim. Hizmetçiye kapıyı açtım ve Maria’nın sütünü içmesine yardım ettim.
Bütün bunları hemen hemen hiç konuşmadan yapıyordum. Hergün ayni şekilde kalkıyor, ayni işlerle meşgul oluyor, öğleye kadar sabun fabrikasına gidiyor ve öğleden sonra, ona gazete veya kitap okuyarak, dışarda gördüklerimden ve duyduklarımdan bahsederek, akşamı buluyordum. Bunun böyle olması lâzım mıydı, değil miydi? Bilmiyordum. Herşey kendiliğinden bu yolu almıştı ve ben sadece tâbi oluyordum. İçimde hiçbir arzu yoktu. Ne geçmişi, ne geleceği düşünmüyor, ancak yaşamakta olduğum anları biliyordum. Ruhum rüzgârsız ve kırışıksız bir deniz gibi sakindi.
Traş olup, üstümü giyindikten sonra, gitmek için Maria’dan izin istedim:
«Nereye gideceksin?» dedi.
Hayret ettim:
«Bilmiyor musun?» dedim. «Fabrikaya!»
«Bugün gitmesen olmaz mı?»
«Olur, fakat neden?»
«Bilmem... Bugün hep yanımda kalmanı istiyorum!»
Bunu bir hastalık kaprisi saydım; fakat cevap vermedim. Hizmetçinin yatağın kenarına bıraktığı sabah gazetelerini karıştırmağa başladım.
Maria’nın halinde tuhaf bir telâş, âdeta bir rahatsızlık vardı. Gazeteleri bir kenara bırakarak, yanına gidip oturdum ve elimi alnına koydum:
«Bugün nasılsın?»
«İyiyim... Çok iyiyim...»
Hiçbir hareket yapmadığı halde, elimi yüzünden çekmemi istemediğini anladım. Parmaklarımın onun yanaklarına, alnına yapıştığını hissediyordum. Sanki bütün iradesi cildinde toplanmıştı.
Mümkün olduğu kadar lâkayt görünmeğe çalışan bir sesle:
«Demek çok iyisin!» dedim. «Peki, bu akşam neden hiç uyumadın?»
Bir an şaşırdı. Boynundan yanaklarına doğru bir kırmızılık yayıldı. Bu sualime cevap vermemek için çırpındığı anlaşılıyordu. Birdenbire gözlerini kapadı, büyük bir dermansızlık hissediyormuş gibi, başı arkaya dayandı, duyulur duyulmaz bir sesle:
«Ah Raif!...» dedi.
«Ne var?»
Biraz kendini topladı. Çabuk çabuk nefes alarak:
«Hiç!» dedi, «Bugün yanımdan ayrılmanı istemiyorum... Neden biliyor musun? Dün akşam anlattığın şeylerin, sen gider gitmez, kafama hücum edeceklerini, beni bir dakika bile rahat bırakmıyacaklarını zannediyorum...»
«Bilsem anlatmazdım!» dedim.
Başını sallıyarak cevap verdi:
«Hayır, öyle demek istemiyorum... Kendim için söylemiyorum... Artık sana güvenemiyeceğim! Seni yalnız bırakmaktan korkuyorum... Evet, bu akşam hemen hemen hiç uyumadım. Hep seni düşündüm. Benden ayrıldıktan sonra neler yaptığını, hastanenin etrafında nasıl dolaştığını, bütün tafsilâtiyle, hattâ senin anlatmadığın kısımlarla birlikte gördüm... Bunun için artık seni yalnız bırakamam! Korkuyorum... Yalnız bugün için değil... Artık seni hiç yanımdan ayırmıyacağım!...»
Alnında küçük küçük ter taneleri belirmişti. Bunları yavaşça sildim. Bu sırada avucumun içinde sıcak bir yaşlık hissettim. Hayretle yüzüne baktım. Gülümsüyordu, uzun zamandan beri ilk defa olarak, apaçık, tertemiz gülümsüyordu; fakat gözlerinin kenarından yanaklarına doğru yaşlar sızmaktaydı. Başını iki elimle birden yakaladım ve kolumun üzerine yatırdım. Şimdi daha çok, daha rahat gülüyordu; fakat gözyaşları ayni nisbette çoğalmıştı. En ufak bir ses çıkarmıyor, göğsü herhangi bir hıçkırıkla sarsılmıyordu. Dünyada bu kadar rahat, bu kadar sükûn içinde ağlanabileceğini tasavvur edemezdim. Beyaz yatak örtüsünün üzerinde birer küçük beyaz kuş gibi duran ellerini tuttum ve onlarla oynamağa başladım. Parmaklarını kıvırıyor, tekrar açıyor ve elini yumruk yaparak avucumun içinde sıkıyordum. Elinin iç tarafında, bir yaprağın damarları gibi ince çizgiler vardı.
Başını yavaşça yastığa bıraktım:
«Yorulacaksın!» dedim. Gözleri parladı:
«Hayır, hayır!» diyerek koluma sarıldı. Sonra kendi kendine söyleniyormuş gibi:
«Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!» dedi, «Bu eksik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana âşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... Ama şimdi inanıyorum... Sen beni inandırdın... Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... Seni istiyorum... İçimde müthiş bir arzu var... Bir iyi olsam!... Ne zaman iyi olacağım acaba?..»
Cevap vermedim, yüzümü gözlerinin kenarına sürerek yaşlarını kuruladım.
Bundan sonra, o iyi olup ayağa kalkıncaya kadar, hiç yanından ayrılmadım. Yiyecek ve meyva almak, yahut pansiyona uğrayıp çamaşır değiştirmek için onu bir ikisaat yalnız bırakmağa mecbur olunca, zaman bana korkunç derecede uzun görünüyordu. Onu kolundan tutup, bir kanapeye oturturken, veya sırtına ince bir hırka bırakırken, hayatımı bir başka insana vakfetmiş olmanın nihayetsiz saadetini duyuyordum. Pencerenin önünde karşı karşıya oturup, saatlerce dışarıyı seyreder, hiçbir şey konuşmaz, yalnız arasıra birbirimize bakıp gülerdik; onu hastalığı ve beni saadetim çocuklaştırmıştı. Birkaç hafta sonra biraz daha kuvvetlendi. Güzel havalarda beraber sokağa çıkıp yarım saat kadar dolaşmağa başladık.
Dışarı çıkmadan evvel, onu itina ile hazırlıyor, eğildiği zaman öksürük tuttuğu için çoraplarını bile giydiriyordum. Sonra kürk mantosunu sırtına geçiriyor, merdivenlerden ağır ağır indiriyordum!.. Ve evden yüz elli metre kadar ötedeki bir kanapede biraz dinleniyorduk. Oradan Tiergarten’deki gölcüklerden birinin kenarına gider, yosunlu suları ve kuğuları seyrederdik.
Ve bir gün herşey bitti... O kadar basit, o kadar katı bir şekilde bitti ki, ilk anda işin azametini anlamak benim için mümkün olmadı... Yalnız biraz şaşırdım, bir hayli üzüldüm; fakat bu hâdisenin hayatım üzerinde bu kadar büyük, bu kadar değişmez bir tesiri olacağını asla düşünmedim.
Son günlerde pansiyona gitmekten çekiniyordum. Odamın parasını peşin olarak vermiş olmama rağmen, oraya hiç uğramayışım, evsahiplerinin bana karşı biraz soğuk davranmalarına sebeboluyordu. Bir gün Frau Heppner:
«Başka bir yere taşındıysanız, haber verin de polise bildirelim. Sonra bizi mesul ederler!» dedi.
Ben işi şakayla geçiştirmek istedim:
«Sizi bırakmama imkân var mı?» diyerek odama girdim. İçinde bir seneden fazla bir zamandır yaşadığım bu oda, birçoğunu Türkiyeden getirdiğim eşyalarım, şurada burada atılmış duran kitaplar, bana tamamen yabancı görünüyorlardı. Bavullarımı açarak kendime lâzım olan bazı şeyleri aldım, bir gazeteye sardım. Bu sırada hizmetçi kız içeri girerek:
«Sizin bir telgrafınız var, üç günden beri bekliyor!» dedi ve katlanmış bir kâğıt uzattı.
Evvelâ hiçbir şey anlamadım. Hizmetçinin elindeki telgrafı bir türlü alamıyordum. Hayır, bu kâğıdın benimle bir alâkası olamazdı... Onun içindekini öğrenmemek suretiyle, etrafımda dolaşan bir felâketi uzaklaştırabileceğimi ümidediyordum.
Hizmetçi beni hayretle süzdü, bir hareket yapmadığımı görünce, telgrafı masanın üzerine bırakarak gitti. Yerimden fırladım, bu sefer, ne olacaksa biran evvel olsun diye, süratle telgrafı açtım.
Eniştemdendi. «Baban öldü. Yol parasını telledim. Derhal gel!» diyordu. Hepsi bu kadardı. Dört beş basit, mânası gayet açık kelime... Buna rağmen uzun müddet elimdeki kâğıda baktım. Her kelimeyi teker teker ve bir kaç defa okudum. Sonra kalktım, biraz evvel hazırladığım paketi kolumun altına sıkıştırdım, dışarı çıktım.
Ne olmuştu? Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Herşey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. Ne bende, ne beni saran eşyada bir başkalık vardı. Maria herhalde pencerede beni bekliyordu. Buna rağmen artık yarım saat evvelki «ben» değildim. Binlerce kilometre uzakta, bir insan yaşamaz oluvermişti; bu vaka günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde, ne ben, ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik. Günlerin birbirinden farkı yoktu. Fakat birdenbire, avuç içi kadar bir kâğıt, herşeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyor, benim buraya değil, telgrafın geldiği uzak yerlere ait olduğumu hatırlatıyordu.
Burada birkaç aydan beri beni saran hayatı sahici zannetmek, bunun devamına ümit bağlamak suretiyle nekadar yanıldığımı gayet iyi anlıyordum. Bir taraftan da bu hakikati hâlâ kabul etmemek için çırpınıyordum. Bunun böyle olmaması lâzımdı. Herhangi bir yerde doğmuş ve herhangi bir adamın oğlu bulunmuş olmak bu kadar mühim değildi. Asıl mühim olan, iki insanın birbirini bulması, bu derece güç olan şu dünyada, bu nadir saadete ermekti. Öte hep teferruattı. Bunların kendiliğinden düzelmesi, asıl büyük noktaya, birbirimizi bulmuş olmak hakikatine uyması lâzımdı.
Fakat böyle olmıyacağını da gayet iyi biliyordum. Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu oğuşturur ve bu minimini hâdise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgârla yerinden oynıyarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalıyabilirdi. Göz mü mühim, kömür parçası mı? Kiremit mi mühim, kafa mı? diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa, ve bütün bunları nasıl hiç mütalea yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de ayni tevekkülle katlanmağa mecburduk.
Acaba hakikaten böyle miydi? Dünyada önüne geçilemiyecek hâdiseler vardı ve biz bunların sebep ve mantıklarını anlıyamıyorduk, bu doğruydu; fakat bazı mantıksızlıklar ve yolsuzluklar vardı ki, gûya tabiattan örnek alınarak yapıldığı halde, yapılmaması pek mümkündü. Meselâ, beni Havrana bağlıyan şeyler neydi? Üç beş zeytinlik, birkaç sabunhane, kendilerini tanımayı asla merak etmediğim birkaç akraba... Halbuki buraya bütün hayatımla, bütün yaşıyan taraflarımla merbuttum. Şu halde neden burada kalamıyordum? Gayet basit: Havranda işler yüzüstü kalır, eniştelerim bana para göndermezler, ve ben burada hiçbir şey yapmağa muktedir olmadan çırpınırdım . Ayrıca birçok şeyler daha vardı: Pasaportlar, sefarethaneler, ikamet tezkereleri... Bunların insan hayatları için ne derece lüzumlu olduğunu anlamama imkân yoktu, ama muhakkak ki benim hayatıma istikamet verecek kadar mühimdiler.
Maria Puder’e meseleyi anlattığım zaman bir müddet sustu. Yüzünde garip bir tebessüm vardı: «Ben dememiş miydim?» der gibi önüne bakıyordu. Ruhumdan bütün geçenleri ortaya dökersem, gülünç olacağımı sanıyor, müthiş bir gayretle itidalimi muhafazaya çalışıyordum. Yalnız birkaç kere:
«Ne yapayım ? Ne yapayım?» dedim.
«Ne mi yapacaksınız? Tabiî gideceksiniz... Bir müddet için ben de giderim. Nasıl olsa daha uzun zaman çalışamıyacağım. Pragda, annemin yanında kalırım. Orada kır hayatı sıhhatim için herhalde iyidir. Baharı orada geçiririm .»
Beni bir tarafa bırakarak kendine ait projelerden bahsetmesi biraz tuhafıma gitti. Arasıra kaçamak bakışlarla beni süzüyordu.
«Ne zaman gideceksin?» dedi.
«Bilmem? Yol parasını alınca hareket etmeli...»
«Belki ben daha evvel giderim...»
«Ya?!...»
Hayret edişim onu güldürdü:
«Hep çocuksun, Raif!» dedi, «önüne geçmek mümkün olmıyan işlerde telâş ve heyecan göstermek çocukluktur. Hem daha vaktimiz var, birçok şeyleri düşünür kararlaştırırız...»
Ufak tefek işlerimi yoluna koymak, pansiyonla alâkamı kesmek için tekrar dışarı çıktım. Akşam üzeri Maria’yı hemen seyahate hazır bir şekilde görünce adamakıllı şaşırdım.
«Boş yere vakit ziyan etmiye ne lüzum var?» dedi. «Bir an evvel giderim ve seni, yol hazırlıklarını tamamlamakta serbest bırakırım . Sonra... Ne bileyim... Senden evvel Berlinden ayrılmağa karar verdim işte... Sebebini kendim de bilmiyoıum...»