Tellura
← Romana Dön

Bölüm 15

Bölüm 15 · 2013 kelime · ~11 dk okuma

«Bir şey okuyayım mı?» dedim.

«Sen bilirsin!»

Yemekten sonra, mümkün olduğu kadar can sıkıcı şeyler okuyarak onu uyutmağı âdet etmiştim. Bir an te­reddüt ettim:

«İstersen yılbaşından sonra geçen beş günde neler yaptığımı anlatayım, daha çabuk uyursun!» dedim.

Bu nükteme gülmedi; cevap da vermedi; yalnız «Söy­le» der gibi başını salladı. Ağır ağır, hafızamı toplamak için arasıra duraklıyarak, başladım. Evden nasıl çıktığımı, nerelere gittiğimi, Wansee’de gördüklerimi ve düşündüklerimi, geceleri nasıl, geçeceği yolda ve sonra evinin et­rafında dolaştığımı, nihayet, son akşam, hastanede olduğunu haber alınca, nasıl oraya koştuğumu ve sabaha ka­dar dışarda beklediğimi anlattım. Sesim gayet sakindi. Âdeta başkasına ait hâdiseleri hikâye ediyormuş kadar heyecansızdım. Teferruat üzerinde duruyor, içimden geçenleri, teker teker hatırlayıp tahlil etmeğe çalışarak, or­taya döküyordum. O da hiç kımıldamıyordu. Gözlerini kapamıştı. Uyuduğunu zannettirecek kadar hareketsizdi. Buna rağmen ben devam ediyordum. Bütün bunları daha ziyade kendime tekrar ediyormuş gibiydim. Mahiyetini henüz kendimin de anlıyamadığım bazı hislerimi olduğu gibi söylüyor, bunlar üzerinde münakaşa ediyor, bir ne­ticeye varmadan başka şeylere geçiyordum. Yalnız bir de­fa, telefonda ona veda etmek istediğimi anlatırken, göz­lerini açtı, yüzüme dikkatle baktı, tekrar kapadı. Çehresi­nin hiçbir hattı oynamıyordu.

Hiçbir şeyi saklamıyor, buna lüzum görmüyordum. Çünkü hiçbir maksadım yoktu. İçinde yaşadığım hâdiselerbana, aradan uzun seneler geçmiş hâtıralar gibi yaban­cı geliyordu. Onlarla aramda bir mesafe teşekkül etmişti. Bunun için hem kendi hakkımdaki, hem onun hakkmdaki hükümlerimde, hertürlü gizli düşünceden ve hesaptan uzak, âdeta insafsızdım. Onu yollarda beklediğim gece­lerde kafama hücum eden yığın yığın kandırıcı cümlelerden hiçbiri aklıma gelmiyordu ve ben bunları aramıyor­dum. İçimde, basit bir «hikâye etmek ihtiyacı»ndan baş­ka hiçbir alâka yoktu. Vakaları bana olan nisbetleri ba­kımından değil, kendi ehemmiyetleri bakımından kıymetlendiriyordum. Ve o, en küçük bir hareket bile yapmadığı halde, beni bütün dikkatiyle dinliyordu.

Bunu gayet iyi hissediyordum. Hastanede başucunda onu seyrederken neler düşündüğümü, kendisini nasıl öl­müş olarak tasavvur ettiğimi anlatırken, birkaç kere göz­lerini kırptı... O kadar...

Sözlerimi bitirdikten sonra sustum. O da sustu. Belki on dakika böyle kaldık. Nihayet başını bana çevirdi, göz­lerini açtı, uzun zamandan beri ilk defa olarak, belli be­lirsiz gülümsedi, (yahut ben böyle zannettim) ve gayet sakin bir sesle:

«Artık uyumayalım mı?» dedi.

Yerimden kalktım; yatacağım yeri düzelttim; soyun­dum ve elektriği söndürdüm; fakat geç vakte kadar uyuyamadım. Onun da uyanık olduğunu, nefesinin duyulmayışından anlıyordum. Yavaş yavaş gözlerime ağırlık çöktüğü halde, her akşam duymağa alıştığım bu muntazam ve yumuşak nefes hışırtısının başlamasını bekledim. Kendim­den geçmemek için gayret ediyor ve mütemadiyen kımıldıyordum. Buna rağmen ilk dalan gene ben oldum.

Sabahleyin erkenden gözlerimi açtım. Oda henüz ka­ranlıktı. Perdelerin arasından pek az bir ışık sızıyordu. Beklediğim sesi: Onun nefes alışını gene bulamadım. Oda­da insanı ürküten bir sükût vardı. Her ikimiz de, ruhlarımızın bütün gerginliğiyle bekliyor gibiydik. Her ikimizin içine de birçok şeyler birikiyordu. Bunu âdeta maddî bir şekilde hissediyordum. Ayni zamanda müthiş bir meraka düşmüştüm: Acaba ne zaman uyandı? Yoksa hiç uyumadı mı? diyordum... Bütün hareketsizliğimize rağmen odanın içini birbirimizin etrafında dolaşan düşüncelerimizin neş­rettiği bir hava dolduruyordu.

Yavaşça başımı kaldırdım, karanlığa alışan gözlerim, Maria’nın arkasını bir yastığa dayıyarak bana bakmakta olduğunu farketti. «Günaydın!» dedim ve dışarı çıkarak yüzümü yıkadım. Tekrar odaya girdiğim zaman hasta kadın hep ayni vaziyetteydi. Perdeleri açtım. Gece lâmbası­nı kaldırdım. Yattığım sediri düzelttim. Hizmetçiye kapıyı açtım ve Maria’nın sütünü içmesine yardım ettim.

Bütün bunları hemen hemen hiç konuşmadan yapıyordum. Hergün ayni şekilde kalkıyor, ayni işlerle meş­gul oluyor, öğleye kadar sabun fabrikasına gidiyor ve öğ­leden sonra, ona gazete veya kitap okuyarak, dışarda gördüklerimden ve duyduklarımdan bahsederek, akşamı bu­luyordum. Bunun böyle olması lâzım mıydı, değil miydi? Bilmiyordum. Herşey kendiliğinden bu yolu almıştı ve ben sadece tâbi oluyordum. İçimde hiçbir arzu yoktu. Ne geç­mişi, ne geleceği düşünmüyor, ancak yaşamakta olduğum anları biliyordum. Ruhum rüzgârsız ve kırışıksız bir deniz gibi sakindi.

Traş olup, üstümü giyindikten sonra, gitmek için Maria’dan izin istedim:

«Nereye gideceksin?» dedi.

Hayret ettim:

«Bilmiyor musun?» dedim. «Fabrikaya!»

«Bugün gitmesen olmaz mı?»

«Olur, fakat neden?»

«Bilmem... Bugün hep yanımda kalmanı istiyorum!»

Bunu bir hastalık kaprisi saydım; fakat cevap verme­dim. Hizmetçinin yatağın kenarına bıraktığı sabah gaze­telerini karıştırmağa başladım.

Maria’nın halinde tuhaf bir telâş, âdeta bir rahatsız­lık vardı. Gazeteleri bir kenara bırakarak, yanına gidip oturdum ve elimi alnına koydum:

«Bugün nasılsın?»

«İyiyim... Çok iyiyim...»

Hiçbir hareket yapmadığı halde, elimi yüzünden çek­memi istemediğini anladım. Parmaklarımın onun yanak­larına, alnına yapıştığını hissediyordum. Sanki bütün ira­desi cildinde toplanmıştı.

Mümkün olduğu kadar lâkayt görünmeğe çalışan bir sesle:

«Demek çok iyisin!» dedim. «Peki, bu akşam neden hiç uyumadın?»

Bir an şaşırdı. Boynundan yanaklarına doğru bir kır­mızılık yayıldı. Bu sualime cevap vermemek için çırpın­dığı anlaşılıyordu. Birdenbire gözlerini kapadı, büyük bir dermansızlık hissediyormuş gibi, başı arkaya dayandı, duyulur duyulmaz bir sesle:

«Ah Raif!...» dedi.

«Ne var?»

Biraz kendini topladı. Çabuk çabuk nefes alarak:

«Hiç!» dedi, «Bugün yanımdan ayrılmanı istemiyo­rum... Neden biliyor musun? Dün akşam anlattığın şey­lerin, sen gider gitmez, kafama hücum edeceklerini, beni bir dakika bile rahat bırakmıyacaklarını zannediyorum...»

«Bilsem anlatmazdım!» dedim.

Başını sallıyarak cevap verdi:

«Hayır, öyle demek istemiyorum... Kendim için söy­lemiyorum... Artık sana güvenemiyeceğim! Seni yalnız bırakmaktan korkuyorum... Evet, bu akşam hemen hemen hiç uyumadım. Hep seni düşündüm. Benden ayrıldıktan sonra neler yaptığını, hastanenin etrafında nasıl dolaştı­ğını, bütün tafsilâtiyle, hattâ senin anlatmadığın kısımlarla birlikte gördüm... Bunun için artık seni yalnız bırakamam! Korkuyorum... Yalnız bugün için değil... Artık se­ni hiç yanımdan ayırmıyacağım!...»

Alnında küçük küçük ter taneleri belirmişti. Bunları yavaşça sildim. Bu sırada avucumun içinde sıcak bir yaş­lık hissettim. Hayretle yüzüne baktım. Gülümsüyordu, uzun zamandan beri ilk defa olarak, apaçık, tertemiz gülümsüyordu; fakat gözlerinin kenarından yanaklarına doğ­ru yaşlar sızmaktaydı. Başını iki elimle birden yakaladım ve kolumun üzerine yatırdım. Şimdi daha çok, daha rahat gülüyordu; fakat gözyaşları ayni nisbette çoğalmıştı. En ufak bir ses çıkarmıyor, göğsü herhangi bir hıçkırıkla sar­sılmıyordu. Dünyada bu kadar rahat, bu kadar sükûn içinde ağlanabileceğini tasavvur edemezdim. Beyaz yatak ör­tüsünün üzerinde birer küçük beyaz kuş gibi duran ellerini tuttum ve onlarla oynamağa başladım. Parmaklarını kıvırıyor, tekrar açıyor ve elini yumruk yaparak avucumun içinde sıkıyordum. Elinin iç tarafında, bir yaprağın damarları gibi ince çizgiler vardı.

Başını yavaşça yastığa bıraktım:

«Yorulacaksın!» dedim. Gözleri parladı:

«Hayır, hayır!» diyerek koluma sarıldı. Sonra kendi kendine söyleniyormuş gibi:

«Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu bili­yorum!» dedi, «Bu eksik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana âşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... Ama şimdi inanıyorum... Sen beni inandırdın... Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... Seni istiyorum... İçimde müthiş bir arzu var... Bir iyi olsam!... Ne zaman iyi olacağım acaba?..»

Cevap vermedim, yüzümü gözlerinin kenarına süre­rek yaşlarını kuruladım.

Bundan sonra, o iyi olup ayağa kalkıncaya kadar, hiç yanından ayrılmadım. Yiyecek ve meyva almak, yahut pansiyona uğrayıp çamaşır değiştirmek için onu bir ikisaat yalnız bırakmağa mecbur olunca, zaman bana korkunç derecede uzun görünüyordu. Onu kolundan tutup, bir kanapeye oturturken, veya sırtına ince bir hırka bırakırken, hayatımı bir başka insana vakfetmiş olmanın nihayetsiz saadetini duyuyordum. Pencerenin önünde karşı karşıya oturup, saatlerce dışarıyı seyreder, hiçbir şey konuşmaz, yalnız arasıra birbirimize bakıp gülerdik; onu hastalığı ve beni saadetim çocuklaştırmıştı. Birkaç hafta sonra biraz daha kuvvetlendi. Güzel havalarda beraber sokağa çıkıp yarım saat kadar dolaşmağa başladık.

Dışarı çıkmadan evvel, onu itina ile hazırlıyor, eğil­diği zaman öksürük tuttuğu için çoraplarını bile giydiri­yordum. Sonra kürk mantosunu sırtına geçiriyor, merdivenlerden ağır ağır indiriyordum!.. Ve evden yüz elli met­re kadar ötedeki bir kanapede biraz dinleniyorduk. Oradan Tiergarten’deki gölcüklerden birinin kenarına gider, yo­sunlu suları ve kuğuları seyrederdik.

Ve bir gün herşey bitti... O kadar basit, o kadar katı bir şekilde bitti ki, ilk anda işin azametini anlamak benim için mümkün olmadı... Yalnız biraz şaşırdım, bir hayli üzüldüm; fakat bu hâdisenin hayatım üzerinde bu kadar büyük, bu kadar değişmez bir tesiri olacağını asla düşün­medim.

Son günlerde pansiyona gitmekten çekiniyordum. Odamın parasını peşin olarak vermiş olmama rağmen, ora­ya hiç uğramayışım, evsahiplerinin bana karşı biraz soğuk davranmalarına sebeboluyordu. Bir gün Frau Heppner:

«Başka bir yere taşındıysanız, haber verin de polise bildirelim. Sonra bizi mesul ederler!» dedi.

Ben işi şakayla geçiştirmek istedim:

«Sizi bırakmama imkân var mı?» diyerek odama gir­dim. İçinde bir seneden fazla bir zamandır yaşadığım bu oda, birçoğunu Türkiyeden getirdiğim eşyalarım, şurada burada atılmış duran kitaplar, bana tamamen yabancı gö­rünüyorlardı. Bavullarımı açarak kendime lâzım olan bazı şeyleri aldım, bir gazeteye sardım. Bu sırada hizmetçi kız içeri girerek:

«Sizin bir telgrafınız var, üç günden beri bekliyor!» dedi ve katlanmış bir kâğıt uzattı.

Evvelâ hiçbir şey anlamadım. Hizmetçinin elindeki telgrafı bir türlü alamıyordum. Hayır, bu kâğıdın benimle bir alâkası olamazdı... Onun içindekini öğrenmemek suretiyle, etrafımda dolaşan bir felâketi uzaklaştırabileceğimi ümidediyordum.

Hizmetçi beni hayretle süzdü, bir hareket yapmadığı­mı görünce, telgrafı masanın üzerine bırakarak gitti. Ye­rimden fırladım, bu sefer, ne olacaksa biran evvel olsun diye, süratle telgrafı açtım.

Eniştemdendi. «Baban öldü. Yol parasını telledim. Derhal gel!» diyordu. Hepsi bu kadardı. Dört beş basit, mânası gayet açık kelime... Buna rağmen uzun müddet elimdeki kâğıda baktım. Her kelimeyi teker teker ve bir kaç defa okudum. Sonra kalktım, biraz evvel hazırladığım paketi kolumun altına sıkıştırdım, dışarı çıktım.

Ne olmuştu? Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Herşey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. Ne bende, ne beni saran eşyada bir başkalık vardı. Maria herhalde pencerede beni bekliyordu. Buna rağmen artık yarım saat evvelki «ben» değildim. Binlerce kilometre uzakta, bir insan yaşamaz oluvermişti; bu vaka günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde, ne ben, ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik. Günlerin birbirinden farkı yoktu. Fakat birdenbire, avuç içi kadar bir kâğıt, herşeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyor, benim buraya değil, telgrafın geldiği uzak yerlere ait oldu­ğumu hatırlatıyordu.

Burada birkaç aydan beri beni saran hayatı sahici zannetmek, bunun devamına ümit bağlamak suretiyle nekadar yanıldığımı gayet iyi anlıyordum. Bir taraftan da bu hakikati hâlâ kabul etmemek için çırpınıyordum. Bu­nun böyle olmaması lâzımdı. Herhangi bir yerde doğmuş ve herhangi bir adamın oğlu bulunmuş olmak bu kadar mühim değildi. Asıl mühim olan, iki insanın birbirini bul­ması, bu derece güç olan şu dünyada, bu nadir saadete er­mekti. Öte hep teferruattı. Bunların kendiliğinden düzelmesi, asıl büyük noktaya, birbirimizi bulmuş olmak hakikatine uyması lâzımdı.

Fakat böyle olmıyacağını da gayet iyi biliyordum. Ha­yatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulundu­ğunu görüyordum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresin­den dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu oğuşturur ve bu mi­nimini hâdise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgârla yerinden oynıyarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalıyabilirdi. Göz mü mühim, kömür parçası mı? Kiremit mi mühim, kafa mı? diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa, ve bü­tün bunları nasıl hiç mütalea yürütmeden kabule mecbur­sak, hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de ayni tevekkülle katlanmağa mecburduk.

Acaba hakikaten böyle miydi? Dünyada önüne geçilemiyecek hâdiseler vardı ve biz bunların sebep ve mantıklarını anlıyamıyorduk, bu doğruydu; fakat bazı mantık­sızlıklar ve yolsuzluklar vardı ki, gûya tabiattan örnek alınarak yapıldığı halde, yapılmaması pek mümkündü. Me­selâ, beni Havrana bağlıyan şeyler neydi? Üç beş zeytin­lik, birkaç sabunhane, kendilerini tanımayı asla merak etmediğim birkaç akraba... Halbuki buraya bütün hayatımla, bütün yaşıyan taraflarımla merbuttum. Şu halde neden burada kalamıyordum? Gayet basit: Havranda işler yüzüstü kalır, eniştelerim bana para göndermezler, ve ben burada hiçbir şey yapmağa muktedir olmadan çırpınırdım . Ayrıca birçok şeyler daha vardı: Pasaportlar, sefaretha­neler, ikamet tezkereleri... Bunların insan hayatları için ne derece lüzumlu olduğunu anlamama imkân yoktu, ama muhakkak ki benim hayatıma istikamet verecek kadar mühimdiler.

Maria Puder’e meseleyi anlattığım zaman bir müddet sustu. Yüzünde garip bir tebessüm vardı: «Ben dememiş miydim?» der gibi önüne bakıyordu. Ruhumdan bütün ge­çenleri ortaya dökersem, gülünç olacağımı sanıyor, müthiş bir gayretle itidalimi muhafazaya çalışıyordum. Yal­nız birkaç kere:

«Ne yapayım ? Ne yapayım?» dedim.

«Ne mi yapacaksınız? Tabiî gideceksiniz... Bir müd­det için ben de giderim. Nasıl olsa daha uzun zaman çalışamıyacağım. Pragda, annemin yanında kalırım. Orada kır hayatı sıhhatim için herhalde iyidir. Baharı orada geçiri­rim .»

Beni bir tarafa bırakarak kendine ait projelerden bah­setmesi biraz tuhafıma gitti. Arasıra kaçamak bakışlarla beni süzüyordu.

«Ne zaman gideceksin?» dedi.

«Bilmem? Yol parasını alınca hareket etmeli...»

«Belki ben daha evvel giderim...»

«Ya?!...»

Hayret edişim onu güldürdü:

«Hep çocuksun, Raif!» dedi, «önüne geçmek mümkün olmıyan işlerde telâş ve heyecan göstermek çocukluktur. Hem daha vaktimiz var, birçok şeyleri düşünür kararlaş­tırırız...»

Ufak tefek işlerimi yoluna koymak, pansiyonla alâka­mı kesmek için tekrar dışarı çıktım. Akşam üzeri Maria’yı hemen seyahate hazır bir şekilde görünce adamakıllı şa­şırdım.

«Boş yere vakit ziyan etmiye ne lüzum var?» dedi. «Bir an evvel giderim ve seni, yol hazırlıklarını tamam­lamakta serbest bırakırım . Sonra... Ne bileyim... Senden evvel Berlinden ayrılmağa karar verdim işte... Sebebini kendim de bilmiyoıum...»

Yorumlar