Tellura
← Romana Dön

Bölüm 16

Bölüm 16 · 2184 kelime · ~11 dk okuma

«Nasıl istersen!...»

Başka birşey konuşmadık. Düşünüp kararlaştırmağa niyet ettiğimiz şeylere küçük bir kelimeyle bile dokunma­dık.

Ertesi gün, akşam treniyle gitti. Öğleden sonra hiç dı­şarı çıkmadık. Pencerenin önünde karşı karşıya oturup dışarıyı seyrettik. Defterlerimize birbirimizin adreslerini kaydettik. Mektuplarının beni bulabilmesi için her mektubumda, üzerinde kendi adresim yazılı bir zarf göndere­cektim. Çünkü ne onun Arap harfleri yazmasına, ne de bizim Havrandaki posta memurlarının Lâtin harflerini okumasına imkân vardı.

Bir saat kadar havadan, sudan, bu sene kışın uzun sür­düğünden, şubat sonlarına eldiğimiz halde hâlâ ortalık­tan kar kalkmadığından bahsettik. Bir an evvel vaktin geçmesini istediği besbelli idi. Halbuki ben, ne kadar saç­ma olursa olsun, yanyana bulunduğumuz zamanın durup kalmasını, asla bitmemesini temenni ediyordum.

Buna rağmen, konuştuğumuz şeyler, insanı şaşırtacak kadar lüzumsuzdu. Arasıra birbirimize bakıp şaşkın şaş­kın gülümsüyorduk. İstasyona gitmek saati gelince âdeta derin birer nefes aldık. Bundan sonra zaman, korkunç derecede çabuk geçti. İki ufak valizi ile onu Anhalter istas­yonuna götürdüm. Eşyalarını yerleştirince kompartimanda kalmıyarak benimle beraber peron’a inmekte ısrar etti Ayni mânâsız gülümsemelerle dolu olan yirmi dakika bana bir saniye kadar kısa göründü. Zihnimden binbir türlü şey geçiyordu. Fakat bunları bu kadar dar bir vakte sıkıştırmaktansa, hiç söylememeği tercih ediyordum. Halbuki dünden beri pek çok şeyler söylemek mümkündü. Niçin bu kadar dümdüz ayrılıyorduk?

Maria Puder son birkaç dakika zarfında biraz sükûne­tini kaybetmişe benziyordu. Bunu tesbit edince memnun oldum: Onun hiç sarsılmadan gittiğini görmek, beni her­halde pek üzecekti. Mütemadiyen elimi tutup bırakıyor:

«Ne mânâsız şey?... Ne diye gidiyorsun sanki?» diye söyleniyordu.

«Asıl sen gidiyorsun, ben daha buradayım!» dedim.

Bu sözümü farketmemiş göründü. Kolumdan tuttu.

«Raif... Şimdi ben gidiyorum!» dedi.

«Evet... Biliyorum!»

Trenin hareket saati gelmişti. Bir memur vagon ka­pısını örtüyordu. Maria Puder merdiven basamağına atla­dı, sonra bana eğilerek, yavaş bir sesle, fakat tane tane:

«Şimdi ben gidiyorum. Fakat ne zaman çağırırsan ge­lirim...» dedi.

Evvelâ ne demek istediğini anlamadım. O da bir an durdu ve ilâve etti:

«Nereye çağırırsan gelirim!»

Bu sefer anlamıştım. Ellerine sarılmak, öpmek için atıldım. Maria içeri girmiş, tren sessiz sadasız hareket et­mişti. Bir müddet onun bulunduğu pencerenin yanında koştum, sonra yavaşladım, elimi sallıyarak:

«Çağıracağım... Muhakkak çağıracağım!» diye bağır­dım.

Gülerek başını salladı. Yüzü ve bakışları bana inan­dığını gösteriyordu. İçimde yarı kalmış bir konuşmanın üzüntüsü vardı. Niçin dünden beri bu noktaya temas etmemiştik? Niçin bavul yerleştirmekten, yolculuğun zevklerinden, bu sene­nin kışından bahsetmiş, fakat asıl kendimize ait olan şey­lere hattâ yaklaşmamıştık? Ama belki bu daha iyi idi. Uzun uzun konuşacak ne vardı? Hepsi ayni neticeye va­racak değil miydi? Maria en iyi şekli bulmuştu... Muhak­kak... Bir teklif ve bir kabul... Kısa, münakaşasız ve hesapsız! Bundan daha güzel bir ayrılık olamazdı. Ona niçin söyliyemediğime yanarak kafamda sakladığım bir sürü güzel lâflar bunun yanında pek âciz ve renksizdi.

Şimdi onun niçin benden evvel seyahate çıktığını da anlar gibi oluyordum. Ben gittikten sonra Berlin ona ilk günlerde herhalde pek sıkıcı gelecekti. Ben bile, yol ha­zırlıkları, pasaport, bilet, vize işleri peşinde koşmaktan göz açamadığım halde, onunla beraber dolaştığımız sokak­lardan geçerken tuhaf oluyordum. Halbuki ortada artık üzülecek bir şey de yoktu. Türkiyeye dönüp işlerimi biraz yoluna koyar koymaz onu çağıracaktım. İşte bu kadar... Hayal kurmaktaki büyük maharetim bu sefer de hemen kendini göstermişti. Havran civarında yaptıracağım güzel köşkün yerini ve onu alıp gezdireceğim tepeleri ve orman­ları gözlerimin önünde görüyordum. Dört gün sonra, Polonya ve Romanya üzerinden Tür­kiyeye döndüm. Bu yolculuğun, hattâ bunu takip eden bir çok senelerin yazılacak bir hususiyetleri yok... Beni Tür­kiyeye çeviren hâdise üzerinde, ancak Köstencede vapura bindikten sonra düşünmeğe başladım. Demek babam öl­müştü. Bunu hakikatte bu kadar geç idrâk ettiğimden do­layı bütük bir utanma duydum. Gerçi babamı gerçek bir muhabbetle sevmem için de ortada bir sebep yoktu, onunla aramızda daima bir yabancılık mevcut kalmıştı ve bi­risi bana: «Senin baban iyi bir adam mıydı?» diye sorsa verecek cevap bulamazdım. Çünkü iyiliği ve fenalığı hak­kında bir fikir sahibi olacak kadar onu tanımıyordum. Babam benim için «insan» olarak hemen hemen hiç mevcut değildi; yalnız «Baba» dedikleri mücerret bir mefhumun insan şeklinde görünüşü idi. Akşamlan kaşlarını çatarak sessiz sadasız eve giren ve ne bizi ne annemizi hitaba lâyık görmiyen, saçsız başlı, değirmi ve kır sakallı adamla, Ha­vuzlu kahvede göğsünü bağrını açıp gülüşerek ayran iç­tiğini ve küfür savurarak tavla oynadığını gördüğüm kim­se bence birbirinden tamamiyle ayrı idi... Bu ikincisinin babam olmasını ne kadar isterdim... Halbuki o halinde bile beni görünce derhal yüzü ciddileşir:

«Ne dolaşıyorsun buralarda?...» diye bağırırdı: «Hadi, kahve ocağına var, bir şerbet iç de mahalleye dön, orada oyna!»

Büyüdüğüm, askere gidip geldiğim zaman bile bana karşı muamelesi değişmemişti. Hattâ nedense ben akıllandığımı zannettikçe onun nazarında daha küçülüyor gibiy­dim. Bu sefer benim ikide birde ileri sürdüğüm şahsî fikirlerime ve mütalealarıma biraz da istihfafla bakıyordu. Son zamanlarda her arzuma muvafakat edişi, münakaşa etmiye tenezzül etmiyecek kadar bana ehemmiyet verme­diğinin bir alâmetiydi.

Bütün bunlara rağmen kafamda, onun hatırasını kir­letecek bir şey yoktu. Onun boşluğunu değil, fakat yoklu­ğunu hissedecektim. Havrana yaklaştıkça içime daha çok hüzün çöküyordu. Evimizi ve bütün kasabayı, onsuz tasav­vur etmek bana güç geliyordu. Bunları uzun uzun anlatmağa lüzum yok. Hattâ bu­ günleri takibeden on seneden hiç bahsetmemeyi tercih ederdim, fakat bazı hususların anlaşılması için, hiç olmaz­sa birkaç sahifenin, hayatımın en mânâsız devresi olan bu günlere tahsis edilmesi lâzım. Havranda hiç de hoş kar­şılanmadım. Eniştelerim benimle alay eder gibi, ablalarım tamamen yabancı, anam eskisinden daha zavallı idi. Evi­miz kapatılmış, anam büyük eniştemin yanına göçmüştü. Bana böyle bir teklifte bulunulmadığı için eski emektar­lardan bir kadınla beraber kocaman evde yalnız başıma yaşamağa başladım. Babamın işlerini elime almak istedi­ğim zaman, ölümünden evvel mirası bölüştürdüğünü ha­ber aldım. Bana düşen malların ne olduğunu eniştelerim­den bir türlü doğru dürüst öğrenemedim. İki sabunhanenin hiç lâfı geçmiyordu, bunların bir müddet evvel babam tarafından, hem de eniştelerimden birine satılmış olduğu anlaşıldı. Bunların bedeli, hattâ alelûmum babamda pek bol olduğu rivayet edilen nakit paralar ve altınlar ortada yoktu. Annem hiçbir şeyin farkında değildi. Sorduğum zaman:

«Ne bileyim evlâdım! Rahmetli herhalde gömdüğü yeri haber vermeden gitti. Eniştelerin son günlerde hiç başından ayrılmadılar... Öleceği aklına gelir miydi?... Gömünün yerini deyivermedi besbelli... Ne yapmalı şimdi?Bir bakıcıya gitsek bari... Onlara her şey malûm diyordu.

Hakikaten annem bundan sonra Havran civarında zi­yaret etmedik bakıcı bırakmadı. Onların tavsiyeleriyle zeytinliklerde kazılmadık ağaç dibi, evde eşilmedik duvar kenarı kalmadı. Elinde avucunda kalan beş on parça altını bu uğurda harcadı. Ablalarım da bakıcılara beraber gidi­yorlar, fakat masrafa pek yanaşmıyorlardı; bilhassa eniştelerimin, bu bir türlü sonu gelmiyen gömü araştırmaları­na için için güldüklerinin farkında idim.

Mahsul zamanı geçtiği için zeytinliklerden birşey al­mama imkân yoktu. Bunların bir kısmının gelecek sene­lerdeki mahsulünü satarak birkaç kuruş temin ettim. Mak­sadım bu yazı şöyle böyle atlatmak, önümüzdeki sonba­harda, zeytin mevsimi başlar başlamaz, bütün gayretimi sarfederek vaziyetimi düzeltmek ve derhal Maria Puder’i getirtmekti.

Türkiyeye geldikten sonra onunla sık sık mektuplaş­tık. Bir sürü saçma işlerle uğraştığım bu çamurlu ilkba­har ve boğucu yaz günlerinde bana bir parça ferahlık ve­ren onun mektupları ve ona mektup yazdığım saatlerdi. Ben geldikten bir ay kadar sonra annesiyle beraber Berline dönmüştü. Mektuplarımı Potsdam meydanı postanesine yolluyordum, oradan kendisi gidip alıyordu. Yaz ortasında bir kere garip birşeyler yazmıştı. Bana verilecek çok güzel bir haberi olduğunu, fakat bunu ancak geldiği zaman ve bizzat söyliyeceğini bildiriyordu. (Sonbaharda kendisini çağıracağımı ümidettiğimi yazmıştım!) Bundan sonra, bir çok mektuplarımda tekrar tekrar sorduğum halde, bu iyi haberin ne olduğunu yazmadı. Hep «Bekle, geldiğim zaman öğrenirsin!» diyordu.

Evet, bekledim; hem yalnız sonbahara kadar değil, tam on sene bekledim... Ve bu «güzel» haberi tam on sene sonra öğrendim... Daha dün akşam öğrendim... Fakat şim­di bunu bırakalım ve herşeyi sırasiyle anlatalım.

Bütün yaz, ayağımda çizmeler, altımda bir at, dağda bayırda zeytinlikleri dolaştım. Babamın, nedense en çorak, en yolsuz, en güdük yerleri bana bırakmış olduğunu hay­retle görüyordum. Buna mukabil, ovada, sulak ve kasabaya yakın yerlerde bulunan ve her bir ağacı yarım çuval­ dan fazla mahsul veren zeytinlikler ablalarıma, yani eniştelerime bırakılmıştı. Gezip dolaştığım yerlerdeki ağaçla­rın çoğunun, senelerden beri budanıp temizlenmedikleri için, yabanileşmeğe başladıklarını, babamın zamanında kimsenin zahmet edip bu dağ başlarından mahsul kaldırmağa gelmediğini anladım.

Babamın hastalığından, annemin zavallılığından ve ablalarımın korkaklığından istifade edilerek yokluğumda bir hayli dolaplar dönmüşe benziyordu. Fakat ben yorul­madan çalışmak suretiyle her şeyi düzelteceğimi ümidediyor, Maria’dan gelen her mektuptan yeni cesaret ve şevk alıyordum.

Teşrinievvel başlarında, tam zeytin işlerinin kızışma­ğa başladığı ve benim onu çağırmayı düşündüğüm sıralar­da birdenbire mektupların arkası kesildi. Evi tamir ettir­miş, bütün Havranlılann, tabii en başta akrabalarımın hakarete kadar varan istihfafları ve hayretleri arasında, İstanbula sipariş ettiğim bir çok ev eşyası meyanında bir de banyo getirtmiş ve eski gusulhaneye fayans döşeterek ora­ya koydurmuştum.

Bunun sebebini henüz hiç kimseye ifşa etmediğim için herkes bu hareketimi züppeliğe, üstünkörü frenk mukallitliğine, ukalâlığa hamlediyordu. Hele benim gibi daha işlerini şöyle bir nizama sokmamış bir adamın borç almak veya mahsul satmak suretiyle eline geçirdiği bir kaç kuru­şu aynalı dolapla banyoya verişi doğrudan doğruya deli­likti. Ben bu ithamlara için için gülüyordum. Onların beni anlamalarına imkân yoktu. İzahat vermeğe de asla mec­bur değildim.

Fakat, on beş, yirmi gün geçtiği halde Maria’nın bana cevap yazmaması beni fena halde telâşa düşürdü. Şüphelenmeğe, vesveselenmeğe hazır olan zihnim, bin bir tür­lü ihtimalle de beni kıvrandırmağa başladı. Üstüste yazdığım mektuplara da cevap alamayınca büsbütün yeise düş­tüm. Zaten son mektuplarının arası gitgide açılmıştı ve sahifeler gitgide daha az ve daha güçlükle doluyor gibiy­di... Bütün mektuplarını önüme dökerek teker teker okudum. Son aylarda yazılanlarda biraz şaşkınlık, saklanmak istiyen bir şeyler ve her zamanki açık Maria’ya pek yakışmıyan kaçamaklı, gizli kapaklı ifadeler vardı. Hattâ, bir an evvel çağırmamı mı istiyor, yoksa çağırmamdan korkuyor ve sözünden dönmek mecburiyetinde kalacağı için üzülüyor mu? diye tereddüde düştüğüm de olmuştu, Artık her satırdan, her yarım kalmış ifadeden, her şaka­dan bir takım mânalar çıkarıyor ve deliye dönüyordum.

Bütün yazdıklarım boşa gitti ve bütün korktuklarım doğru çıktı.

Bir daha Maria Puder’den haber alamadım ve ismini duymadım... Yalnız dün... Fakat daha buraya gelmedik... Bir ay sonra, son göndermiş olduğum mektuplar, «posta­neden alınmadığı için gönderene iade.» kaydiyle geri geldi. O zaman her şeyden ümidimi kestim. Bir kaç gün içinde ne kadar değiştiğimi düşününce bugün bile şaşıyorum. Bana hareket etmek, görmek, duymak, hissetmek, düşün­mek, hulâsa yaşamak kabiliyetini veren bir şey içimden çekilip alınmış gibi, posa haline geldiğimi farkettim. Bu sefer, yılbaşı gecesini takibeden günler gibi de değildim. O zaman asla bu kadar ümitsiz olmamıştım. Ona yakın olmak şuuru, gidip kendisiyle konuşmak, onu ikna et­mek düşüncesi beni hiç bir zaman terketmemişti. Fakat şimdi tamamen âcizdim. Aradaki bu muazzam mesafe eli­mi kolumu bağlıyordu. Evde kapanıyor, odadan odaya do­laşıyor, onun mektuplarını ve benim geri gelen mektupla­rımı tekrar tekrar okuyor, o zamana kadar gözümden ka­çan noktalar üzerinde duruyor ve acı acı gülüyordum.

İşlerime, hattâ alelûmum kendime karşı alâkam bir­denbire azalmış, yok denecek bir hale gelmişti. Zeytinleri silkmek, toplamak, fabrikaya götürüp yağ çıkartmak işle­rini şunun bunun elinde bıraktım. Bazan çizmelerimi çe­kip kırlara çıksam bile, hiç insan yüzü görmiyeceğim ta­raflarda dolaşmağı tercih ediyor, geceyarısı eve gelip min­dere uzanıyor ve bir kaç saat uykudan sonra ertesi sabah, «neden hâlâ yaşıyorum?» diye acı bir hisle uyanıyordum.

Maria Puder’le tanışmadan evvelki boş, gayesiz, mak­satsız günler, eskisinden çok daha ıstırap verici bir halde, yeniden başlamıştı. Arada bir fark vardı: Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi, dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğren­miş olmanın azabı tutuyordu. Etrafımın artık hiç farkında değildim. Hiç bir şeyden zevk almama imkân olmadığını hissediyordum.

Bir müddet, kısa bir müddet, o kadın beni her zaman­ki âciz, miskin halimden kurtarmış, bana erkek, daha doğ­rusu insan olduğumu, benim de işimde, yaşamağa müstait taraflar bulunduğunu, dünyanın zannedildiği kadar mana­sız olmıyabileceğini öğretmişti. Fakat ben, onunla aram­daki rabıtayı kaybeder etmez, onun tesirinden kurtulur kurtulmaz, tekrar eski halime dönmüştüm. Ona ne kadar muhtacolduğumu şimdi anlıyordum. Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim . Daima onun gibi bir desteğe muhtaçtım. Bundan mahrum olarak yaşamam mümkün olamazdı. Buna rağmen yaşadım... Ama, işte ne­tice meydanda... Eğer buna yaşamak demek caizse, yaşa­dım...

Bir daha Maria’dan haber alamadım. Berlindeki pan­siyon sahibesi verdiği cevapta Frau van Tiedemann’ın ar­tık onların yanında oturmadığını, bu sebepten dolayı iste­diğim malûmatı veremiyeceğini bildiriyordu. Başka kim­den sorabilirdim? Annesiyle beraber Pragdan döndükleri zaman yeni bir eve çıktıklarını yazmıştı. Fakat adresini bilmiyordum. Almanyada kaldığım iki seneye yakın za­man zarfında ne kadar az insanla tanışmış olduğumu düşününce hayret ettim. Berlinden başka bir yere gitmemiş­tim, şehri aşağı yukarı çıkmaz sokaklarına kadar biliyordum. Gezmediğim müze, resim galerisi, nebatat ve hay­vanat bahçesi, orman ve göl bırakmamıştım. Buna rağmen bu şehirde yaşıyan milyonlarca insandan ancak bir kaç tanesiyle konuşmuş, yalnız bir tanesini tanımıştım.

Belki bu da kâfi idi. Bir insana bir insan her halde ye­terdi. Fakat o da olmayınca? Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya, tam bir vehim olduğu meydana çıkınca ne yapı­labilirdi? Bu sefer inanmak ve ümidetmek kabiliyetini ben kaybetmiştim. İçimde insanlara karşı öyle bir itimat­sızlık, öyle bir acılık peyda olmuştu ki, bundan zaman za­man kendim de korkuyordum. Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman, hiç değilse muzir bir mahlûk telâkki ediyordum. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kay­bedeceğine şiddetlendi. İnsanlara karşı duyduğum şüphe, kin derecesine çıktı. Bana yaklaşmak istiyenlerden kaçtım. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum. «O bile böyle yaptıktan sonra!..» diyordum... Ne yapmıştı, bu malûm değildi; ve asıl bunun için muhayyelem en fena ihtimaller üzerinde duruyor ve en ağır hükümleri veriyordu. Öyle ya... Bir ayrılık anında, basit bir heyecanın şevkiyle verilmiş bir sö­zü tutmamak için en kolay çare, münasebeti hiç münakaşasız kesivermekti. Postaneden mektuplar alınmaz... Ce­vap verilmez... Var zannedilen şeyler bir anda yok oluve­rirdi. Kim bilir hangi yeni macera, hangi yakın ve daha makul saadet şimdi ona kollarını açmış bulunuyordu. Bu­nu bırakıp, saf bir çocuğa biraz da gönlünü almak için söylenmiş bir söze bağlanarak meçhul bir hayata, nereye varacağı malûm olmıyan bir maceraya atılmak, onun dai­ma iyi işliyen kafasının kabul edeceği bir iş değildi.

Yorumlar