«Nasıl istersen!...»
Başka birşey konuşmadık. Düşünüp kararlaştırmağa niyet ettiğimiz şeylere küçük bir kelimeyle bile dokunmadık.
Ertesi gün, akşam treniyle gitti. Öğleden sonra hiç dışarı çıkmadık. Pencerenin önünde karşı karşıya oturup dışarıyı seyrettik. Defterlerimize birbirimizin adreslerini kaydettik. Mektuplarının beni bulabilmesi için her mektubumda, üzerinde kendi adresim yazılı bir zarf gönderecektim. Çünkü ne onun Arap harfleri yazmasına, ne de bizim Havrandaki posta memurlarının Lâtin harflerini okumasına imkân vardı.
Bir saat kadar havadan, sudan, bu sene kışın uzun sürdüğünden, şubat sonlarına eldiğimiz halde hâlâ ortalıktan kar kalkmadığından bahsettik. Bir an evvel vaktin geçmesini istediği besbelli idi. Halbuki ben, ne kadar saçma olursa olsun, yanyana bulunduğumuz zamanın durup kalmasını, asla bitmemesini temenni ediyordum.
Buna rağmen, konuştuğumuz şeyler, insanı şaşırtacak kadar lüzumsuzdu. Arasıra birbirimize bakıp şaşkın şaşkın gülümsüyorduk. İstasyona gitmek saati gelince âdeta derin birer nefes aldık. Bundan sonra zaman, korkunç derecede çabuk geçti. İki ufak valizi ile onu Anhalter istasyonuna götürdüm. Eşyalarını yerleştirince kompartimanda kalmıyarak benimle beraber peron’a inmekte ısrar etti Ayni mânâsız gülümsemelerle dolu olan yirmi dakika bana bir saniye kadar kısa göründü. Zihnimden binbir türlü şey geçiyordu. Fakat bunları bu kadar dar bir vakte sıkıştırmaktansa, hiç söylememeği tercih ediyordum. Halbuki dünden beri pek çok şeyler söylemek mümkündü. Niçin bu kadar dümdüz ayrılıyorduk?
Maria Puder son birkaç dakika zarfında biraz sükûnetini kaybetmişe benziyordu. Bunu tesbit edince memnun oldum: Onun hiç sarsılmadan gittiğini görmek, beni herhalde pek üzecekti. Mütemadiyen elimi tutup bırakıyor:
«Ne mânâsız şey?... Ne diye gidiyorsun sanki?» diye söyleniyordu.
«Asıl sen gidiyorsun, ben daha buradayım!» dedim.
Bu sözümü farketmemiş göründü. Kolumdan tuttu.
«Raif... Şimdi ben gidiyorum!» dedi.
«Evet... Biliyorum!»
Trenin hareket saati gelmişti. Bir memur vagon kapısını örtüyordu. Maria Puder merdiven basamağına atladı, sonra bana eğilerek, yavaş bir sesle, fakat tane tane:
«Şimdi ben gidiyorum. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim...» dedi.
Evvelâ ne demek istediğini anlamadım. O da bir an durdu ve ilâve etti:
«Nereye çağırırsan gelirim!»
Bu sefer anlamıştım. Ellerine sarılmak, öpmek için atıldım. Maria içeri girmiş, tren sessiz sadasız hareket etmişti. Bir müddet onun bulunduğu pencerenin yanında koştum, sonra yavaşladım, elimi sallıyarak:
«Çağıracağım... Muhakkak çağıracağım!» diye bağırdım.
Gülerek başını salladı. Yüzü ve bakışları bana inandığını gösteriyordu. İçimde yarı kalmış bir konuşmanın üzüntüsü vardı. Niçin dünden beri bu noktaya temas etmemiştik? Niçin bavul yerleştirmekten, yolculuğun zevklerinden, bu senenin kışından bahsetmiş, fakat asıl kendimize ait olan şeylere hattâ yaklaşmamıştık? Ama belki bu daha iyi idi. Uzun uzun konuşacak ne vardı? Hepsi ayni neticeye varacak değil miydi? Maria en iyi şekli bulmuştu... Muhakkak... Bir teklif ve bir kabul... Kısa, münakaşasız ve hesapsız! Bundan daha güzel bir ayrılık olamazdı. Ona niçin söyliyemediğime yanarak kafamda sakladığım bir sürü güzel lâflar bunun yanında pek âciz ve renksizdi.
Şimdi onun niçin benden evvel seyahate çıktığını da anlar gibi oluyordum. Ben gittikten sonra Berlin ona ilk günlerde herhalde pek sıkıcı gelecekti. Ben bile, yol hazırlıkları, pasaport, bilet, vize işleri peşinde koşmaktan göz açamadığım halde, onunla beraber dolaştığımız sokaklardan geçerken tuhaf oluyordum. Halbuki ortada artık üzülecek bir şey de yoktu. Türkiyeye dönüp işlerimi biraz yoluna koyar koymaz onu çağıracaktım. İşte bu kadar... Hayal kurmaktaki büyük maharetim bu sefer de hemen kendini göstermişti. Havran civarında yaptıracağım güzel köşkün yerini ve onu alıp gezdireceğim tepeleri ve ormanları gözlerimin önünde görüyordum. Dört gün sonra, Polonya ve Romanya üzerinden Türkiyeye döndüm. Bu yolculuğun, hattâ bunu takip eden bir çok senelerin yazılacak bir hususiyetleri yok... Beni Türkiyeye çeviren hâdise üzerinde, ancak Köstencede vapura bindikten sonra düşünmeğe başladım. Demek babam ölmüştü. Bunu hakikatte bu kadar geç idrâk ettiğimden dolayı bütük bir utanma duydum. Gerçi babamı gerçek bir muhabbetle sevmem için de ortada bir sebep yoktu, onunla aramızda daima bir yabancılık mevcut kalmıştı ve birisi bana: «Senin baban iyi bir adam mıydı?» diye sorsa verecek cevap bulamazdım. Çünkü iyiliği ve fenalığı hakkında bir fikir sahibi olacak kadar onu tanımıyordum. Babam benim için «insan» olarak hemen hemen hiç mevcut değildi; yalnız «Baba» dedikleri mücerret bir mefhumun insan şeklinde görünüşü idi. Akşamlan kaşlarını çatarak sessiz sadasız eve giren ve ne bizi ne annemizi hitaba lâyık görmiyen, saçsız başlı, değirmi ve kır sakallı adamla, Havuzlu kahvede göğsünü bağrını açıp gülüşerek ayran içtiğini ve küfür savurarak tavla oynadığını gördüğüm kimse bence birbirinden tamamiyle ayrı idi... Bu ikincisinin babam olmasını ne kadar isterdim... Halbuki o halinde bile beni görünce derhal yüzü ciddileşir:
«Ne dolaşıyorsun buralarda?...» diye bağırırdı: «Hadi, kahve ocağına var, bir şerbet iç de mahalleye dön, orada oyna!»
Büyüdüğüm, askere gidip geldiğim zaman bile bana karşı muamelesi değişmemişti. Hattâ nedense ben akıllandığımı zannettikçe onun nazarında daha küçülüyor gibiydim. Bu sefer benim ikide birde ileri sürdüğüm şahsî fikirlerime ve mütalealarıma biraz da istihfafla bakıyordu. Son zamanlarda her arzuma muvafakat edişi, münakaşa etmiye tenezzül etmiyecek kadar bana ehemmiyet vermediğinin bir alâmetiydi.
Bütün bunlara rağmen kafamda, onun hatırasını kirletecek bir şey yoktu. Onun boşluğunu değil, fakat yokluğunu hissedecektim. Havrana yaklaştıkça içime daha çok hüzün çöküyordu. Evimizi ve bütün kasabayı, onsuz tasavvur etmek bana güç geliyordu. Bunları uzun uzun anlatmağa lüzum yok. Hattâ bu günleri takibeden on seneden hiç bahsetmemeyi tercih ederdim, fakat bazı hususların anlaşılması için, hiç olmazsa birkaç sahifenin, hayatımın en mânâsız devresi olan bu günlere tahsis edilmesi lâzım. Havranda hiç de hoş karşılanmadım. Eniştelerim benimle alay eder gibi, ablalarım tamamen yabancı, anam eskisinden daha zavallı idi. Evimiz kapatılmış, anam büyük eniştemin yanına göçmüştü. Bana böyle bir teklifte bulunulmadığı için eski emektarlardan bir kadınla beraber kocaman evde yalnız başıma yaşamağa başladım. Babamın işlerini elime almak istediğim zaman, ölümünden evvel mirası bölüştürdüğünü haber aldım. Bana düşen malların ne olduğunu eniştelerimden bir türlü doğru dürüst öğrenemedim. İki sabunhanenin hiç lâfı geçmiyordu, bunların bir müddet evvel babam tarafından, hem de eniştelerimden birine satılmış olduğu anlaşıldı. Bunların bedeli, hattâ alelûmum babamda pek bol olduğu rivayet edilen nakit paralar ve altınlar ortada yoktu. Annem hiçbir şeyin farkında değildi. Sorduğum zaman:
«Ne bileyim evlâdım! Rahmetli herhalde gömdüğü yeri haber vermeden gitti. Eniştelerin son günlerde hiç başından ayrılmadılar... Öleceği aklına gelir miydi?... Gömünün yerini deyivermedi besbelli... Ne yapmalı şimdi?Bir bakıcıya gitsek bari... Onlara her şey malûm diyordu.
Hakikaten annem bundan sonra Havran civarında ziyaret etmedik bakıcı bırakmadı. Onların tavsiyeleriyle zeytinliklerde kazılmadık ağaç dibi, evde eşilmedik duvar kenarı kalmadı. Elinde avucunda kalan beş on parça altını bu uğurda harcadı. Ablalarım da bakıcılara beraber gidiyorlar, fakat masrafa pek yanaşmıyorlardı; bilhassa eniştelerimin, bu bir türlü sonu gelmiyen gömü araştırmalarına için için güldüklerinin farkında idim.
Mahsul zamanı geçtiği için zeytinliklerden birşey almama imkân yoktu. Bunların bir kısmının gelecek senelerdeki mahsulünü satarak birkaç kuruş temin ettim. Maksadım bu yazı şöyle böyle atlatmak, önümüzdeki sonbaharda, zeytin mevsimi başlar başlamaz, bütün gayretimi sarfederek vaziyetimi düzeltmek ve derhal Maria Puder’i getirtmekti.
Türkiyeye geldikten sonra onunla sık sık mektuplaştık. Bir sürü saçma işlerle uğraştığım bu çamurlu ilkbahar ve boğucu yaz günlerinde bana bir parça ferahlık veren onun mektupları ve ona mektup yazdığım saatlerdi. Ben geldikten bir ay kadar sonra annesiyle beraber Berline dönmüştü. Mektuplarımı Potsdam meydanı postanesine yolluyordum, oradan kendisi gidip alıyordu. Yaz ortasında bir kere garip birşeyler yazmıştı. Bana verilecek çok güzel bir haberi olduğunu, fakat bunu ancak geldiği zaman ve bizzat söyliyeceğini bildiriyordu. (Sonbaharda kendisini çağıracağımı ümidettiğimi yazmıştım!) Bundan sonra, bir çok mektuplarımda tekrar tekrar sorduğum halde, bu iyi haberin ne olduğunu yazmadı. Hep «Bekle, geldiğim zaman öğrenirsin!» diyordu.
Evet, bekledim; hem yalnız sonbahara kadar değil, tam on sene bekledim... Ve bu «güzel» haberi tam on sene sonra öğrendim... Daha dün akşam öğrendim... Fakat şimdi bunu bırakalım ve herşeyi sırasiyle anlatalım.
Bütün yaz, ayağımda çizmeler, altımda bir at, dağda bayırda zeytinlikleri dolaştım. Babamın, nedense en çorak, en yolsuz, en güdük yerleri bana bırakmış olduğunu hayretle görüyordum. Buna mukabil, ovada, sulak ve kasabaya yakın yerlerde bulunan ve her bir ağacı yarım çuval dan fazla mahsul veren zeytinlikler ablalarıma, yani eniştelerime bırakılmıştı. Gezip dolaştığım yerlerdeki ağaçların çoğunun, senelerden beri budanıp temizlenmedikleri için, yabanileşmeğe başladıklarını, babamın zamanında kimsenin zahmet edip bu dağ başlarından mahsul kaldırmağa gelmediğini anladım.
Babamın hastalığından, annemin zavallılığından ve ablalarımın korkaklığından istifade edilerek yokluğumda bir hayli dolaplar dönmüşe benziyordu. Fakat ben yorulmadan çalışmak suretiyle her şeyi düzelteceğimi ümidediyor, Maria’dan gelen her mektuptan yeni cesaret ve şevk alıyordum.
Teşrinievvel başlarında, tam zeytin işlerinin kızışmağa başladığı ve benim onu çağırmayı düşündüğüm sıralarda birdenbire mektupların arkası kesildi. Evi tamir ettirmiş, bütün Havranlılann, tabii en başta akrabalarımın hakarete kadar varan istihfafları ve hayretleri arasında, İstanbula sipariş ettiğim bir çok ev eşyası meyanında bir de banyo getirtmiş ve eski gusulhaneye fayans döşeterek oraya koydurmuştum.
Bunun sebebini henüz hiç kimseye ifşa etmediğim için herkes bu hareketimi züppeliğe, üstünkörü frenk mukallitliğine, ukalâlığa hamlediyordu. Hele benim gibi daha işlerini şöyle bir nizama sokmamış bir adamın borç almak veya mahsul satmak suretiyle eline geçirdiği bir kaç kuruşu aynalı dolapla banyoya verişi doğrudan doğruya delilikti. Ben bu ithamlara için için gülüyordum. Onların beni anlamalarına imkân yoktu. İzahat vermeğe de asla mecbur değildim.
Fakat, on beş, yirmi gün geçtiği halde Maria’nın bana cevap yazmaması beni fena halde telâşa düşürdü. Şüphelenmeğe, vesveselenmeğe hazır olan zihnim, bin bir türlü ihtimalle de beni kıvrandırmağa başladı. Üstüste yazdığım mektuplara da cevap alamayınca büsbütün yeise düştüm. Zaten son mektuplarının arası gitgide açılmıştı ve sahifeler gitgide daha az ve daha güçlükle doluyor gibiydi... Bütün mektuplarını önüme dökerek teker teker okudum. Son aylarda yazılanlarda biraz şaşkınlık, saklanmak istiyen bir şeyler ve her zamanki açık Maria’ya pek yakışmıyan kaçamaklı, gizli kapaklı ifadeler vardı. Hattâ, bir an evvel çağırmamı mı istiyor, yoksa çağırmamdan korkuyor ve sözünden dönmek mecburiyetinde kalacağı için üzülüyor mu? diye tereddüde düştüğüm de olmuştu, Artık her satırdan, her yarım kalmış ifadeden, her şakadan bir takım mânalar çıkarıyor ve deliye dönüyordum.
Bütün yazdıklarım boşa gitti ve bütün korktuklarım doğru çıktı.
Bir daha Maria Puder’den haber alamadım ve ismini duymadım... Yalnız dün... Fakat daha buraya gelmedik... Bir ay sonra, son göndermiş olduğum mektuplar, «postaneden alınmadığı için gönderene iade.» kaydiyle geri geldi. O zaman her şeyden ümidimi kestim. Bir kaç gün içinde ne kadar değiştiğimi düşününce bugün bile şaşıyorum. Bana hareket etmek, görmek, duymak, hissetmek, düşünmek, hulâsa yaşamak kabiliyetini veren bir şey içimden çekilip alınmış gibi, posa haline geldiğimi farkettim. Bu sefer, yılbaşı gecesini takibeden günler gibi de değildim. O zaman asla bu kadar ümitsiz olmamıştım. Ona yakın olmak şuuru, gidip kendisiyle konuşmak, onu ikna etmek düşüncesi beni hiç bir zaman terketmemişti. Fakat şimdi tamamen âcizdim. Aradaki bu muazzam mesafe elimi kolumu bağlıyordu. Evde kapanıyor, odadan odaya dolaşıyor, onun mektuplarını ve benim geri gelen mektuplarımı tekrar tekrar okuyor, o zamana kadar gözümden kaçan noktalar üzerinde duruyor ve acı acı gülüyordum.
İşlerime, hattâ alelûmum kendime karşı alâkam birdenbire azalmış, yok denecek bir hale gelmişti. Zeytinleri silkmek, toplamak, fabrikaya götürüp yağ çıkartmak işlerini şunun bunun elinde bıraktım. Bazan çizmelerimi çekip kırlara çıksam bile, hiç insan yüzü görmiyeceğim taraflarda dolaşmağı tercih ediyor, geceyarısı eve gelip mindere uzanıyor ve bir kaç saat uykudan sonra ertesi sabah, «neden hâlâ yaşıyorum?» diye acı bir hisle uyanıyordum.
Maria Puder’le tanışmadan evvelki boş, gayesiz, maksatsız günler, eskisinden çok daha ıstırap verici bir halde, yeniden başlamıştı. Arada bir fark vardı: Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi, dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu. Etrafımın artık hiç farkında değildim. Hiç bir şeyden zevk almama imkân olmadığını hissediyordum.
Bir müddet, kısa bir müddet, o kadın beni her zamanki âciz, miskin halimden kurtarmış, bana erkek, daha doğrusu insan olduğumu, benim de işimde, yaşamağa müstait taraflar bulunduğunu, dünyanın zannedildiği kadar manasız olmıyabileceğini öğretmişti. Fakat ben, onunla aramdaki rabıtayı kaybeder etmez, onun tesirinden kurtulur kurtulmaz, tekrar eski halime dönmüştüm. Ona ne kadar muhtacolduğumu şimdi anlıyordum. Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim . Daima onun gibi bir desteğe muhtaçtım. Bundan mahrum olarak yaşamam mümkün olamazdı. Buna rağmen yaşadım... Ama, işte netice meydanda... Eğer buna yaşamak demek caizse, yaşadım...
Bir daha Maria’dan haber alamadım. Berlindeki pansiyon sahibesi verdiği cevapta Frau van Tiedemann’ın artık onların yanında oturmadığını, bu sebepten dolayı istediğim malûmatı veremiyeceğini bildiriyordu. Başka kimden sorabilirdim? Annesiyle beraber Pragdan döndükleri zaman yeni bir eve çıktıklarını yazmıştı. Fakat adresini bilmiyordum. Almanyada kaldığım iki seneye yakın zaman zarfında ne kadar az insanla tanışmış olduğumu düşününce hayret ettim. Berlinden başka bir yere gitmemiştim, şehri aşağı yukarı çıkmaz sokaklarına kadar biliyordum. Gezmediğim müze, resim galerisi, nebatat ve hayvanat bahçesi, orman ve göl bırakmamıştım. Buna rağmen bu şehirde yaşıyan milyonlarca insandan ancak bir kaç tanesiyle konuşmuş, yalnız bir tanesini tanımıştım.
Belki bu da kâfi idi. Bir insana bir insan her halde yeterdi. Fakat o da olmayınca? Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya, tam bir vehim olduğu meydana çıkınca ne yapılabilirdi? Bu sefer inanmak ve ümidetmek kabiliyetini ben kaybetmiştim. İçimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık, öyle bir acılık peyda olmuştu ki, bundan zaman zaman kendim de korkuyordum. Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman, hiç değilse muzir bir mahlûk telâkki ediyordum. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kaybedeceğine şiddetlendi. İnsanlara karşı duyduğum şüphe, kin derecesine çıktı. Bana yaklaşmak istiyenlerden kaçtım. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum. «O bile böyle yaptıktan sonra!..» diyordum... Ne yapmıştı, bu malûm değildi; ve asıl bunun için muhayyelem en fena ihtimaller üzerinde duruyor ve en ağır hükümleri veriyordu. Öyle ya... Bir ayrılık anında, basit bir heyecanın şevkiyle verilmiş bir sözü tutmamak için en kolay çare, münasebeti hiç münakaşasız kesivermekti. Postaneden mektuplar alınmaz... Cevap verilmez... Var zannedilen şeyler bir anda yok oluverirdi. Kim bilir hangi yeni macera, hangi yakın ve daha makul saadet şimdi ona kollarını açmış bulunuyordu. Bunu bırakıp, saf bir çocuğa biraz da gönlünü almak için söylenmiş bir söze bağlanarak meçhul bir hayata, nereye varacağı malûm olmıyan bir maceraya atılmak, onun daima iyi işliyen kafasının kabul edeceği bir iş değildi.