Tellura
← Romana Dön

Bölüm 17

Bölüm 17 · 2002 kelime · ~11 dk okuma

Fakat niçin bunları bukadar ince düşündüğüm halde bir türlü kendimi hâdiselere uyduramıyordum? Niçin ha­yatta önüme çıkan her yeni yola adım atmaktan bu kadar çekiniyor, her yaklaşan insanı, bana fenalık etmeğe geliyormuş gibi, endişe ile karşılıyordum? Bazan kendimi bir müddet için unuttuğum, bir insanda kendime yakın taraflar bulduğum oluyordu. Fakat kafama, çıkmaz bir şekilde yerleşmiş olan o korkunç hüküm, derhal kendini gösteriyor; «Unutma, unutma ki, o sana daha yakındı... Buna rağ­men böyle yaptı...» diye beni hakikate davet ediyordu. Herhangi bir kimsenin bana bir adıma kadar yaklaştığını görüp ümitlere düşsem, hemen kendimi topluyor: «Hayır, hayır, o bana daha çok yaklaşmıştı... Aramızda artık me­safe bile kalmamıştı... Fakat işte sonu!» diyordum. İnan­mamak, inanamamak... Bunun ne kadar korkunç olduğunu her gün, her an hissediyordum. Bu histen kurtulmak için yaptığım bütün hamleler boşa çıktı... Evlendim... Daha o gün, karımın bana herkesten daha uzak olduğunu anla­dım. Çocuklarım oldu... Onları sevdim, fakat hayatta kay­betmiş olduğum şeyi bana asla veremiyeceklerini bile bile...

İşlerim bana hiçbir zaman alâka vermedi. Bir makine gibi, ne yaptığımı bilmeden çalıştım. Bile bile aldatıldım ve bundan bir nevi de zevk duydum. Eniştelerim tarafın­dan aptal yerine kondum ve aldırış etmedim. Borçlarım, borçlarımın faizi ve evlenme masrafları elimde avucumda kalan bir kaç parça malı aldı, götürdü. Zeytinlikler para etmiyordu. Parası olanlar, emvali metrûkeden yok paha­sına mal almıya alışmışlardı. Senede yedi, sekiz liralık mahsul verebilecek olan bir ağaç, kökü yarım liraya müşteri bulamıyordu. Eniştelerim, sırf beni müşkül vaziye­timden kurtarmak ve ailenin servetinin dağılmasına mey­dan vermemek için borçlarımı ödediler ve zeytinlikle­rimi aldılar... On dört odalı harap evden ve bir kaç parça eşyamızdan başka bir şeyim kalmamıştı. Karımın babası henüz sağdı ve Balıkesirde memurdu; onun delâletiyle vi­lâyet merkezinde bir şirkete memur oldum. Senelerce kal­dım. Aile yükü arttıkça benim hayatla alâkam azalıyor, artması icabeden gayretim büsbütün yok oluyordu. Kay­natam öldü ve baldızımla kayınlarım başıma kaldı. Aldı­ğım kırk lira ile hepsini geçindirmeme imkân yoktu. Ka­rımın uzak bir akrabası beni Ankaraya, şimdi çalıştığım bankaya aldırdı. Lisan bildiğim için, pısırıklığıma rağmen çabuk terakki edeceğimi umuyordu. Hiç de beklediği gibi olmadı. Nerede bulunduysam, etrafımdakiler için varlı­ğımla yokluğum müsavi idi. Her yerde birçok fırsatlar çı­kıyor, birçok insanlar, ruhumda fazlasiyle bulunduğunu bildiğim sevgiyi sarfetmek, tekrar yaşamağa başlamak için bana kısa ümitler veriyordu. Fakat bir türlü kendimi o şüpheden kurtaramıyordum: «Ne lüzumu var? Yeni aldan­malara, yeni inkisarlara düşecek olduktan sonra ne lüzu­mu var?» diyordum. Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmış­tım. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, âdeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsali idi. Sonra, aradan seneler geçtiği halde, nasıl hâlâ ona bağlı olduğumu gördükçe, ruhumda daha büyük bir infial duyuyordum. O beni çoktan unutmuş olacaktı. Kim bilir şimdi kimlerle yaşıyor, kimlerle dolaşıyordu. Akşam üzerleri evde çocukların gürül­tüsünü, mutfakta bulaşık yıkayan karımın terlik seslerini, tabak şıkırtılarını ve baldızımla kayınlarımın ağız kavgalarını dinlerken gözlerimi kapar, Maria’nın bu anda nere­de bulunduğunu tasavvur ederdim. Belki gene kafa dengi bir insanla beraber nebatat bahçesinin kızıl yapraklı ağaç­larını veya loş bir sergide, batmakta olan güneşin camlardan vuran ışığı altında, usta fırçaların ölmez eserlerini seyrediyordu. Bir akşam eve dönerken mahallenin bakka­lına uğramış, öteberi almıştım. Tam kapıdan çıkacağım sı­rada, karşı evin bir odasında kira ile oturan bekârın rad­yosu, Weber’in Oberon operası uvertürünü çalmağa başladı. Az daha elimdeki paketleri yere düşürecektim. Maria ile beraber gittiğimiz birkaç operadan biri de buydu ve onun Weber’e hususî bir muhabbeti olduğunu biliyor­dum; yolda, hep onun uvertürünü ıslıkla çalardı. Kendi­sinden daha dün ayrılmış gibi taze bir hasret duydum. Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fır­satlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, «Bu böyle olmıyabilirdi!» düşüncesi, yoksa insan mukadder telâkki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.

Karımdan, çocuklarımdan, alelûmum ev halkından fazla bir alâka gördüğüm yoktu; fakat bunu beklemeğe hakkım olmadığını da biliyordum. Berlinde, o garip yıl­başı gününde ilk defa olarak duyduğum lüzumsuzluk hissi bende tamamen yerleşmişti. Benim bu insanlara ne lüzu­mum vardı? Beş on kuruş ekmek parası için bana taham­mül edilebilir miydi? İnsanlar birbirinin maddî yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alâkalarına muh­taçtılar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakikî ismi, «Bir takım yabancılar beslemek» di. Bunun bir an evvel sona ermesini ve onların bana hiçbir suretle muhtaç olmıyacakları ânı özlüyordum. Yavaş yavaş bütün haya­tım, henüz pek uzak olan bu günü hasretle beklemek şek­lini aldı. Âdeta gününün yetmesini bekliyen bir mahpus gibiydim. Günlerin, ancak beni bu âkıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Bir nebat gibi, şikâyetsiz, şuursuz, iradesiz, yaşayıp gidiyordum. Yavaş yavaş hisle­rini kütleşmişti. Hiçbir şeyden müteessir olmuyor, hiçbir şeye sevinmiyordum.

İnsanlara kızmama imkân yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti; diğerlerinden başka şey beklenebilir miydi? İn­sanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkân yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?

Böylece herhalde seneler geçecek, beklediğim gün ge­lecek ve herşey sona erecekti. Başka hiçbir şey istemiyordum. Hayat bana kötü bir oyun oynamıştı. Pekâlâ; işte, ne kendime, ne başkalarına kabahat bulmuyor, hâdiseleri ol­duğu gibi kabul ediyor ve sessizce katlanıyordum. Ama bunun sürüp gitmesine lüzum yoktu. Sıkılıyordum, sadece sıkılıyordum. Başka bir şikâyetim yoktu.

Günün birinde... Yani dün, cumartesi günü, öğle üzeri eve gelmiş ve soyunmuştum. Karım öteberi lâzım olduğu­nu söyledi: «Yarın dükkânlar kapalıdır, çarşıya kadar bir daha yoruluver!» dedi. Canım istemiye istemiye giyindim. Hale kadar yürüdüm. Ortalık oldukça sıcaktı. Sokaklarda maksatsız dolaşanlar ve tozlu havada bir parça akşam se­rinliği arıyanlar çoktu. Ben de alışverişi bitirdikten sonra paketleri koltuğuma sıkıştırarak heykele doğru yürüdüm. Eve her zamanki eğri büğrü sokaklardan değil, biraz dola­şarak olsa, asfalt yoldan dönmek istiyordum. Dükkân­lardan birinin önünde sallanan kocaman saat altıyı gösteriyordu. Birdenbire kolumdan yakalandığımı hissettim. Bir kadın sesi kulağımın dibinde âdeta bağırırcasına:

«Herr Raif!» diyordu.

Bu Almanca hitaptan fena halde şaşırdım. Nerdeyse korkumdan silkinip kaçacaktım. Kadın beni sımsıkı yakalamış:

«Hayır, yanılmıyorum, siz sahiden Herr Raif’siniz

Aman, insan bu kadar değişir!» diye bağırıyor ve sokak­tan geçenler bize bakıyordu.

Başımı yavaşça kaldırdım. Daha yüzünü görmeden, muazzam vücudundan, kim olduğunu anlamıştım. Sesi de hiç değişmemişti:

«Ah, Frau van Tiedemann, sizi Ankarada görmek ki­min akima gelirdi?» dedim.

«Hayır, Frau van Tiedemann değil... Sadece Frau Döppke!... Bir koca uğruna bir van feda ettim, fakat pek zararlı değilim!»

«Tebrik ederim... demek...»

«Evet, evet, tahmin ettiğiniz gibi... Siz döndükten pek az zaman sonra biz de pansiyondan ayrıldık... Tabii beraberce... Praga gittik »

Prag der demez içim cız etti. Deminden beri aklıma getirmek istemediğim şeyi bu sefer zaptetmeme imkân kalmamıştı. Fakat ne diye soracaktım? Benim Maria ile olan münasebetimden onun haberi yoktu, sualime ne mâna verecekti? Nereden tanıdığımı sormıyacak mıydı? Son­ra söyliyeceği şeyler... Bunları hiç öğrenmemek daha iyi olmaz mıydı? Aradan bu kadar seneler -tam on sene, hat­tâ biraz da fazla- geçtikten sonra öğrenmenin ne faydası vardı?..

Hâlâ sokak ortasında durduğumuzu farkettim ve:

«Gelin bir yerde oturalım; Birbirimize soracak şeyler vardır... Sizi Ankarada gördüğüme hâlâ hayret ediyo­rum!» dedim.

«Evet, bir yerde otursak ne iyi olurdu, fakat bizim tren vakti geliyor, bir saatten az kalmış... Kaçırmıyalım... Ankarada olduğunuzu bilseydim muhakkak arardım. Dün gece geldik. Bu akşam da gidiyoruz...

Kadının yanında, sekiz, dokuz yaşlarında sarı benizli, sessiz bir kız çocuğu bulunduğunu ancak şimdi görüyordum. Güldüm :

«Kızınız mı?» dedim!

«Hayır,» dedi, «Akrabam!... Oğlum hukuk tahsilini bitiriyor!»

«Gene kendisine kitap tavsiye ediyor musunuz?»

Bir müddet hatırlıyamadı, sonra gülerek:

«Evet, hakkınız var, fakat artık benim tavsiyelerimi dinlemiyor. O zaman daha pek küçüktü... On iki yaşında filân... Aman Yarabbi, seneler ne çabuk geçiyor!..»

«Evet... Fakat siz hiç değişmemişsiniz!»

«Siz de!»

Biraz evvel daha samimi olduğunu hatırladım ve se­simi çıkarmadım.

Aşağıya doğru yürüyorduk. Maria Puder hakkında so­racağım şeylere nasıl başlıyacağımı bir türlü bilmiyor, hep lüzumsuz, beni alâkadar etmiyen mevzularda dolaşı­yordum.

«Ankaraya niçin geldiğinizi hâlâ söylemediniz!»

«Ha, evet, bakın asıl bunu anlatayım... Biz Ankara­ya gelmedik, Ankaradan geçiyoruz... Geçerken uğradık.»

Bir limonatacıda beş dakika oturmağa razı oldu ve hikâyesine orada devam etti:

«Kocam şimdi Bağdatta... Biliyorsunuz ya, o müs­temleke tüccarıdır!»

«Ama Bağdat Alman müstemlekesi değil galiba!»

«Biliyorum canım... Fakat kocamın sıcak memleket mahsulleri üzerinde ihtisası var. Bağdatta hurma üzerine iş yapıyor!»

«Kamerun’da da hurma ticareti mi yapıyordu?»

Kadın, «Pek münasebetsizsin!» der gibi yüzüme baktı:

«Bilmiyorum, kendisine mektup yazın ve sorun! Ka­dınları ticaret işlerine karıştırmıyor!»

«Şimdi nereye gidiyorsunuz!»

«Berline... Hem memleketi ziyaret; hem de...» yanın­da oturan soluk benizli çocuğu gösterdi:

«Hem de bu çocuk için... Biraz zayıf diye kışı bizim yanımızda geçirdi. Şimdi tekrar alıp götürüyorum.»

Demek sık sık Berline gidip geliyorsunuz!»

«Senede iki defa!»

«Herr Döppke’nin işleri iyi gidiyor galiba!»

Güldü ve kırıttı.

Hâlâ soramıyordum. Artık kendim de farkına varmış­tım ki, bu tereddüt, nasıl soracağımı bilmemekten değil, öğreneceklerimden korkmaktan geliyordu. Fakat benim için herşey müsavi değil miydi? İçimde hiçbir canlı his yoktu. Neden korkuyordum? Maria da kendisine göre bir başka Herr Döppke bulmuş olabilirdi. Belki de hâlâ bekâr­dı ve erkekten erkeğe koşarak, «inanacak adam» arıyordu. Herhalde benim çehremin hatlarını bile unutmuş olacaktı.

Düşündüğüm zaman ben de onun çehresini hatırlıyamadım ve on seneden beri ilk defa olarak, ne benim onda, ne de onun bende resmimiz bulunmadığını farkettim... Hayret içinde kaldım. Nasıl olmuş da ayrılırken bunu düşünmemiştik? Hadi, diyelim ki, pek çabuk buluşacağımızı tahmin etmiş ve hafızalarımızın kuvvetine güvenmiştik, fakat bunu ancak şimdi farketmeme ne demeliydi? Onun çehresini gözlerimin önüne getirmek lüzumunu hissetme­miş miydim?

İlk aylarda yüzünün bütün hatlarını hafızamda sakla­dığımı ve her an, hiç güçlük çekmeden hayalimde yaşattığımı hatırlıyordum... Sonra... Herşeyin bittiğini anla­yınca, bu çehreyi görmekten ve tasavvur etmekten büyük bir dikkatle kaçmıştım. Buna dayanamıyacağımı biliyor­dum. Onun, Kürk Mantolu Madonnanm yüzü, muhayyelemde bile olsa, bana bütün sükûnumu kaybettirecek ka­dar kuvvetli ve tesirliydi.

Ancak, şimdi, bütün eski günleri ve hâtıraları, hiçbir heyecan duymıyacağımdan emin olarak, bir kere daha yâdetmek isteyince, onun çehresini aramış, fakat bulama­mıştım... Ve bende bir resmi bile yoktu...

Ne lüzumu var?

Frau Döppke saatine baktı ve kalktı. Beraber istasyo­na doğru yürüdük.

Kadın, Ankaradan ve Türkiyeden pek memnundu:

«Ecnebilere bu kadar hürmet edilen bir memleket görmedim!» diyordu. «İsviçre bile, refahını ecnebi sey­yahlara borçlu olduğu halde, böyle değildir. Halk her ya­bancıya âdeta zorla evine girmiş biri gibi bakar... Halbuki Türkiyede herkes, bir ecnebiye bir kolaylık yapmak için sanki fırsat bekliyor; sonra Ankara pek hoşuma gidiyor!»

Yaşlı kadın boyuna konuşuyordu. Küçük kız beş on adım ileriden gidiyor, eliyle yolun kenarındaki ağaçlara dokunuyordu. İstasyona bir hayli yaklaştıktan sonra, son bir kararla, fakat mümkün olduğu kadar lâkayt görünme­ğe çalışarak, söze başladım:

«Berlinde akrabanız çok mudur?»

«Hayır, pekçok değil... Ben asıl Praglıyım, Çek Alınan­larından... İlk kocam da Holandalı idi... Neden sordunuz?»

«Ben oradayken, sizin akrabanız olduğunu söyliyen bir kadın görmüştüm de...»

«Nerede?»

«Berlinde... Bir resim sergisinde tesadüf etmiştim... Galiba ressamdı...»

Kadın birdenbire alâkalandı:

«Peki... Sonra?» dedi.

Ben tereddüt ederek:

«Sonra... Bilmem... Bir kere mi ne konuşmuştuk... Güzel bir tablosu vardı... O vesile ile...»

«İsmini hatırlıyor musunuz?»

«Galiba Puder olacaktı... Öyle ya, Maria Puder! Tab­lonun altında imzası vardı... Katalogda da yazıyordu...»

Kadın cevap vermiyordu. Tekrar kendimi topladım:

«Tanıyor musunuz?» dedim.

«Evet, akrabam olduğunu size ne diye söyledi?»

«Bilmem... Galiba ben oturduğum pansiyondan bah­setmiştim de, o da benim orada bir akrabam vardır, demişti... Yahut da başka türlü... Şimdi hatırlıyamıyorum tabii... On sene bu!»

«Evet... Az zaman değil... Annesi bana, kızının bir za­manlar bir Türkle ve bütün gün ondan bahsettiğini söylemişti de, acaba siz miydiniz diye merak ettim. Fakat garip değil mi, kadın kızının hayran olduğu bu Türkü bir kere bile görmemiş... O sene Praga gitmişti, Türk talebenin Berlinden ayrılmış olduğunu, orada kızından öğrenmiş!..»

İstasyona gelmiştik. Kadın trene doğru yürüdü. Ben, sözü değiştirirsek bir daha ayni mevzua dönemiyeceğimden ve asıl istediklerimi öğrenemiyeceğimden korkuyor­dum. Onun için, sözüne devam etmesini büyük bir alâka ile bekliyerek gözlerinin içine baktım.

Kadın, eşyasını vagona yerleştirmiş olan otel garso­nunu savdıktan sonra, bana döndü:

«Neden soruyorsunuz?» dedi. «Maria’yı pek az tanıdı­ğınızı söylüyordunuz!»

«Evet... Fakat üzerimde çok kuvvetli bir tesir bırak­mış olacak... Tablosu çok hoşuma gitmişti...»

«İyi bir ressamdı!»

İçimde birdenbire beliren, fakat mahiyetini anlıyamadığım bir endişeyle sordum:

«Ressamdı mı dediniz? Şimdi değil mi?»

Kadın, etrafına bakınarak, küçük kızı aradı, onun va­gona girip oturmuş olduğunu görünce, başını bana doğru eğerek:

«Tabii değil...» dedi. «Çünkü artık yaşamıyor!»

«Nasıl?»

Bu kelimenin ağzımdan bir ıslık gibi çıktığını duydum. Etrafımızdakiler dönüp baktılar ve kompartimandaki ço­cuk başını pencereden uzatarak hayretle beni süzdü.

Kadının gözleri dikkatle üzerimde dolaşıyordu:

«Niçin bu kadar şaşırdınız?» dedi, «Neden sarardınız? Pek az tanıdığınızı söylemiştiniz?»

«Ne de olsa,» dedim, «Hiç tahmin edilmiyen bir ölüm!»

Yorumlar