Fakat niçin bunları bukadar ince düşündüğüm halde bir türlü kendimi hâdiselere uyduramıyordum? Niçin hayatta önüme çıkan her yeni yola adım atmaktan bu kadar çekiniyor, her yaklaşan insanı, bana fenalık etmeğe geliyormuş gibi, endişe ile karşılıyordum? Bazan kendimi bir müddet için unuttuğum, bir insanda kendime yakın taraflar bulduğum oluyordu. Fakat kafama, çıkmaz bir şekilde yerleşmiş olan o korkunç hüküm, derhal kendini gösteriyor; «Unutma, unutma ki, o sana daha yakındı... Buna rağmen böyle yaptı...» diye beni hakikate davet ediyordu. Herhangi bir kimsenin bana bir adıma kadar yaklaştığını görüp ümitlere düşsem, hemen kendimi topluyor: «Hayır, hayır, o bana daha çok yaklaşmıştı... Aramızda artık mesafe bile kalmamıştı... Fakat işte sonu!» diyordum. İnanmamak, inanamamak... Bunun ne kadar korkunç olduğunu her gün, her an hissediyordum. Bu histen kurtulmak için yaptığım bütün hamleler boşa çıktı... Evlendim... Daha o gün, karımın bana herkesten daha uzak olduğunu anladım. Çocuklarım oldu... Onları sevdim, fakat hayatta kaybetmiş olduğum şeyi bana asla veremiyeceklerini bile bile...
İşlerim bana hiçbir zaman alâka vermedi. Bir makine gibi, ne yaptığımı bilmeden çalıştım. Bile bile aldatıldım ve bundan bir nevi de zevk duydum. Eniştelerim tarafından aptal yerine kondum ve aldırış etmedim. Borçlarım, borçlarımın faizi ve evlenme masrafları elimde avucumda kalan bir kaç parça malı aldı, götürdü. Zeytinlikler para etmiyordu. Parası olanlar, emvali metrûkeden yok pahasına mal almıya alışmışlardı. Senede yedi, sekiz liralık mahsul verebilecek olan bir ağaç, kökü yarım liraya müşteri bulamıyordu. Eniştelerim, sırf beni müşkül vaziyetimden kurtarmak ve ailenin servetinin dağılmasına meydan vermemek için borçlarımı ödediler ve zeytinliklerimi aldılar... On dört odalı harap evden ve bir kaç parça eşyamızdan başka bir şeyim kalmamıştı. Karımın babası henüz sağdı ve Balıkesirde memurdu; onun delâletiyle vilâyet merkezinde bir şirkete memur oldum. Senelerce kaldım. Aile yükü arttıkça benim hayatla alâkam azalıyor, artması icabeden gayretim büsbütün yok oluyordu. Kaynatam öldü ve baldızımla kayınlarım başıma kaldı. Aldığım kırk lira ile hepsini geçindirmeme imkân yoktu. Karımın uzak bir akrabası beni Ankaraya, şimdi çalıştığım bankaya aldırdı. Lisan bildiğim için, pısırıklığıma rağmen çabuk terakki edeceğimi umuyordu. Hiç de beklediği gibi olmadı. Nerede bulunduysam, etrafımdakiler için varlığımla yokluğum müsavi idi. Her yerde birçok fırsatlar çıkıyor, birçok insanlar, ruhumda fazlasiyle bulunduğunu bildiğim sevgiyi sarfetmek, tekrar yaşamağa başlamak için bana kısa ümitler veriyordu. Fakat bir türlü kendimi o şüpheden kurtaramıyordum: «Ne lüzumu var? Yeni aldanmalara, yeni inkisarlara düşecek olduktan sonra ne lüzumu var?» diyordum. Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, âdeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsali idi. Sonra, aradan seneler geçtiği halde, nasıl hâlâ ona bağlı olduğumu gördükçe, ruhumda daha büyük bir infial duyuyordum. O beni çoktan unutmuş olacaktı. Kim bilir şimdi kimlerle yaşıyor, kimlerle dolaşıyordu. Akşam üzerleri evde çocukların gürültüsünü, mutfakta bulaşık yıkayan karımın terlik seslerini, tabak şıkırtılarını ve baldızımla kayınlarımın ağız kavgalarını dinlerken gözlerimi kapar, Maria’nın bu anda nerede bulunduğunu tasavvur ederdim. Belki gene kafa dengi bir insanla beraber nebatat bahçesinin kızıl yapraklı ağaçlarını veya loş bir sergide, batmakta olan güneşin camlardan vuran ışığı altında, usta fırçaların ölmez eserlerini seyrediyordu. Bir akşam eve dönerken mahallenin bakkalına uğramış, öteberi almıştım. Tam kapıdan çıkacağım sırada, karşı evin bir odasında kira ile oturan bekârın radyosu, Weber’in Oberon operası uvertürünü çalmağa başladı. Az daha elimdeki paketleri yere düşürecektim. Maria ile beraber gittiğimiz birkaç operadan biri de buydu ve onun Weber’e hususî bir muhabbeti olduğunu biliyordum; yolda, hep onun uvertürünü ıslıkla çalardı. Kendisinden daha dün ayrılmış gibi taze bir hasret duydum. Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, «Bu böyle olmıyabilirdi!» düşüncesi, yoksa insan mukadder telâkki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.
Karımdan, çocuklarımdan, alelûmum ev halkından fazla bir alâka gördüğüm yoktu; fakat bunu beklemeğe hakkım olmadığını da biliyordum. Berlinde, o garip yılbaşı gününde ilk defa olarak duyduğum lüzumsuzluk hissi bende tamamen yerleşmişti. Benim bu insanlara ne lüzumum vardı? Beş on kuruş ekmek parası için bana tahammül edilebilir miydi? İnsanlar birbirinin maddî yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alâkalarına muhtaçtılar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakikî ismi, «Bir takım yabancılar beslemek» di. Bunun bir an evvel sona ermesini ve onların bana hiçbir suretle muhtaç olmıyacakları ânı özlüyordum. Yavaş yavaş bütün hayatım, henüz pek uzak olan bu günü hasretle beklemek şeklini aldı. Âdeta gününün yetmesini bekliyen bir mahpus gibiydim. Günlerin, ancak beni bu âkıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Bir nebat gibi, şikâyetsiz, şuursuz, iradesiz, yaşayıp gidiyordum. Yavaş yavaş hislerini kütleşmişti. Hiçbir şeyden müteessir olmuyor, hiçbir şeye sevinmiyordum.
İnsanlara kızmama imkân yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti; diğerlerinden başka şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkân yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?
Böylece herhalde seneler geçecek, beklediğim gün gelecek ve herşey sona erecekti. Başka hiçbir şey istemiyordum. Hayat bana kötü bir oyun oynamıştı. Pekâlâ; işte, ne kendime, ne başkalarına kabahat bulmuyor, hâdiseleri olduğu gibi kabul ediyor ve sessizce katlanıyordum. Ama bunun sürüp gitmesine lüzum yoktu. Sıkılıyordum, sadece sıkılıyordum. Başka bir şikâyetim yoktu.
Günün birinde... Yani dün, cumartesi günü, öğle üzeri eve gelmiş ve soyunmuştum. Karım öteberi lâzım olduğunu söyledi: «Yarın dükkânlar kapalıdır, çarşıya kadar bir daha yoruluver!» dedi. Canım istemiye istemiye giyindim. Hale kadar yürüdüm. Ortalık oldukça sıcaktı. Sokaklarda maksatsız dolaşanlar ve tozlu havada bir parça akşam serinliği arıyanlar çoktu. Ben de alışverişi bitirdikten sonra paketleri koltuğuma sıkıştırarak heykele doğru yürüdüm. Eve her zamanki eğri büğrü sokaklardan değil, biraz dolaşarak olsa, asfalt yoldan dönmek istiyordum. Dükkânlardan birinin önünde sallanan kocaman saat altıyı gösteriyordu. Birdenbire kolumdan yakalandığımı hissettim. Bir kadın sesi kulağımın dibinde âdeta bağırırcasına:
«Herr Raif!» diyordu.
Bu Almanca hitaptan fena halde şaşırdım. Nerdeyse korkumdan silkinip kaçacaktım. Kadın beni sımsıkı yakalamış:
«Hayır, yanılmıyorum, siz sahiden Herr Raif’siniz
Aman, insan bu kadar değişir!» diye bağırıyor ve sokaktan geçenler bize bakıyordu.
Başımı yavaşça kaldırdım. Daha yüzünü görmeden, muazzam vücudundan, kim olduğunu anlamıştım. Sesi de hiç değişmemişti:
«Ah, Frau van Tiedemann, sizi Ankarada görmek kimin akima gelirdi?» dedim.
«Hayır, Frau van Tiedemann değil... Sadece Frau Döppke!... Bir koca uğruna bir van feda ettim, fakat pek zararlı değilim!»
«Tebrik ederim... demek...»
«Evet, evet, tahmin ettiğiniz gibi... Siz döndükten pek az zaman sonra biz de pansiyondan ayrıldık... Tabii beraberce... Praga gittik »
Prag der demez içim cız etti. Deminden beri aklıma getirmek istemediğim şeyi bu sefer zaptetmeme imkân kalmamıştı. Fakat ne diye soracaktım? Benim Maria ile olan münasebetimden onun haberi yoktu, sualime ne mâna verecekti? Nereden tanıdığımı sormıyacak mıydı? Sonra söyliyeceği şeyler... Bunları hiç öğrenmemek daha iyi olmaz mıydı? Aradan bu kadar seneler -tam on sene, hattâ biraz da fazla- geçtikten sonra öğrenmenin ne faydası vardı?..
Hâlâ sokak ortasında durduğumuzu farkettim ve:
«Gelin bir yerde oturalım; Birbirimize soracak şeyler vardır... Sizi Ankarada gördüğüme hâlâ hayret ediyorum!» dedim.
«Evet, bir yerde otursak ne iyi olurdu, fakat bizim tren vakti geliyor, bir saatten az kalmış... Kaçırmıyalım... Ankarada olduğunuzu bilseydim muhakkak arardım. Dün gece geldik. Bu akşam da gidiyoruz...
Kadının yanında, sekiz, dokuz yaşlarında sarı benizli, sessiz bir kız çocuğu bulunduğunu ancak şimdi görüyordum. Güldüm :
«Kızınız mı?» dedim!
«Hayır,» dedi, «Akrabam!... Oğlum hukuk tahsilini bitiriyor!»
«Gene kendisine kitap tavsiye ediyor musunuz?»
Bir müddet hatırlıyamadı, sonra gülerek:
«Evet, hakkınız var, fakat artık benim tavsiyelerimi dinlemiyor. O zaman daha pek küçüktü... On iki yaşında filân... Aman Yarabbi, seneler ne çabuk geçiyor!..»
«Evet... Fakat siz hiç değişmemişsiniz!»
«Siz de!»
Biraz evvel daha samimi olduğunu hatırladım ve sesimi çıkarmadım.
Aşağıya doğru yürüyorduk. Maria Puder hakkında soracağım şeylere nasıl başlıyacağımı bir türlü bilmiyor, hep lüzumsuz, beni alâkadar etmiyen mevzularda dolaşıyordum.
«Ankaraya niçin geldiğinizi hâlâ söylemediniz!»
«Ha, evet, bakın asıl bunu anlatayım... Biz Ankaraya gelmedik, Ankaradan geçiyoruz... Geçerken uğradık.»
Bir limonatacıda beş dakika oturmağa razı oldu ve hikâyesine orada devam etti:
«Kocam şimdi Bağdatta... Biliyorsunuz ya, o müstemleke tüccarıdır!»
«Ama Bağdat Alman müstemlekesi değil galiba!»
«Biliyorum canım... Fakat kocamın sıcak memleket mahsulleri üzerinde ihtisası var. Bağdatta hurma üzerine iş yapıyor!»
«Kamerun’da da hurma ticareti mi yapıyordu?»
Kadın, «Pek münasebetsizsin!» der gibi yüzüme baktı:
«Bilmiyorum, kendisine mektup yazın ve sorun! Kadınları ticaret işlerine karıştırmıyor!»
«Şimdi nereye gidiyorsunuz!»
«Berline... Hem memleketi ziyaret; hem de...» yanında oturan soluk benizli çocuğu gösterdi:
«Hem de bu çocuk için... Biraz zayıf diye kışı bizim yanımızda geçirdi. Şimdi tekrar alıp götürüyorum.»
Demek sık sık Berline gidip geliyorsunuz!»
«Senede iki defa!»
«Herr Döppke’nin işleri iyi gidiyor galiba!»
Güldü ve kırıttı.
Hâlâ soramıyordum. Artık kendim de farkına varmıştım ki, bu tereddüt, nasıl soracağımı bilmemekten değil, öğreneceklerimden korkmaktan geliyordu. Fakat benim için herşey müsavi değil miydi? İçimde hiçbir canlı his yoktu. Neden korkuyordum? Maria da kendisine göre bir başka Herr Döppke bulmuş olabilirdi. Belki de hâlâ bekârdı ve erkekten erkeğe koşarak, «inanacak adam» arıyordu. Herhalde benim çehremin hatlarını bile unutmuş olacaktı.
Düşündüğüm zaman ben de onun çehresini hatırlıyamadım ve on seneden beri ilk defa olarak, ne benim onda, ne de onun bende resmimiz bulunmadığını farkettim... Hayret içinde kaldım. Nasıl olmuş da ayrılırken bunu düşünmemiştik? Hadi, diyelim ki, pek çabuk buluşacağımızı tahmin etmiş ve hafızalarımızın kuvvetine güvenmiştik, fakat bunu ancak şimdi farketmeme ne demeliydi? Onun çehresini gözlerimin önüne getirmek lüzumunu hissetmemiş miydim?
İlk aylarda yüzünün bütün hatlarını hafızamda sakladığımı ve her an, hiç güçlük çekmeden hayalimde yaşattığımı hatırlıyordum... Sonra... Herşeyin bittiğini anlayınca, bu çehreyi görmekten ve tasavvur etmekten büyük bir dikkatle kaçmıştım. Buna dayanamıyacağımı biliyordum. Onun, Kürk Mantolu Madonnanm yüzü, muhayyelemde bile olsa, bana bütün sükûnumu kaybettirecek kadar kuvvetli ve tesirliydi.
Ancak, şimdi, bütün eski günleri ve hâtıraları, hiçbir heyecan duymıyacağımdan emin olarak, bir kere daha yâdetmek isteyince, onun çehresini aramış, fakat bulamamıştım... Ve bende bir resmi bile yoktu...
Ne lüzumu var?
Frau Döppke saatine baktı ve kalktı. Beraber istasyona doğru yürüdük.
Kadın, Ankaradan ve Türkiyeden pek memnundu:
«Ecnebilere bu kadar hürmet edilen bir memleket görmedim!» diyordu. «İsviçre bile, refahını ecnebi seyyahlara borçlu olduğu halde, böyle değildir. Halk her yabancıya âdeta zorla evine girmiş biri gibi bakar... Halbuki Türkiyede herkes, bir ecnebiye bir kolaylık yapmak için sanki fırsat bekliyor; sonra Ankara pek hoşuma gidiyor!»
Yaşlı kadın boyuna konuşuyordu. Küçük kız beş on adım ileriden gidiyor, eliyle yolun kenarındaki ağaçlara dokunuyordu. İstasyona bir hayli yaklaştıktan sonra, son bir kararla, fakat mümkün olduğu kadar lâkayt görünmeğe çalışarak, söze başladım:
«Berlinde akrabanız çok mudur?»
«Hayır, pekçok değil... Ben asıl Praglıyım, Çek Alınanlarından... İlk kocam da Holandalı idi... Neden sordunuz?»
«Ben oradayken, sizin akrabanız olduğunu söyliyen bir kadın görmüştüm de...»
«Nerede?»
«Berlinde... Bir resim sergisinde tesadüf etmiştim... Galiba ressamdı...»
Kadın birdenbire alâkalandı:
«Peki... Sonra?» dedi.
Ben tereddüt ederek:
«Sonra... Bilmem... Bir kere mi ne konuşmuştuk... Güzel bir tablosu vardı... O vesile ile...»
«İsmini hatırlıyor musunuz?»
«Galiba Puder olacaktı... Öyle ya, Maria Puder! Tablonun altında imzası vardı... Katalogda da yazıyordu...»
Kadın cevap vermiyordu. Tekrar kendimi topladım:
«Tanıyor musunuz?» dedim.
«Evet, akrabam olduğunu size ne diye söyledi?»
«Bilmem... Galiba ben oturduğum pansiyondan bahsetmiştim de, o da benim orada bir akrabam vardır, demişti... Yahut da başka türlü... Şimdi hatırlıyamıyorum tabii... On sene bu!»
«Evet... Az zaman değil... Annesi bana, kızının bir zamanlar bir Türkle ve bütün gün ondan bahsettiğini söylemişti de, acaba siz miydiniz diye merak ettim. Fakat garip değil mi, kadın kızının hayran olduğu bu Türkü bir kere bile görmemiş... O sene Praga gitmişti, Türk talebenin Berlinden ayrılmış olduğunu, orada kızından öğrenmiş!..»
İstasyona gelmiştik. Kadın trene doğru yürüdü. Ben, sözü değiştirirsek bir daha ayni mevzua dönemiyeceğimden ve asıl istediklerimi öğrenemiyeceğimden korkuyordum. Onun için, sözüne devam etmesini büyük bir alâka ile bekliyerek gözlerinin içine baktım.
Kadın, eşyasını vagona yerleştirmiş olan otel garsonunu savdıktan sonra, bana döndü:
«Neden soruyorsunuz?» dedi. «Maria’yı pek az tanıdığınızı söylüyordunuz!»
«Evet... Fakat üzerimde çok kuvvetli bir tesir bırakmış olacak... Tablosu çok hoşuma gitmişti...»
«İyi bir ressamdı!»
İçimde birdenbire beliren, fakat mahiyetini anlıyamadığım bir endişeyle sordum:
«Ressamdı mı dediniz? Şimdi değil mi?»
Kadın, etrafına bakınarak, küçük kızı aradı, onun vagona girip oturmuş olduğunu görünce, başını bana doğru eğerek:
«Tabii değil...» dedi. «Çünkü artık yaşamıyor!»
«Nasıl?»
Bu kelimenin ağzımdan bir ıslık gibi çıktığını duydum. Etrafımızdakiler dönüp baktılar ve kompartimandaki çocuk başını pencereden uzatarak hayretle beni süzdü.
Kadının gözleri dikkatle üzerimde dolaşıyordu:
«Niçin bu kadar şaşırdınız?» dedi, «Neden sarardınız? Pek az tanıdığınızı söylemiştiniz?»
«Ne de olsa,» dedim, «Hiç tahmin edilmiyen bir ölüm!»