Tellura
← Romana Dön

Bölüm 3

Bölüm 3 · 2062 kelime · ~11 dk okuma

  Hasta adam:

  «Şuraya oturuverin canım!» diyerek yatağın ayakucunu gösterdi.

  Şöyle iliştim. Karşındakinin sırtında, dirsekleri delin­miş, alacalı bulacalı, yünden örme bir kadın hırkası vardı. Başını karyolanın beyaz demirlerine dayamıştı. Elbiseleri benim bulunduğum tarafta, karyolanın ayakucunda üstüste asılmış duruyordu.

  Odayı gözden geçirdiğimi hisseden ev sahibi:

  «Ben burada çocuklarla beraber yatarım... Odayı dar­madağın ediyorlar... Zaten küçük ev, sığamıyoruz da...» dedi.

  «Kalabalık mısınız?»

  «Eh, epeyce! Bir yetişkin kızım var; liseye gidiyor. Bir de sizin gördüğünüz... Sonra baldızım ve kocası, iki kayınbiraderim... Hep beraber otururuz. Baldızımın da çocukları var... İki tane... Ankarada ev derdi malûm. Ayrı çıkmıya imkân yok...»

  Bu sırada dışarıda ikide birde zil çalıyor, gürültüden ve bağıra bağıra konuşmalardan eve aile efradından birinin geldiği anlaşılıyordu. Bir aralık odanın kapısı açıldı. İçeri kırk yaşlarında, kesik saçları kulaklarına ve yüzüne dökülmüş, şişmanca bir kadın girdi, Raif Efendinin kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Öteki ona cevap vermeden beni işaret ederek:

  «Daire arkadaşlarımdan...» diye takdim etti.. «Refikam.»

  Sonra karısına dönerek: «Ceketimin cebinden al!» dedi.

  Kadın bu sefer kulağına filân eğilmeden söylendi:

  «Ayol, para için gelmedim, kim gidip alacak... Sen de bir türlü kalkamadın!»

  « Nurteni yollayıver. Üç adımlık yer!»

  «Gece vakti bacak kadar çocuğu bakkala nasıl yollarım. Bu soğukta, sonra kız... Hem git desem bile beni dinler mi?»

  Raif Efendi düşündü, düşündü. Sonra, sanki nihayet bir çare bulmuş gibi başını sallıyarak:

  «Gider, gider!» dedi ve önüne baktı.

  Kadın çıktıktan sonra bana dönerek:

  «Bizim evde de ekmek almak bir mesele... Bir hasta­landık mı gönderecek adam bulamazlar!» dedi.

  Pek üstüme vazifeymiş gibi:

  «Kayınbiraderleriniz küçük mü?» diye sordum. Yüzü­me baktı; cevap vermedi. Hattâ çehresinin ifadesi sualimi hiç duymamış intibaını bırakıyordu. Fakat birkaç dakika sonra:

  «Hayır, ufak değiller!» dedi. «İkisi de işe gidiyorlar. Onlar da bizim gibi memur. Bacanak İktisat Vekâletindedir, birer işe yerleştirdi. Okumadılar, ellerinde bir ortamektep şahadetnamesi bile yok!» Sonra, birdenbire sözü­nü keserek sordu:

  «Tercüme için bir şey mi getirdiniz?»

  «Evet... Yarına lâzımmış. Sabahleyin hademeyi gön­derecekler!»

  Kâğıtları aldı, yanına bıraktı.

  «Ben de hastalığınızı merak ettim.»

  «Teşekkür ederim.. Uzunca sürdü. Cesaret edip kal­kamıyorum!»

  Bakışlarında garip bir tecessüs vardı. Alâkamın sahi olup olmadığını araştırır gibiydi. Onu inandırmak için bir­çok şeyler yapmıya hazırdım, fakat ilk defa olarak herhan­gi bir şekilde bir heyecan ifade ettiğini gördüğüm gözleri çabucak eski ifadesizliklerine ve o her zamanki bomboş te­bessüme döndüler.

  İçimi çekerek kalktım. Birdenbire doğrulup elimi tuttu:

  «Ziyaretinize teşekkür ederim oğlum!» dedi. Sesinde bir sıcaklık vardı. İçimden geçenleri sezmişe benziyordu.

  Hakikaten Raif Efendiyle aramızda bugünden sonra bir yakınlık hâsıl oldu. Onun bana karşı olan muamelesi­nin değiştiğini pek söyliyemiyeceğim. Hele benimle sami­mî olduğunu, bana içini açtığını iddia etmek aklımdan bi­le geçmez. O hep ayni kapalı, sessiz insan olarak kal­dı. Gerçi bazı akşamlar daireden beraber çıkarak evine kadar yürür, hattâ bazan içeri de birlikte girerek, kırmızı mobilyalı misafir odasında birer kahve içerdik. Fakat bu esnada ya hiç konuşmaz yahut da havadan sudan, Ankaranın pahalılığından, İsmetpaşa mahallesindeki kaldırımların bozukluğundan bahsederdik. Evine, çoluk çocuğuna dair bir şey söylediği nadirdi. Arasıra: «Bizim kız riyaziye­den gene kırık numara almış!» der, sonra hemen lâfı de­ğiştirirdi. Ben de bu hususta bir şey sormaktan çekiniyor­dum. Kendisini ilk ziyaret ettiğim akşam karşılaştığım ai­le efradı, üzerimde pek iyi bir tesir bırakmamıştı.

  Hastanın yanından çıkıp holden geçerken, ortadaki büyük masanın etrafına dizilmiş gördüğüm iki delikanlı ile on beş, on altı yaşlarında bir genç kız, birbirlerine so­kularak, benim arkamı dönmemi beklemeden fısıldaşıp gülmiye başlamışlardı. Gülünecek bir tarafım olmadığını biliyordum. Fakat bunlar da, o yaşlardaki her kof insan gi­bi, ilk rasladığının suratına gülmeği bir nevi üstünlük alâ­meti sayanlardandı. Küçük Nurten bile ablasına ve dayı­larına uymak için çırpınıyordu. Sonradan bu eve her gidi­şimde ayni şeyi gördüm. Ben de henüz gençdim, yirmi beş yaşımı doldurmamıştım, fakat birtakım genç insanlarda gördüğüm bu garip itiyat: Tanımadıkları, ilk defa gördük­leri bir insanı pek tuhaf bir şey telâkki etmek merakı, hay­retimi uyandırıyordu. Raif Efendinin vaziyetinin de pek hoş olmadığını ve bu kalabalığın içinde onun fazla ve lü­zumsuz bir şey gibi durduğunu farkediyordum.

  Sonradan, bu eve gidip geldikçe, bu çocukların hepsiy­le ahbap oldum. Hiç de fena insanlar değillerdi. Yalnız boş, bomboş mahlûklardı. Yaptıkları münasebetsizlikler hep buradan geliyordu. İçlerinin esniyen boşluğu karşı­sında ancak başka insanları istihfaf ve tahkir etmek, on­lara gülmek suretiyle kendilerini tatmin edebiliyorlar, şahsiyetlerinin farkına varıyorlardı. Konuşmalarına dikkat ederdim. İktisat Vekâletinin en küçük iki memuru olan Vedatla Cihadın daire arkadaşlarını, Raif Efendinin bü­yük kızı Neclânın da mektep arkadaşlarını çekiştirmekten, kendilerinde de aynen mevcudolan birtakım giyiniş ve hareket garabetlerini yalnız başkalarında görüp alaya alarak fıkır fıkır gülmekten başka işleri yoktu:

  «Muallânın düğünde giydiği o tuvalet neydi ayol? Kıh, kıh, kıh!»

  «Kız bizim Orhanı nasıl tersledi, bir görseydin... Kah, kah, kah!»

  Raif Efendinin baldızı Ferhunde Hanım, üç ve dört yaşlarındaki iki çocuğu ile uğraşmaktan ve bunları abla­sına bırakmak fırsatını bulur bulmaz, sırtına bir ipekli el­bise geçirip alelâcele boyanarak gezmiye gitmekten başka bir şey düşünecek halde değildi. Kendisini ancak birkaç kere, büfenin üstündeki aynada, boyalı ve ondüleli saçlarını tüllü şapkasının altına yerleştirmiye uğraşırken gördüm. Daha oldukça genç, henüz otuz yaşlarında olduğu halde, gözlerinin ve ağzının kenarını sayısız buruşuklar kaplamıştı. Boncuk mavisi gözleri, eşya üzerinde bir sa­niyeden daha fazla duramıyor ve doğduğu andan beri mah­kûm olduğu sebepsiz bir iç sıkıntısını aksettiriyordu. Üstleri başları daima bakımsız, yüzleri ve elleri daima kirli ve benizleri daima soluk olan çocuklarına, anlıyamadığı melûn bir düşmanın musallat ettiği iki ceza gibi kızıyor, süslenip sokağa çıkacağı sırada kirli elleriyle üstüne için onları yanından nasıl uzaklaştıracağını bilemiyordu.

  Ferhunde Hanımın kocası, İktisat Vekâleti şube mü­dürlerinden Nurettin Bey ise bizim Hamdinin bir başka türlüsüydü. Otuz, otuz iki yaşlarında, kumral ve dalgalı saçlarını ihtimamla arkaya tarayıp berber çırakları gibi kabartan, «Nasılsınız?» dedikten sonra bile büyük bir hikmet savurmuş gibi dudaklarını birbirine yapıştırarak hafifçe başını sallıyan bir adamdı. Konuşurken insanın yüzüne sabit gözlerle bakar ve bu esnada gözlerinin içinde: «Yahu, sizin söyledikleriniz de lâf mı? Siz ne bilirsiniz san­ki?» diyen bir tebessüm dolaşırdı.

  Bir sanayi mektebini bitirdikten sonra dericilik tahsil etmek üzere nedense İtalyaya gönderilmiş, fakat orada an­cak biraz lisan, bir de mühim adam tavırları almağı öğ­renmişti. Bununla beraber, hayatta muvaffak olmak için mühim meziyetleri vardı: Bir kere kendisini, büyük bir itimatla, pek yüksek makamlara lâyık görüyor ve bilip bil­mediği her vadide olur olmaz fikirler yürütmek, istisnasız herkesi istihfaf etmek suretiyle etrafındakileri kıymetine inandırıyordu. (Ev halkındaki bu istihfaf illetinin onlara, pek hayran oldukları bu enişteden geçtiğini zannediyo­rum.) Sonra üstüne başına çok dikkat ediyor, her gün traş oluyor, yıpranmış pantalonlarını kendi nezareti altında sıkı sıkı ütületiyor, ayakkabının en şıkını, çorabın en fantazisini bulmak için bir cumartesi gününü dükkân dükkân gezmiye hasredebiliyordu. Hattâ, sonraları öğrendiğime göre, aldığı maaş kendisinin ve karısının giyimine ancak yet­mekte, iki kayınbiraderin eline geçen otuz beşer liradan da bir hayır olmadığı için, evin bütün masrafı bizim Raif Efendinin cılız ücretine yüklenmekte idi. Buna rağmen, evde zavallı ihtiyardan başka herkesin borusu ötüyordu. Raif Efendinin, daha kırk yaşına gelmeden ihtiyarlıyan, gevşemiş etleri, göbeğine kadar sarkan memeleriyle acayip bir şişmanlığı birleştiren karısı Mihrive Hanım, bütün gününü mutfakta yemek pişirmek, boş zamanlarında yığın yığın çocuk çorabı yamamak ve kızkardeşinin birbirinden haşarı «yumurcaklarına» bakmakla geçirdiği halde, bir tür­lü ev halkına yaranamıyordu. Hiç kimse evin nasıl döndü­ğünü sormuyor, sadece, kendisini çok daha yüksek bir ha­yata lâyık gördüğü için, yemekleri beğenmemek, her şeye dudak büküp burun kıvırmak suretiyle, yeni bir tatsızlık çıkarıyordu. Nurettin Bey: «Bu ne biçim şey canım?» der­ken âdeta: «Benim verdiğim yüzlerce lira nereye gidiyor Allah aşkına?» demek ister gibiydi. Boyunlarına yedi liralık eşarp takan kayınbiraderler ise: «Ben bu yemeği sev­medim, bana yumurta pişir...» Yahut: «Ben doymadım, ba­na sucuk kızartıver!» diye Mihriye ablalarını sofradan kal­dırıp mutfağa yollamaktan hiç çekinmiyorlar, sonra da, her hangi bir akşam ekmek almak için on bir kuruş lâzım olunca, bunu ceplerinden vermiye kıyamıyarak, odasında hasta yatan Raif Efendiyi daldığı uykudan uyandırıyor­lar; bu da yetmiyormuş gibi onun niçin hâlâ iyi olmadı­ğına ve bakkala kendisi gitmediğine kızıyorlardı.

  Evin, misafirlerin gözüne görünmiyen kısımlarındaki perişanlığına mukabil, holdeki ve misafir odasındaki inti­zam bir dereceye kadar Neclânın eseri idi. Fakat ötekiler de, temasta bulundukları ahbaplarına karşı evlerinin suratına bu şekilde bir maske geçirmeği muvafık bulmuşlardı.

  Bu yüzden, hattâ kendileri de iştirak etmek suretiyle, mobilya mağazalarına senelerce taksit ödemişler, bir hayli sıkıntıya katlanmışlardı. Fakat şimdi kırmızı kadife takım­lar misafirleri takdirle başlarını sallamağa sevkediyor ve on iki lâmbalı radyo, bütün mahalleyi gürültüye boğabili­yordu. Camekânlı büfede dizili duran altın yaldızlı kristal içki takımı ise, sık sık getirip beraber rakı içtiği arkadaş­larına karşı Nurettin beyi asla küçük düşürmüyordu.

  Bütün bu yükleri çeken Raif Efendi olduğu halde, ev­de onun yokluğu ile varlığı müsavi gibiydi. En küçü­ğünden en büyüğüne kadar herkes onu farketmez görünüyordu. Kendisiyle gündelik ihtiyaçlardan ve para mesele­lerinden başka bir şey konuşmazlardı; çok kere bunları­ da Mihriye Hanım vasıtasiyle halletmeği tercih ediyor­lardı. Sanki cansız bir makine sabahleyin birtakım sipa­rişlerle dışarı bırakılıyor, akşam üzeri kolları dolu bir hal­de dönüyordu. Beş sene evvel, Ferhunde Hanımla evlen­mek istediği sıralarda, Raif Beyin peşini bırakmıyan, ona hoş görünmek için türlü türlü roller yapan, nişandan son­ra eve her gelişinde müstakbel bacanağına da gönül alacak bir şey getirmeyi unutmıyan Nurettin Bey bile, şimdi bu kadar mânâsız bir insanla ayni evde oturmaktan sıkılır gi­biydi. Onun niçin daha fazla para kazanmadığına, niçin da­ha lüks bir hayat temin etmediğine kızıyorlar, fakat ayni zamanda onun bir hiç, ehemmiyetsiz ve kıymetsiz bir sıfır olduğundan emin bulunuyorlardı. Oldukça aklı başın­da bir insana benziyen Neclâ ile, henüz ilk mektebe devam eden Nurten bile, ihtimal eniştelerinin, teyzelerinin ve da­yılarının tesirleriyle, babalarına karşı umumî havaya uy­muşlardı. Ona gösterdikleri sevgide, bir angarya savarmış gibi bir acelelik; onun hastalığiyle alâkalarında, bir fıkaraya gösterilen yalancı merhamet gibi bir özentilik vardı. Yalnız karısı, senelerden beri bir saniye bile hafiflemiyen işler ve geçim dertleriyle biraz aptallaşmışa benziyen Mih­riye Hanım, kocasiyle elinden geldiği kadar meşgul olu­yor, onun kendi evlâtları tarafından küçük görülmemesi, horlanmaması için gayret ediyordu.

  Akşam yemeğinde bir misafir bulunduğu zaman kar­deşlerinin veya Nurettin Beyin: «Eniştem gidip alıversin!» diye yüksek sesle emretmelerine meydan vermemek için kocasını yatak odasına çekerek tatlı olmıya çalışan bir sesle: «Hadi, şu bakkaldan sekiz yumurta ile bir şişe rakı alıver. Şimdi onları sofradan kaldırmıyalım!» diyor, fa­kat kocasının ve kendisinin bu sofralara neden oturmadık­larını, kırk yılda bir bunu yapacak olurlarsa, neden âdeta diğerlerine karşı bir saygısızlıkta bulunmuşlar gibi rahatsız bakışlarla karşılaştıklarını artık kendisi de düşünmü­yor, belki bunu fark bile etmiyordu.

  Raif Efendinin de karısına karşı garip bir rikkati var­dı. Aylardan beri sırtına bir kere bile mutfak elbisesinden başka bir şey giymiye vakit bulamıyan bu kadına hakika­ten acır gibiydi. Arasıra:

  «Nasılsın, Hanım, bugün çok yoruldun mu?» diye so­rar, bazan onu karşısına alarak çocukların sınıf geçme vazi­yeti, yaklaşan bayramın masrafları hakkında konuşurdu.

  Fakat diğer aile efradına karşı en küçük bir manevî bağla merbut olduğunu gösterecek alâmetler yoktu. Bazan büyük kızına gözlerini diker, ondan bir şeyler, sıcak, tatlı bir şeyler bekler gibi dururdu. Fakat bu anlar çabucak ge­çer, çocuğunun mânâsız bir kırıtışı, yersiz bir gülüşü ile sanki aradaki boşluk birdenbire kendini gösteriverirdi.

  Raif Efendinin bu halleri üzerinde çok düşündüm. Böy­le bir adamın -nasıl bir adamın, bunu ben de bilmiyordum, fakat onun göründüğü gibi olmadığına emindim- evet, böyle bir adamın kendisine en yakın insanlardan istiyerek kaçmasına imkân yoktu. Bütün mesele, etrafındakilerin onu tanımamasında idi ve o da kendini tanıtmak için her hangi bir teşebbüste bulunacak adam değildi. Bun­dan sonra aradaki buzu çözmiye, bu insanların birbirle­rine karşı duydukları müthiş yabancılığı gidermiye im­kân yoktu. İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmek­tense, körler gibi resgele dolaşmağı ve ancak çarpıştık­ça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmağı tercih ediyorlar.

  Yalnız, söylediğim gibi, Raif Efendi büyük kızından, Neclâdan bir şeyler bekler gibiydi. Yüzünün hareketlerin­de, ağzını, ellerini oynatmakta boyalı teyzesini taklit eden ve bütün manevî kuvvetini de eniştesinin ukalâlığından alan bu kızın, bu kalın dış kabuklara rağmen içinde sahici insandan bir şeyler kaldığını zannetirecek alâmetler mevcuttu. Babasına karşı arsızlığını hakaret derecesine getirmiye çalışan kardeşi Nurteni azarlayışında bazan hakikî bir infial seziliyor, sofrada veya odada Raif Efendiden pek istihfafla bahsedildiği sıralarda hızla kapıyı vurup çıktı­ğı oluyordu. Fakat bu haller, içinde saklanıp kalmış olan insanlığın arasıra nefes almak için yaptığı hamlelerden ibaretti ve muhitinin senelerce sabırlı bir çalışma ile vücu­da getirdiği sahte şahsiyet, asıl hüviyetinin baş kaldırmasına meydan vermiyecek kadar kuvvetliydi.

  Fakat, belki de gençliğimin verdiği bir tahammülsüzlükle, Raif Efendinin bu âdeta korkunç sessizliğine kızıyordum. Şirkette olsun, evde olsun, kendisine ruhan ta­mamen yabancı insanların onu adamdan saymamalarını hoş görmekle kalmıyor, bunda âdeta bir nevi isabet de bu­luyordu. Gerçi etrafları tarafından anlaşılmıyan, hakların­da daima yanlış hükümler verilen insanların zamanla bu yalnızlıklarından bir gurur ve acı bir zevk duymıya baş­ladıklarını biliyordum, fakat hiçbir zaman etrafın bu ha­reketini haklı bulacaklarını tasavvur edemiyordum.

  Birçok vesilelerle, onun hisleri kütleşmiş bir adam ol­madığını farketmiştim. Hattâ bunun aksine olarak çok alıngan, gayet ince görüşlü ve dikkatli idi. Yalnız önüne bakar gibi duran gözlerinden hiç bir şey kaçmıyordu. Bir gün bana getirilecek kahve için kızlarının dışarıda birbirleriyle yavaş sesle: «Sen pişir!» diye münakaşa ettik­lerini duymuş, hiç sesini çıkarmamış, fakat on gün son­ra ikinci bir defa evlerine gidişimde hemen dışarı sesle­nerek:

Yorumlar