«Kahve pişirmeyin, içmiyor!» demişti.
Kendisine ağır gelen bir hâdisenin tekrarını görmemek için yaptığı bu harekette beni kendisine mahrem etmiş olması, ona daha çok bağlanmama sebeboldu.
Hâlâ daha bir şey konuşmamıştık. Fakat artık buna hayret etmiyordum. Onun sessiz sadasız yaşayışı, tahammül edişi, insanların zâflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kâfi bir ifade değil miydi? Beraber yürüdüğümüz zamanlar yanımda gidenin bir insan olduğunu bütün kuvvetimle hissetmiyor muydum? Bu sıralarda, insanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak surette lâzım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım. Yanımda ağzını açmadan yürüyen, karşımda ses çıkarmadan çalışan bu adamdan, ne öğrendiğimi iyice bilmediğim halde, bana senelerce ders veren birinden öğrenebileceğimden çok daha fazla şeyler öğrendiğime emindim.
Onun da benden memnun olduğunu hissediyordum. Her insana, ve ilk tanıştığımız sıralarda bana karşı gösterdiği o ürkek ve çekingen hali kalmamıştı. Yalnız bazı günler birdenbire vahşileşiyor, gözleri bütün ifadesini kaybediyor, küçülüyor ve kendisine hitap edildiği zaman yavaş, fakat her türlü yakınlaşmağı meneden bir sesle cevap veriyordu. Böyle zamanlarında tercüme yapmayı da ihmal ediyor, çok kere kalemi yanına bırakarak saatlerce önündeki kâğıtları seyrediyordu. Onun şimdi bütün mesafelerin ve zamanın arkasına çekilmiş olduğunu ve oraya kimseyi bırakmıyacağını seziyor ve hiç sokulmak teşebbüsünde bulunmuyordum. Yalnız içimi bir endişe kaplıyordu: çünkü Raif Efendinin hastalıklarının, garip bir tesadüfle, ekseriya böyle günleri takibettiğini farketmiştim. Bunun sebebini pek çabuk, fakat pek hazin bir şekilde öğrendim. Fakat herşeyi sırasiyle anlatacağım.
Şubat ortalarında bir gün Raif Efendi gene şirkete gelmedi. Akşam üzeri evine uğradığım zaman kapıyı karısı Mihriye Hanım açtı.
«Buyurun, siz misiniz?» dedi. «Biraz evvel uykuya daldı... İsterseniz uyandırayım!»
«Hayır! Rahatsız etmeyin... Nasıl?» dedim.
Kadın beni misafir odasına aldı: «Ateşi var. Bu sefer sancıdan da bahsediyor!» Sonra, şikâyet eden bir sesle ilâve etti: «Ah oğlum, kendine de hiç dikkat etmiyor... Çocuk değil ki... Ortada hiçbir şey yokken birden nevri dönüyor... Ne oluyor bilmem... Oturup insanla iki lâf etmez ki... Başını alıp gidiyor... Sonra da işte böyle yatağa seriliveriyor...»
Bu sırada yandaki odadan Raif Efendinin sesi işitildi. Kadın çabucak oraya koştu. Ben hayret içinde kaldım. Sıhhatine bu kadar dikkat eden, yün fanilâlar, atkılar içinde kendini nasıl muhafaza edeceğini bilmiyen bu adamın her hangi bir ihtiyatsızlıkta bulunacağına ihtimal verilebilir miydi?
Mihriye hanım tekrar gelerek:
«Kapı çalınca uyanmış. Buyurun!» dedi.
Raif Efendinin halini bu sefer biraz düşkün buldum. Benzi pek sarı, nefesi pek süratli idi. Her zamanki çocukça tebessümü bana daha ziyade yüzün adalelerini yoran bir sırıtma gibi geldi. Gözleri de, camların altında, daha derine kaçmışa benziyordu.
«Ne oldunuz gene Raif Bey, geçmiş olsun!» dedim.
«Teşekkür ederim!»
Sesinde hafif bir kısıklık vardı. Öksürdüğü zaman göğsü adamakıllı sarsılıyor ve hırıldıyordu.
Merakımı çabucak gidermek için sordum:
«Kendinizi nasıl üşüttünüz? Her halde soğukalgınlığı olacak!...»
Uzun müddet yatağının beyaz örtüsüne bakarak durdu. Çocuklariyle karısının beyaz karyolaları arasına sıkışmış duran küçük bir demir soba, odayı fazla sıcak yapmıştı. Buna rağmen karşımdaki üşür görünüyordu. Yorganını boğazına kadar çekerek:
«Evet, soğuk aldım galiba!» dedi. «Dün akşam yemekten sonra biraz dışarı çıkmıştım...»
«Bir yere mi gittiniz?» «Hayır... Şöyle azıcık dolaşmak istedim... Ne bileyim.. İçim sıkıldı galiba...»
Onun her hangi bir şeye içi sıkıldığını söylemesi beni şaşırttı.
«Biraz fazla yürümüşüm... Ziraat Enstitüleri tarafına gitmiştim... Keçiören yokuşunun alt başına kadar gelmişim... Hızlı mı yürüdüm nedir... Sıcak bastı... Önümü açtım... Hava da rüzgârlıydı... Biraz da kar sepeliyordu... Her halde üşüdüm...»
Gece vakti, kar ve rüzgârda, tenha yollarda, göğsünü bağrını açarak saatlerce dolaşmak Raif Efendiden beklenir şey değildi.
«Bir şeye mi canınız sıkıldı?» dedim.
Telâşla cevap verdi:
«Yok canım... Arasıra olur... Gece vakti yalnız başıma dolaşmak isterim. Kim bilir, evin gürültüsü mü canımı sıkıyor nedir!...»
Sonra, fazla söylemiş olmaktan korkar gibi acele acele:
«İnsan ihtiyarladıkça böyle oluyor galiba!» dedi. «Çoluk çocuğun ne kabahati var!»
Dışarıda gene gürültü, hızlı konuşmalar başlamıştı. Mektepten dönen büyük kız içeri girdi, babasının yanaklarını öptü:
«Nasıl oldun babacığım?»
Sonra bana dönerek elimi sıktı:
«Efendim, hep böyle oluyor... Arasıra aklına esip: ben biraz kahveye gideceğim! diyor, sonra da, kendini orada mı üşütüyor, yolda mı üşüyor nedir, hastalanıveriyor.. Kaç defadır böyle oldu... Kahvede ne var bilmem!»
Paltosunu sıyırıp bir iskemlenin üzerine attıktan sonra, hemen dışarı çıktı. Raif Efendinin bu hallerine alışmışa benziyor ve fazla ehemmiyet vermiyordu.
Hastanın yüzüne baktım. O da gözlerini bana çevirmişti ve bunlarda hiçbir izah, hiçbir hayret yoktu. Ben ev halkına niçin bu yalanı söylediğini değil, bana niçin hakikati söylediğini merak ediyor, fakat bundan biraz da gurur duyuyordum: Bir insana başkalarından daha yakın olmanın gururunu.
Dışarı çıkıp evin yolunu tuttuğum sırada düşünmeğe daldım. Acaba Raif Efendi hakikaten basit ve içerisi bomboş bir adam değil miydi? Hayatta hiçbir gayesi, hiç bir ihtirası olmadığı, insanlara, kendisine en yakın olanlara karşı bile, bir alâka duymadığı muhakkaktı... Şu halde ne istiyordu?. Onu gece vakti sokaklara düşüren acaba içinin bu boşluğu, hayatının bu gayesizliği değil miydi?..
Bu sırada, oturduğum otelin önüne geldiğimi gördüm. Burada, iki karyolanın zor sığdığı bir odada bir arkadaşla beraber oturuyorduk. Saat sekizi geçiyordu. Canım yemek istemediği için odama çıkmağı ve biraz kitap okumağı düşündüm, fakat derhal vazgeçtim: Otelin altındaki kahvede gramofon tam bu saatlerde sesini son haddine kadar yükseltiyor ve yanıbaşımızdaki odada yatan Suriyeli bar artisti, işine gitmek için tuvalet yaparken arapça şarkılarının en cırlaklarını bu sıralarda söylüyordu. Geriye dönerek kenarları çamurlu asfalt üzerinde Keçiören istikametinde yürüdüm. Yolun iki tarafında evvelâ otomobil tamir atelyeleri, basık salaş kahveleri vardı. Sonra sağ tarafta, tepeye doğru tırmanan evler, solda, biraz çukurda, yapraklarını dökmüş ağaçlariyle bahçeler başladı. Yakamı kaldırdım. Hızlı ve rutubetli bir rüzgâr esiyordu. İçimde, ancak sarhoş olduğum zamanlar hissettiğim, müthiş bir yürümek ve koşmak arzusu vardı. Saatlerce, günlerce gidebileceğimi zannediyordum. Etrafıma bakmayı unutmuş, bir hayli ilerlemiştim. Rüzgâr çoğaldığı için âdeta göğsümden biri iter gibi oluyor, bu kuvvetle mücadele ederek ilerlemek bana zevk veriyordu.
Birdenbire niçin buralara geldiğimi düşündüm... Hiç... Sebep filân yoktu... Karar vermeden yürüyüp gelmiştim. Yolun iki tarafındaki ağaçlar rüzgârdan inliyor ve gökyüzünde bulutlar, büyük bir hızla koşup gidiyordu İlerideki siyah ve kayalık tepeler henüz biraz aydınlıktı ve onlara sürünüp geçen bulutlar sanki buralarda kendilerinden birer parça bırakıyorlardı. Gözlerimi yumarak ilerliyor ve ıslak havayı içime çekiyordum. Kafamdan söküp attığım sual tekrar belirdi: Niçin buralara geldim?.. Rüzgâr dün akşamkine pek benziyordu, belki biraz sonra kar da sepelemiye başlıyacaktı... Dün akşam burlarda başka bir adam, gözlükleri buğulanarak, şapkası elinde ve göğsü bağrı açık, koşar gibi yürüyordu... Rüzgâr kısa ve seyrek saçlarının arasına giriyor, kimbilir nasıl tutuşan başına dıştan bir serinlik veriyordu. Bu başın içinde neler vardı? Bu baş, bu hasta, bu yaşlı vücudu neden buralara sürüklemişti? Raif Efendinin o karanlık ve soğuk gecenin içinde nasıl yürüdüğünü, yüzünün nasıl bir şekil aldığını tasavvur etmek istiyordum. Buraya neden geldiğimi şimdi anlamıştım: Onu ve onun kafasının içinden geçenleri burada daha iyi göreceğimi zannediyordum. Fakat işte ben, şapkamı uçurmak istiyen rüzgârdan, uğuldayan ağaçlardan ve koşup giderken birçok şekillere giren bulutlardan başka bir şey görmüyordum. Onun yaşadığı yerde yaşamak, onun gibi yaşamak demek değildi.. Bunu zannetmek için pek saf ve ancak benim kadar gafil olmak lâzımdı.
Hızlı hızlı otele döndüm. Kahvenin gramofonu ve Suriyeli kadının şarkısı kesilmişti. Arkadaşım yatağına uzanmış kitap okuyordu. Bana yandan bir göz attı:
«Ne o, çapkınlıktan mı geliyorsun?» dedi.
İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hattâ en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!... Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahlûku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rasgeldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatiyle öteye geçiveriyoruz?
Uzun zaman uyuyamadım. Raif Efendi beyaz örtülü yatağında, kızlarının genç vücutlariyle karısının yorgun uzuvlarından odaya yayılan havayı koklıyarak, ateşler içinde yatıyordu. Gözleri kapalıydı ve ruhu kimbilir nerelerde, nerelerde dolaşıyordu?...
Bu sefer Raif Efendinin hastalığı biraz uzunca sürdü. Her zamanki gibi basit bir soğukalgınlığına benzemiyordu. Nurettin Beyin getirdiği ihtiyar doktor, hardal lapası tavsiye etti ve öksürük ilâcı yazdı. Ben iki üç akşamda bir uğruyor ve her defasında onu biraz daha çökmüş buluyordum. Fakat kendisi fazla telâş etmiyor ve hastalığına ehemmiyet vermez görünüyordu. Belki de ev halkını telâşlandırmaktan çekiniyordu. Mihriye Hanımla Neclânın halleri hakikaten insana endişe verecek gibiydi. Senelerdenberi iş yapmaktan düşünmeyi bile unutmuşa benziyen kadın, büyük bir şaşkınlık içinde hastanın odasına girip çıkıyor, arkasına hardal lâpası korken elinden havluları veya tabağı düşürüyor, içerde veya dışarda daima bir şey unutuyor ve hiç durmadan aranıyordu. Çıplak ayaklarında eğrilmiş topuksuz terlikler ile dört tarafa koştuğunu hâlâ görüyor, ve her rasgeldikleri insana imdat ister gibi takılıp kalan bakışlarını hâlâ üzerimde hissediyorum. Neclâ annesi kadar kendini kaybetmiş olmamakla beraber, büyük bir üzüntü içindeydi. Son günlerde mektebe gitmiyor ve babasını bekliyordu. Akşam üzerleri hastayı yoklamıya geldiğim zaman kızarmış ve şişmiş gözlerinden onun biraz evvel ağlamış olduğunu farkediyordum. Fakat bütün bunlar Raif Efendiyi daha çok sıkıyor gibiydi. Yalnız kaldığımız zamanlar bundan şikâyet etmiş, hattâ bir kere:
«Yahu, ne oluyor bunlara? Hemen ölüyor muyuz?» diye söylenmişti. «Ölsek ne olacak sanki... Onlara ne? Ben onlar için neyim?...» sonra, daha acı ve insafsız bir tavırla ilâve etmişti:
«Ben onlar için hiçbir şey değilim... Hiçbir şey değildim... Senelerden beri ayni evde beraber yaşadık... Bu adam kimdir diye merak etmediler... Şimdi çekilip gideceğimden korkuyorlar...»
«Aman Raif Bey,» dedim. «Bunlar ne biçim lâflar... Gerçi biraz fazla telâş ediyorlar, ama bunu böyle tefsir etmek doğru değil... Karınız ve kızınız!» «Evet, karım ve kızım... Ama işte o kadar...»
Başını öte tarafa çevirdi. Son sözlerinden bir şey anlamamış ve başka bir şey sormaktan çekinmiştim.
Nurettin Bey, ev halkını teskin için bir dahiliye mütehassısı getirdi. Bu adam uzun uzun muayeneden sonra hastalığın zatürrie olduğunu söyledi ve etrafındakilerin şaşkınlığını görünce:
«Yok canım, o kadar mühim değil... Maşallah bünyesi mukavim, kalbi de sağlam, atlatır. Yalnız dikkat etmek lâzım... Üşütmeyin. Hattâ hastaneye kaldırsanız daha iyi olur!» dedi.
Mihriye hanım hastane lâfını duyunca büsbütün kendini bıraktı. Holdeki iskemlelerden birine çökerek avaz avaz ağlamıya başladı. Nurettin Bey de, haysiyetine dokunulmuş gibi yüzünü buruşturarak:
«Ne münasebet?» dedi. «Evinde her halde hastaneden iyi bakılır!»
Doktor omuzlarını silkerek gitti.
Raif Efendi evvelâ hastaneye gitmeği istiyor, «Orada hiç olmazsa kafamı dinlerim!» diyordu. Yalnız kalmak istediği her halinden belli idi, fakat etrafındakilerin bunu nekadar şiddetle reddettiklerini görünce, o da sesini çıkarmaz oldu. Yüzünde ümitsiz bir tebessümle: «Beni orada da rahat bırakmazlar ki!» diye mırıldandı.
Bir gün, hâlâ aklımdadır, bir cuma günü akşamı Raif Efendinin başucundaki iskemleye oturmuş, hiç konuşmadan, onun göğsü hırıldıyarak nefes alışını seyrediyordum. Odada başka kimse yoktu. Yanıbaşındaki komodinin üzerinde, ilâç şişelerinin arasında duran büyük bir cep saati odayı madenî bir sesle dolduruyordu. Hasta, çukura kaçan gözlerini açarak:
«Bugün biraz iyiyim!» dedi.
«Elbette... Hep böyle devam edecek değil ya...»
O zaman, âdeta müteessir bir eda ile:
«Peki ama, bu daha nekadar devam edecek...» diye sordu.
Sualinin hakikî mânasını anlamış ve dehşete düşmüştüm. Sesindeki bıkkınlık onun ne kasdettiğini gösteriyordu.
«Ne oluyorsunuz Raif Bey?» dedim.
Gözlerini gözlerime dikerek, ısrarla sordu:
«Peki ama, ne lüzum var? Yetmez mi artık?...»
Bu sırada Mihriye hanım içeri girdi. Bana sokularak:
«Bugün iyice!» dedi, «Artık bunu da atlattı inşallah!»
Sonra kocasına döndü:
«Pazara çamaşır yıkanacak... Şu senin havluyu Beyefendi getiriverse!»
Raif Efendi peki makamında başını salladı. Kadın dolapta bir şeyler arayıp aldıktan sonra tekrar çıktı. Hastanın halindeki ufak bir iyilik karısının bütün telâş ve heyecanlarını alıp götürmüştü. Şimdi kafası eskisi gibi ev dertleri, yemek ve çamaşır işleriyle doluydu. Bütün basit insanlarda olduğu gibi, kederden sevince, heyecandan sükûnete çabucak geçiyor ve bütün kadınlar gibi her şeyi çabucak unutuyordu. Raif Efendinin gözlerinde, hüzün dolu ve derin bir gülümseme vardı. Karyolanın ayakucunda asılı duran ceketini başiyle göstererek: «Şurada, sağ cebimde bir anahtar olacak, onu al da, benim masanın üst gözünü aç. Hanımın söylediği havluyu getiriver... Zahmet olacak ama...» dedi. «Yarın akşam getiririm!» Gözlerini tavana dikerek uzun müddet sustu. Birdenbire başını bana çevirdi: «Orada, gözün içinde ne varsa hepsini getir!» dedi. «Ne varsa... Bizim hanım galiba benim bir daha şirkete gidemiyeceğimi sezdi... Bizim yolculuk artık başka yere...» Tekrar başı yastığa gömüldü. Ertesi günü akşam üzeri şirketten ayrılmadan evvel Raif Efendinin masasına gittim. Sağ tarafta üstüste üç göz vardı. Evvelâ alttakileri açtım; biri bomboştu, ötekinde birtakım kâğıtlar ve tercüme müsveddeleri vardı. Üst göze anahtarı sokarken ürperdim: Raif Efendinin senelerdenberi oturduğu iskemlede olduğumu ve onun her gün birkaç defa yaptığı hareketi tekrar ettiğimi şimdi farketmiştim. Acele ile gözü çektim. Burası da boş gibiydi. Yalnız bir kenarda oldukça kirli bir havlu, gazete kâğıdına sarılmış bir sabun parçası, bir sefertası gözü, bir çatal ve Singer marka burgulu bir çakı vardı. Bunları çabucak bir kâğıda sardım. Gözü yerine iterek ayağa kalktım, fakat arka taraflarda herhangi bir şeyin kalmış olabileceği aklıma gelerek gözü yeniden çektim ve elimle içini araştırdım. Hakikaten tâ dipte defter gibi bir şey vardı. Onu da alarak diğer eşyanın arasına koydum ve dışarı fırladım. Odanın içinde kaldıkça, Raif Efendinin bir daha bu iskemleye oturmaması ve bu çekmeceyi bir daha açmaması ihtimali zihnimden çıkmıyordu. Evde gene büyük bir telaşla karşılaştım. Kapıyı Neclâ açtı ve beni görünce: «Sormayın, sormayın!» diye başını salladı. Âdeta aile efradından biri gibi olmuştum ve ev halkı beni yabancı telâkki etmiyordu. Genç kız: «Babam gene fenalaştı!» dedi. «Bugün iki defa fenalık geldi. Çok korktuk. Eniştem doktor getirdi, şimdi yanında... İğne yapıyor...» Ve hemen hastanın odasına daldı.