Tellura
← Romana Dön

Bölüm 5

Bölüm 5 · 2598 kelime · ~13 dk okuma

  İçeri girmedim. Holdeki iskemlelerden birine oturarak kâğıda sarılı paketi önüme koydum. Mihriye Hanım bir kaç kere dışarı çıktığı halde bu zavallı eşyayı ona vermiye uta­nıyordum. İçerde bir insan caniyle uğraşırken onun yakın­larından birine kirli bir havlu ve eski bir çatal uzatmak pek münasebetsiz bir şey olurdu. Ayağa kalkıp ortadaki büyük masanın etrafında dolaştım. Büfenin aynasında kendimi gördüğüm zaman oldukça şaşırdım. Sapsarı kesilmiştim. Kalbim hızla atmıya başladı. Kim olursa olsun, bir insanın yaşamakla ölmek arasındaki büyük köprüde çabalaması korkunç bir şeydi. Sonra, onun en yakınları: karısı, kızları, akrabaları dururken, benim onlardan fazla alâka ve teessür göstermiye hakkım olmadığını düşündüm.   Bu sırada gözüm misafir odasının aralık kapısından içeri ilişti. Biraz yaklaşıp bakınca Raif Efendinin kayınbiraderleri Cihatla Vedadı gördüm. Bir kanapeye yanyana oturmuşlar, sigara içiyorlardı. Müthiş bir iç sıkıntısiyle kıvrandıkları ve evi bırakıp çıkamadıkları için kendi ken­dilerine içerledikleri belli idi. Nurten bir koltuğa otur­muş, başını koluna dayamıştı; ağlıyor, yahut uyuyordu.   Biraz ötede, Raif Efendinin baldızı Ferhunde. iki çocuğu­nu kucağına oturtmuş, onların gürültü etmelerine mâni ol­mak için bir şeyler söylüyor, fakat her halinden, çocuk avutmanın nekadar acemisi olduğu anlaşılıyordu.   Hastanın kapısı açıldı ve doktor, arkasında Nurettin Beyle beraber, çıktı. Bütün lâkaytlığına rağmen canı sı­kılmış bir hali vardı.   «Yanından ayrılmayın ve akse gelirse o iğnelerden yapın» diyordu.   Nurettin bey kaşlarını çatarak sordu:      «Tehlikeli mi?»   Doktor, böyle vaziyetlerde her meslektaşının verdiği cevapla mukabele etti:   «Belli olmaz!»   Ve başka suallere maruz kalmamak, hele hastanın karısı tarafından taciz edilmemek için paltosunu ve şap­kasını çabucak giydi ve Nurettin Beyin daha evvel avu­cunda hazırlamış olduğu üç gümüş lirayı yüzünü buruş­turup alarak, evi terketti.   Yavaşça hastanın kapısına sokuldum. İçeri baktım. Mihriye Hanımla Neclâ, büyük bir merakla, önlerinde göz­leri kapalı yatan adama bakıyorlardı. Genç kız beni gö­rünce başiyle işaret ederek çağırdı. Şimdi annesiyle bera­ber, hastanın halinin bende uyandıracağı tesiri görmek isti­yorlardı. Bunu farkettiğim için bütün kuvvetimle kendime hâkim olmıya çalıştım. Gördüğümden müsterih olmuş gibi bir tavırla hafifçe başımı salladım. Sonra, sol tarafımda âdeta başbaşa vermiş duran kadınlara dönerek, zoraki bir gülümseme ile:   «Korkulacak bir şey yok herhalde... Atlatacak inşal­lah!» dedim.   Hasta gözlerini araladı, tanıyamamış gibi bana bir müddet baktı. Sonra büyük bir gayret sarfederek başını karısına ve kızına çevirdi, anlaşılmaz birkaç kelime mı­rıldandı, yüzünü buruşturarak birtakım işaretler yaptı.   Neclâ sokuldu:   «Bir şey mi istedin babacığım?»   «Hadi, siz biraz çıkın!»   Sesi pek hafif ve kesikti.   Mihriye Hanım bize işaret etti. Fakat bunu gören hasta, elini yataktan dışarı çıkararak bileğimden yakala­dı ve:   «Sen gitme!» dedi.   Kadınlar biraz şaşırmıştılar. Neclâ:   «Babacığım, kolunu çıkarmasana!...» diye söylendi.   Raif Efendi: «Biliyorum, biliyorum!» demek istiyen bir hareketle çabuk çabuk başını salladı ve onlara, çıkma­ları için, tekrar işaret etti.   İki kadın da yüzüme sorucu gözlerle bakarak odayı terkettiler.   O zaman Raif Efendi, tamamen unutmuş olduğum, elimdeki paketi gösterdi:   «Hepsini getirdin mi?»   Evvelâ anlıyamıyarak yüzüne baktım. Bu kadar me­rasim bunu sormak için miydi? Hasta hâlâ yüzüme bakı­yor ve gözleri, büyük bir merak içinde imiş gibi parlı­yordu.   İlk defa bu anda mahut siyah kaplı defteri hatırla­dım. Onu bir kere bile açıp bakmamış, içinde ne olduğu­nu merak etmemiştim. Raif Efendinin bu neviden bir defteri olacağı aklıma bile gelmezdi.   Paketi süratle açıp içindeki havlu vesaireyi kapının arkasındaki bir iskemlenin üzerine koydum. Sonra defte­ri elime alarak Raif Efendiye gösterdim:   «Bunu mu istiyordunuz!»   Başiyle «Evet» diye işaret etti.   Yavaşça defterin yapraklarını karıştırdım. İçimde mukavemet edilmez bir merakın gitgide büyüdüğünü hissediyordum. Tek çizgili sahifelerde, iri ve intizamsız harfler, gayet acele yazıldığı belli satırlar vardı. İlk sahifeye bir göz attım, serlevha filân yoktu. Sağ tarafta 20 haziran 1933 tarihi ve hemen bunun altında şu satırlar vardı:   «Dün başımdan garip bir hâdise geçti ve bana on se­ne evvelki başka birtakım hâdiseleri yeniden yaşattı...»   Alt tarafını okuyamadım. Raif Efendi tekrar kolunu çıkarmış ve elimi tutmuştu.   «Okuma!» dedi ve başiyle odanın karşı tarafını işaret ederek mırıldandı:   «Onu şuraya at!...»   Gösterdiği tarafa baktım. Mika levhaların arkasında parlıyan kızıl gözleriyle demir sobayı gördüm.   «Sobaya mı?»   «Evet!»   Bu anda merakım büsbütün arttı. Raif Efendinin def­terini ellerimle yok etmek, benim için imkânsızdı:   «Ne münasebet, Raif Bey!» dedim. «Yazık değil mi? Size uzun zaman arkadaş olmuş bir defteri mânâsız yere yakmak doğru mu?»   «Lüzumu yok!» dedi ve başiyle tekrar sobayı gösterdi.   «Artık lüzumu yok!»   Onu bu fikirden vazgeçirmenin mümkün olmıyacağını anladım. Herkesten sakladığı ruhunu ihtimal ki bu def­tere dökmüştü ve şimdi onunla beraber gitmek istiyordu.   İnsanlara kendinden hiçbir şey bırakmak istemiyen ve yalnızlığını, ölüme giderken bile beraber alan bu adama karşı içimde nihayetsiz bir merhamet ve onun mukadde­ratına karşı nihayetsiz bir alâka uyandı.   «Sizi anlıyorum Raif Bey!» dedim. «Evet, gayet iyi an­lıyorum . Her şeyinizi insanlardan kıskanmakta haklısınız. Bu defteri yakmak istemeniz de doğru... Fakat bunu bir müddet, hiç olmazsa bir gün geri bırakamaz mısınız?»   Gözleriyle: «Neden?» diye sorarak yüzüme baktı.   Başladığım şeye devam etmek ve son bir çareyi de­nemek için ona daha çok sokuldum ve kendisine karşı duyduğum bütün alâka ve sevgiyi gözlerimde toplamıya çalıştım .   «Bu defteri bir gece, yalnız bu gece bende bırakmaz mısınız? Bu kadar zaman arkadaşlık ettik, bana kendini­ze dair hiç bir şey söylemediniz... Sizi merak etmemi tabii bulmuyor musunuz? Bana karşı da bu kadar saklanmıya muhakkak lüzum görüyor musunuz? Dünyada benim için en kıymetli insansınız... Buna rağmen sizin gözünüzde herkes gibi bir hiç olduğumu söyliyerek mi beni bırakip gitmek istiyorsunuz?»   Gözlerim yaşarmıştı. Göğsümün içi titriyerek, sözü­me devam ettim. Aylardan beri beni kendisine yaklaştır­maktan kaçan bu adama karşı ruhumda biriken sitemleri de sanki bu anda ortaya döküyordum:   «İnsanlardan itimadınızı çekip almakta belki haklısı­nız? Fakat bunun istisnaları yok mu?. Olamaz mı? Unutmayın ki siz de bu insanlardan birisiniz... Yaptığınız ni­hayet mânâsız bir hodbinlik olabilir.»   Bu sözlerin, ağır bir hastaya söylenecek şeyler olma­dığını hatırlıyarak sustum. O da susuyordu. Nihayet son bir gayretle:   «Raif bey, siz de beni anlayınız! Sizin sonunda bulun­duğunuz yolun ben daha başlarındayım. İnsanları öğrenmek, bilhassa insanların size ne yaptıklarını bilmek istiyo­rum...» dedim.   Hasta başını şiddetle sallıyarak sözümü kesti. Bir şey­ler mırıldanıyordu; eğildim, nefesini yüzümde hissediyordum:   «Hayır, hayır!» diyordu. «İnsanlar bana hiç bir şey yapmadılar... Hiç bir şey... Hep ben... Hep ben...»   Birdenbire sustu ve çenesi göğsüne düştü. Daha hızlı nefes alıyordu. Bu sahnenin onu yorduğu muhakkaktı. Ben de büyük bir ruhî yorgunluk duymıya başlamıştım. Def­teri sobaya atıp dışarı kaçmağı düşünüyordum. Hasta tekrar gözlerini açtı:   «Hiç kimsenin kabahati yok... Hattâ benim bile!...»   Sözüne devam edemedi. Öksürüyordu. Nihayet göz­leriyle defteri işaret ederek:   «Oku, göreceksin!» dedi. Bunu bekliyormuş gibi hemen siyah kaplı defteri cebime koydum.   «Yarın sabah getirir, gözünüzün önünde yakarım!» dedim. Hasta, biraz evvelki titizliğine hiç benzemiyen bir tavırla: «Ne yaparsan yap!» makamında omuzlarını silkti.    Hayatının en mühim kısımlarını ihtiva ettiği muhak­kak olan bu defterle bile artık alâkasını kesmiş bulundu­ğunu anladım. Ayrılmak için elini öptüm. Doğrulmak is­tediğim zaman beni bırakmadı, kendine doğru çekti, ev­velâ alnımdan, sonra yanaklarımdan öptü. Başımı kaldırınca gözlerinden şakaklarına doğru yaşlar sızdığını gör­düm. Raif Efendi bunları saklamak veya silmek için hiç­ bir harekette bulunmuyor, gözlerini kırpmadan bana ba­kıyordu. Ben de kendimi tutamamış, ağlamıya başlamıştım; bu, ancak fevkalâde büyük ve sahici kederlerde gö­rülen, sessiz, hıçkırıksız ağlayışlardan biri idi. Ondan ayrılmanın bana güç geleceğini biliyordum. Fakat bunun bu kadar korkunç, bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim.   Raif efendi, tekrar dudaklarını kımıldattı. Duyulur duyulmaz bir sesle:   «Seninle hiç şöyle uzun boylu konuşamadık evlâ­dım ... Yazık!» dedi ve gözlerini kapadı.   Artık birbirimize veda etmiş bulunuyorduk... Kapının önünde bekliyenlere yüzümü göstermemek için âdeta koşarcasına holden geçtim ve sokağa fırladım. Yolda so­ğuk bir rüzgâr yanaklarımı kuruttu. Hiç durmadan «Yazık... Yazık!...» diye söyleniyordum.   Otele geldiğim zaman arkadaşımı uyumuş buldum. Yatağa girerek başucumdaki küçük lâmbayı yaktım ve derhal Raif Efendinin siyah kaplı mektep defterini okumıya başladım:

20 Haziran 1933.

Dün başımdan garip bir hâdise geçti ve bana on se­ne evvelki başka birtakım hâdiseleri yeniden yaşattı. Unutup gittiğimi zannettiğim bu hâtıraların, bundan son­ra beni hiç bırakmıyacaklarını biliyorum... Hangi hain tesadüf dün onları yolumun üstüne çıkardı ve beni, se­nelerden beri dalmış olduğum derin uykudan, artık ya­vaş yavaş alıştığım hissiz uyuşukluktan ayırdı. Deli olaca­ğım, yahut öleceğim dersem yalan söylemiş olurum. İnsan tahammül edemiyeceğini zannettiği şeylere pek ça­buk alışıyor ve katlanıyor. Ben de yaşıyacağım... Ama nasıl yaşıyacağım!... Bundan sonraki hayatım nasıl dayanılmaz bir işkence olacak!... Ama ben dayanacağım... Şimdiye kadar olduğu gibi...   Yalnız bir şeye dayanmak artık benim için mümkün değil: Her şeyi kafamda yalnız başıma saklıyamıyacağım. Söylemek, bir şeyler, birçok şeyler anlatmak istiyorum... Kime?... Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba?. Kime, ne anlatabilirim? On seneden beri hiç kimseye bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Boşuna yere herkesten kaçmış, boş yere bütün insanları kendimden uzaklaştırmışım; ama bundan sonra başka türlü yapabilir miyim? Artık hiç bir şeyin değişmesine imkân yok.. Lüzum da yok. Demek böyle olması icabediyormuş. Yalnız söyliyebilsem... Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem... Bunu sahiden istesem bile artık böyle bir insan bulmama imkân yok... Bende arıyacak hal kalmadı... Kalsa da aramam... Zaten bu defteri neden aldım? Küçük bir ümidim olsa, dünya­da en sevmediğim bu yazmak işine kalkışır mıydım? İn­sanın muhakkak kendini boşaltması lâzım... Dünkü hâdi­se olmasaydı... Ah, dün her şeyi öğrenmiş olmasaydım... Şimdi eski ve belki de rahat hayatım devam edecekti...   Dün sokakta giderken iki kişiye rasgeldim. Birini ilk defa görüyordum, öteki de dünyada bana belki en uzak insanlardan biri idi. Bunların hayatım üzerinde bu kadar müthiş tesirleri olabileceği aklıma gelir miydi?.   Fakat mademki bir kere yazmıya karar verdim, her şeyi sükûnetle ve baştan anlatmalıyım... Bu takdirde bir kaç sene, hattâ on, on iki sene geriye gitmek lâzım... Belki de on beş... Fakat sıkılmadan yazacağım... Belki mânâsız tafsilât arasında asıl korkunç tarafları boğmak, onların tesirinden kurtulmak mümkün olur. Belki ya­zacaklarım yaşadığım kadar acı olmaz ve ben biraz ferahlarım. Birçok şeylerin zannettiğimden daha ehemmiyetsiz, basit olduğunu görüp kendi heyecanımdan utanı­rım... Belki..   Babam Havranlıydı. Ben orada doğdum ve büyüdüm. Orada ilk tahsilimi yaptım, sonra bir müddet, bize bir saat kadar uzaktaki Edremit idadisine gidip geldim. Umumî Harbin son senelerinde, on dokuz yaşlarında as­kere alındım; fakat daha talimgâhta iken mütareke ilân edildi. Kasabaya döndüm. Tekrar idadiye devam edip bitirmedim. Zaten okumağa pek hevesim yoktu. Araya gi­ren bir senelik zaman ve o sıralarda bu havalide hü­küm süren karmakarışık vaziyet beni tahsilden soğut­muştu.   Mütarekeden sonra bütün bağlar gevşemiş, ne doğru dürüst bir hükûmet, ne de muayyen bir fikir ve hedef kalmıştı. Bazı mıntakalar ecnebi kuvvetleri tarafından işgal ediliyor, birdenbire türeyen bir sürü çeteler, türlü türlü namlar altında, bazan düşmana karşı cephe kurarak, bazan köyleri soyarak faaliyet gösteriyor; dün bir kahra­man olarak ismi ağızdan ağıza dolaşan bir sergerdenin bir hafta sonra tenkil edildiği ve ölüsünün Edremitte Konak önü meydanında asılı durduğu ilân ediliyordu. Böyle bir devirde, dört duvar arasına kapanarak Osmanlı tari­hi veya müsahabatı ahlâkiye okumak pek cazip bir şey de­ğildi. Yalnız, memleketin oldukça hali vakti yerindelerinden sayılan babam, nedense beni okutmak sevdasına düşmüştü. Akranlarımdan birçoğunun çapraz fişeklikler takıp mavzeri sırtlayarak çeteliğe çıktığını, bunlardan bir kısmının düşman, bir kısmının eşkıya tarafından öldürüldüğünü görünce, benim de âkıbetimden korkmıya başlamıştı. Hakikaten ben de boş durmak istemiyor, gizli gizli hazırlanıyordum. Fakat bu şırada işgal kuvvetleri kasabaya geldiler ve her türlü kahramanlık heveslerim, içimde boğulup kalmıya mahkûm oldu.   Birkaç ay serseri gibi dolaştım. Arkadaşlarımın çoğu ortadan kaybolmuştu. Babam beni İstanbula göndermiye karar verdi. Nereye gideceğimi o da bilmiyor, «Bir mek­tep bul, oku!» diyordu. Daima biraz beceriksiz ve mahçup bir çocuk olduğum halde babamın bana böyle söy­lemesi, oğlunu nekadar az tanıdığını ğöstermiye kâfi idi. Ne olsa, içimde bazı cihetlere doğru gizli bir takım arzular duyuyordum. Mektepte iken hocalarımın tak­dirini kazandığım bir ders vardı: Oldukça iyi resim ya­pıyordum. İstanbuldaki «Sanayii Nefise» mektebine gir­mek arasıra aklımdan geçer ve bana tatlı hayaller kur­dururdu. Zaten küçüktenberi hakikatten ziyade hayal dünyasında yaşıyan sessiz bir çocuktum. Tabiatımda manasız denilecek kadar ileri giden bir çekingenlik var­dı ki, çok kere etrafım tarafından yanlış anlaşılmama, aptal yerine konmama sebep olur ve beni üzerdi. Hiçbir şey beni, hakkımdaki bir kanaati düzeltmek mecburi­yeti kadar korkutmazdı. Sınıfta arkadaşlarımın yaptığı bir kabahat daima benim üzerime atıldığı halde ben ken­dimi bir kelime ile olsun müdafaaya cesaret edemez, eve döndüğüm zaman bir kenara saklanıp ağlardım. Annemin ve bilhassa babamın bana sık sık: «Yahu, sen kız olacak­mışsın ama yanlış doğmuşsun!» dediklerini hatırlıyorum. En büyük zevkim evin bahçesinde veya derenin kena­rında yalnız başıma oturup hülyalara dalmaktı. Bu hül­yalar, hareketlerimle büyük bir tezat teşkil edecek kadar cesurca ve genişti: Okuduğum sayısız tercüme romanlar­daki kahramanlar gibi, her sözüme tereddütsüz itaat eden maiyetimle beraber ortalığı kasıp kavurduğum, bir ma­halle ötede oturan ve içimde şeklini pek tayin edemedi­ğim tatlı arzular uyandıran Fahriye ismindeki bir kızı, yüzümde bir maske ve belimde çifte tabancalarla, dağ­lardaki muhteşem mağarama kaçırdığım olurdu. Onun evvelâ nasıl korkup çırpınacağını, sonra, önümde tirtir titriyen insanları, mağaradaki emsalsiz zenginliği görün­ce nasıl büyük bir hayrete düşeceğini ve nihayet yüzümü açınca, saklıyamadığı bir sevinçle nasıl haykırarak boy­numa atılacağını tasavvur ederdim. Bazan büyük kâşif­ler gibi Afrikada gezer, yamyamlar arasında görülmemiş maceralar geçirir, bazan meşhur bir ressam olur ve Avrupayı dolaşırdım. Bütün okuduğum kitaplar, Mişel Zevako’lar, Jül Vern’ler, Aleksandr Düma’lar, Ahmet Mit­hat Efendiler, Vecihi Beyler kafamda silinmez şekilde yer tutmuşlardı.   Babam bu kadar okumama kızar, bazan romanları alıp atar, bazan geceleri odama ışık verdirmezdi. Fakat benim her şeye bir çare bulduğumu, küçük kaytan fitil­li idare lâmbasının ışığı altında kendimden geçerek «Pa­ris Esrarı» nı veya «Sefiller» i okuduğumu görünce tazyikından vazgeçmişti. Elime geçen her şeyi okuyor ve her okuduğum şeyin, ister Mösyö Lökok’un maceraları, ister Murat Beyin tarihi olsun, tesiri altında kalıyordum.   Eski bir Roma tarihinde, Mucius Scaevola isminde bir murahhasın, düşmanla sulh müzakeresi yaparken, kendisine teklif edilen şartları kabul etmezse öldürüleceği yolundaki tehdide cevap olarak, kolunu yanıbaşındaki ateşe sokup dirseğine kadar yaktığını ve bu sırada sükûnetle müzakereye devam ederek, böyle tehditlerle korkutulamıyacağını gösterdiğini okuduğum zaman, elimi ayni şekilde bir ateşe sokmak ve ayni metaneti nefsimde denemek arzusuna kapılmış ve parmaklarımı oldukça ağır bir şekilde yakmıştım. En büyük bir acıya yüzündeki tebessümü muhafaza ederek tahammül eden bu adamın hayali beni hiç bir zaman terketmemiştir. Bir zamanlar kendim de yazı yazmıya, hattâ ufak şiirler karalamıya kalkmış, fakat bundan çabuk vazgeçmiştim: İçimdekileri her hangi şekilde olursa olsun dışarıya vur­mak korkusu, bu mânâsız ve lüzumsuz ürkeklik yazı yaz­mama mânidi. Yalnız resim yapmıya devam ediyordum. Bu iş bana, içimden bir şey vermek gibi gelmiyordu. Dışarıyı alıp bir kâğıda aksettirmekten, bir mutavassıtlıktan ibaret görünüyordu. Nitekim işin böyle olmadığını anlayınca bundan da vezgeçtim... Hep o korku yüzünden...   Resim yapmanın da bir nevi ifade, bir iç ifadesi olduğunu İstanbulda ve Sanayii Nefise mektebinde, hiç kim­senin yardımı olmadan, kendi kendime öğrendim ve mektebe devam etmez oldum. Zaten hocalar da bende fazla bir sey bulmuyorlardı. Evde veya atölyede karaladığım şeyler arasından ancak en manasızlarını gösterebi­liyor, bana dair her hangi bir şey ifade eden, içinde ben­den her hangi bir şey bulunan resimleri büyük bir titiz­likle saklıyor ve ortaya çıkarmaktan utanıyordum. Bun­lar tesadüfen birinin eline geçse, çıplak ve mahrem bir halde yakalanmış bir kadın gibi şaşırıyor, kıpkırmızı olu­yor ve kaçıyordum   Ne yapacağımı bilmeden uzun zaman İstanbulda do­laştım. Mütareke seneleri idi, şehir benim tahammül edemiyeceğim kadar hayâsız ve karmakarışık olmuştu. Hav­rana dönmek için babamdan para istedim. On gün kadar sonra uzun bir mektup aldım. Babam benim işe yarar bir adam olmam için son bir tedbire başvuruyordu.   Almanyada, paranın kıymetini kaybetmesi yüzünden, ecnebilerin gayet ucuz, hattâ Istanbuldakinden daha az bir para ile geçindiklerini bir yerden duymuş, benim ora­ya giderek «sabunculuk, bilhassa mis sabunculuğu» öğrenmemi söylüyor, yol parasiyle diğer masraflar için bir miktar para yolladığını bildiriyordu. Fevkalâde sevindim. Bu sanatlara karşı bir heves duyduğumdan filân değil, çocukluğumdan beri gözlerimin önünde bin bir şekilde canlanan, bir çok hayallerime mevzu olan Avrupayı gör­mek fırsatının böyle hiç beklemediğim bir zamanda çıkıvermesinden sevindim. Babam mektubunda: «Bir iki se­nede bu işi öğrenip gelirsen, bizim burdaki sabunhaneyi büyütür, ıslah eder ve senin idarene veririm, sen de ti­caret hayatına atılarak altın bileziğin sayesinde mesut ve müreffeh olursun!» diyordu. Fakat ben işin bu tarafı­nı düşünmüyordum bile...   Bir ecnebi dili öğreneceğimi, bu dilde kitaplar oku­yacağımı, ve asıl, şimdiye kadar sadece romanlarda rasladığım insanları işte bu «Avrupa» da bulacağımı tahmin ediyordum. Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsedi­ğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?   Bir hafta içinde hazırlandım ve Bulgaristan üzerin­den trenle Berline hareket ettim. Hiç lisan bilmiyordum. Dört günlük yolculuk esnasında bir mükâleme kitabın­dan ezberlediğim beş on kelime sayesinde, adresini daha İstanbulda iken defterime yazdığım bir pansiyona gittim.

Yorumlar