İlk haftalar, kendimi idare edecek kadar lisan öğrenmek ve hayran hayran etrafıma bakınarak şehri dolaşmakla geçti. İlk günlerin şaşkınlığı çok sürmedi. Burası da en nihayet bir şehirdi. Sokakları biraz daha geniş, çok daha temiz, insanları daha sarışın bir şehir. Fakat ortada insanı hayretinden düşüp bayılmıya sevkedecek bir şey de yoktu. Benim hayalimde yaşattığım Avrupa daha başka, bir çok harikalarla dolu bir yerdi. Düşündüğüm zaman bu hayalimdeki Avrupanın nasıl bir şey olduğunu ve şimdi içinde yaşadığım şehrin buna nazaran ne noksanları bulunduğunu kendim de bilmiyordum... Hayatta hiç bir zaman kafamızdaki kadar harikulâde şeyler olamıyacağını henüz idrak etmemiştim. Lisan öğrenmeden bir işe başlanamıyacağını düşünerek, Umumî Harpte Türkiyede bulunmuş ve biraz türkçe öğrenmiş bir eski zabitten ders almıya başladım. Pansiyon sahibi madam da boş zamanlarını benimle gevezeliğe hasrediyor ve yardımda bulunuyordu. Pansiyonun diğer müşterileri de bir Türkle ahbaplık etmeği fırsat sayıyorlar ve saçma sapan suallerle başımı şişiriyorlardı. Akşam yemeklerinde sofra başında toplanan kalabalık, oldukça renkli idi. Bunlann arasında bilhassa Holandalı bir dul kadın olan Frau van Tiedemann, Portekizli bir tüccar olan ve Berline Kanarya adalarından portakal getiren Herr Camera ve ihtiyar Herr Döppke benimle ahbaptılar. Bu sonuncusu Almanyanın Kamerun müstemlekesinde ticaret yaparken mütarekeden sonra her şeyini bırakarak vatanına sığınmış bir adamdı. Kurtarabildiği bir miktar parasiyle oldukça mütevazı bir hayat sürüyor, gününü, o sıralarda Berlinde pek bol olan siyasî toplantılara gidip akşamları intıbalarını anlatmak suretiyle geçiriyordu. Çok kere, yeni tanıştığı terhis edilmiş işsiz Alman zabitlerini de yanında getirir ve onlarla, saatlerce münakaşa ederdi. Benim yarım yamalak anladığıma göre Almanyanın kurtuluşunu Bismark gibi demir iradeli bir adamın iş başına geçmesinde ve hiç vakit geçirmeden silâhlanmıya başlıyarak ikinci bir harple haksızlıkları düzeltmekte buluyorlardı.
Bazan pansiyon müşterilerinden biri gider, açılan odaya hemen bir başka misafir gelirdi. Fakat zamanla bu değişmelere, yemek yediğimiz karanlık salonun daima yanık duran kırmızı abajurlu elektriğine, günün hiç bir zamanında eksik olmıyan çeşitli lâhana kokularına, sofra arkadaşlarımın siyasî münakaşalarına alışmış, hattâ bunlardan sıkılmıya başlamıştım. Hele bu münakaşalar...Herkesin Almanyayı kurtarmak için kendine göre bir fikri vardı. Fakat bütün bu fikirler hakikaten Almanyaya değil, herbirinin kendi şahsî menfaatlerine bağlı idi. Para düşüklüğü yüzünden servetini kaybeden ihtiyar bir kadın, zabitlere kızıyor, zabitler grev yapan ameleyi ve harbe devam etmek istemiyen askerleri kabahatli buluyor, müstemleke tüccarı durup dururken harp açan imparatora küfür ediyordu. Sabahları odamı düzelten hizmetçi kız bile benimle siyasetten konuşmıya kalkar, boş zamanlarında derhal gazetesini okumıya koyulurdu. Onun da kendine göre ateşli kanaatleri vardı ve bunlardan bahsederken yüzü büsbütün kızarır, yumruğunu sıkarak havada sallardı.
Almanyaya niçin geldiğimi unutmuş gibiydim. ʾ sabunculuk meselesini babamdan mektup aldıkça hatırlıyor, henüz lisan öğrenmekle meşgul olduğumu, yakında bu neviden bir müesseseye müracaat edeceğimi yazarak hem onu, hem kendimi avutuyordum. Günlerim birbirine tıpkı tıpkısına benziyerek geçiyordu. Bütün şehri, hayvanat bahçesini, müzeleri dolaşmıştım. Bu milyonluk şehrin birkaç ay içinde tükenivermesi bana âdeta yeis veriyordu. Kendi kendime: «İşte Avrupa! Ne var burada sanki?» diyor ve esas itibariyle dünyanın pek sıkıcı bir şey olduğuna hükmediyordum. Ekseriya öğleden sonraları büyük caddelerde, kalabalığın içinde dolaşır, yüzlerinde çok mühim işler yapmış insanlara mahsus bir ciddilikle evlerine dönen veya bir erkeğin koluna asılarak baygın gözleriyle etrafa tebessüm saçan kadınları ve yürüyüşlerinde hâlâ asker adımlarını muhafaza eden erkekleri seyrederdim.
Babama büsbütün yalan söylemiş olmamak için, bir kaç Türk arkadaşın yardımiyle, bir lüks sabun firmasına müracaat ettim. Bir İsveç grupuna ait olan muessesenin Alman memurları, henüz unutulmamış olan silâh arkadaşlığının verdiği bir alâka ile, beni gayet iyi karşıladılar, fakat bu mesleğin, Havrandaki sabunhanemizde göre göre öğrendiğimden daha derin taraflarını, galiba firmanın sırrıdır diye, bana göstermekten çekindiler.
Belki de bende bu işe fazla bir heves görmediklerinden, boşuna yere vakit ziyan etmemek için böyle yaptılar. Yavaş yavaş ben fabrikaya Uğramaz oldum, onlar nerede idin demediler, babam mektuplarının arasını uzattı ve ben, Berlin şehrinde, ne yapacağımı, buraya niçin geldiğimi hiç aklıma getirmeden, yaşamıya devam ettim.
Haftada üç defa akşam üzerleri eski zabitten almanca ders alıyor, gündüzleri müzelerdeki ve yeni açılan galerilerdeki tabloları şeyrediyor ve pansiyona daha yüz adım uzakta iken burnumda lâhana kokuları hissediyordum. Fakat ilk aylar geçince eskisi kadar canım sıkılmamıya başladı. Yavaş yavaş kitap okumıya çalışıyor ve bu işten zamanla daha çok zevk duyuyordum. Bir müddet sonra bu âdeta bir iptilâ halini aldı. Yatağın üzerine yüzükoyun yatarak kitabı önüme açar, yambaşıma eski ve kalın lügat kitabını kor, saatlerce kalırdım. Çok kere lügat aramıya bile tahammül edemez, cümlelere karine ile mâna vererek geçerdim. Gözümün önünde yepyeni bir dünya açılır gibiydi. Bu sefer okuduklarım, çocukluğumun ve ilk gençliğimin tercüme veya telif kitapları gibi sadece kahramanlardan, fevkalâde insanlardan ve görülmemiş maceralardan bahsetmiyorlardı. Hemen hemen hepsinde kendimden, etrafımdan, gördüklerim ve duyduklarımdan birer parça buluyordum. Evvelce içinde yaşadığım halde anlamadığım, görmediğim şeyleri birdenbire hatırlıyor, onlara şimdi hakikî mânalarını verdiğimi zannediyordum. Üzerimde en çok tesir yapanlar Rus muharrirleri idi. Turgenyef’in koskocaman hikâyelerini bir defada sonuna kadar okuduğum oluyordu. Hele bunlardan bir tanesi beni günlerce sarsmıştı. Klara Miliç ismindeki bu hikâyenin kahramanı olan kız, oldukça saf bir talebeye âşık oluyor, fakat buna dair hiç kimseye bir şey söylemeden, böyle bir aptalı sevmenin hicabiyle, müthiş iptilâsının kurbanı olup gidiyordu. Bu kızı nedense kendime pek yakın bulmuştum. İçinden geçenleri söyliyememek, en kuvvetli, en derin, en güzel taraflarını müthiş bir kıskançlık ve itimatsızlıkla saklamak cihetinden onu kendime benzetiyordum.
Müzelerdeki eski resim üstatları da artık bana sıkılmadan yaşamak imkânını veriyorlardı. National Galeriedeki bir tabloyu saatlerce seyrettiğim ve sonra günlerce ayni çehreyi ve manzarayı kafamda yaşattığım oluyordu.
Almanyaya geleli bir sene olmak üzereydi. Günün birinde, gayet iyi hatırlıyorum, yağmurlu ve karanlık bir teşrinievvel gününde, gazeteleri karıştırırken, yeni ressamların açtığı bir sergi hakkındaki tenkit makalesi gözüme ilişti. Ben bu yenilerden pek bir şey anlamıyordum. Belki eserlerindeki fazla iddia, herhangi bir şekilde göze çarpmak, kendini göstermek temayülü, benim mizacıma aykırı olduğu için onlardan hoşlanmıyordum... Nitekim gazetedeki yazıyı bile okumadım. Fakat birkaç saat sonra, gene rasgele sokaklarda dolaşarak günlük gezintilerimden birini yaparken, gazetede bahsedilen serginin açılmış olduğu binanın önünde bulunduğumu farkettim. Yapacak mühim işlerim yoktu. Tesadüfe itaat ederek içeri girmeği tercih ettim ve duvarlardaki küçüklü büyüklü bir çok tabloları alâkasız gözlerle seyrederek uzun müddet dolaştım.
Resimlerin çoğu insana gülümsemek arzusu veriyordu: Köşeli dizler ve omuzlar; nisbetsiz başlar ve memeler; elişi kâğıdından yapılmış gibi keskin renklerle gösterilmiye çalışılan tabiat manzaraları. Kırık bir tuğla parçası kadar şekilsiz kristal vazolar, senelerce kitap arasında kalmış kadar cansız çiçekler ve nihayet, mücrimler albümünden alınmışa benziyen korkunç portreler... Ama ne olsa insan eğleniyordu. Bu kadar az emekle bu kadar büyük işler başarmıya kalkan insanlara belki içerlemek icabederdi. Fakat onların hiç kimse tarafından anlaşılmamak ve gülünç olmak gibi bir cezayı da âdeta marazı bir zevkle ve istiyerek kabul ettiklerini düşününce acımaktan başka yapılacak iş yoktu.
Büyük salonun kapıya yakın bir duvarının önünde birdenbire durdum. O andaki hislerimi, bilhassa aradan bu kadar seneler geçtikten sonra, anlatmama imkân yok. Yalnız orada, kürk mantolu bir kadın portresinin önünde, mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum. Resimleri seyredip geçenler, vücutlariyle beni sağa, sola itiyorlar, fakat ben olduğum yerden ayrılamıyordum. Bu portrede ne vardı?.. Bunu izah edemiyeceğimi biliyorum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım. Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler; bu koyu kumral saçlar ve asıl, masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melâl ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yasımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziyanın Nihalinden, Vecihi Beyin Mehcuresinden, Şövalye Büridan’ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra’dan, hattâ mevlût dinlerken tasavvur ettiğim, Muhammedin annesi Âmine Hatundan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacı idi. Yaban kedisi derisinden bir kürkün içinde, gölgede kalmasına rağmen donuk beyaz rengi belli olan küçük bir boyun parçası, bunun üzerinde, hafifçe sola dönmüş, beyzî bir insan yüzü vardı. Siyah gözleri anlaşılmaz, derin düşüncelere dalmış gibi yere bakıyor, âdeta bulamıyacağından emin olduğu bir şeyi son bir ümitle aramak istiyordu. Buna rağmen bakışındaki hüzün biraz da istiğna ile karışıktı. Sanki: «Evet, aradığımı bulamıyacağım... Fakat ne olur?» der gibiydi. Bu istiğna ifadesi, biraz dolgun ve alttakisi daha irice olan dudaklarında tamamen açık bir hal alıyordu. Gözkapakları hafifçe şişti. Kaşları ne pek kaim, ne pek ince, fakat biraz kısa idi; koyu kumral saçları, köşeli ve oldukça geniş alnını çevreliyerek aşağı doğru uzanıyorlar ve yaban kedisinin tüylerine karışıyorlardı. Çenesi hafifçe öne doğru kıvrık ve sivrice idi. İnce uzun ve kanatları biraz etli bir burnu vardı.
Âdeta ellerim titriyerek katalogu karıştırdım . Bu tablo hakkında orada tafsilât bulacağımı umuyordum. Sonlara doğru, sahifenin alt tarafında, tablonun numarasının hizasında şu üç kelimeyi okudum: Maria Puder, Selbstportrât. Başka hiç bir şey yoktu. Ressamın sergide yalnız tek bir eseri, kendi portresi bulunduğu anlaşılıyordu. Bundan biraz da memnun oldum. Bu harikulade resmi yapan kadının başka tablolarının, üzerimde bu kadar büyük bir tesir yapamıyacağını, hattâ belki de ilk hayranlığımı azaltacağını düşünerek korkuyordum. Geç vakte kadar içerde kaldım. Arasıra dolaşıyor, görmiyen gözlerle diğer tablolara bakıyor ve sonra çabucak ayni yere dönerek uzun müddet seyrediyordum. Her defasında yüzünde yeni ifadeler, gitgide kendini belli eden bir hayat görür gibiydim. Aşağıya doğru bakan gözlerin gizlice beni süzdüğünü, dudakların hafifçe kıpırdadığını zannediyordum.
Salonda kimseler kalmamıştı. Kapının yanında duran uzun boylu bir adam, galiba beni bekliyordu. Süratle kendimi toplıyarak dışarı çıktım. Hafif bir yağmur çiseliyordu. Her akşamkinin aksine olarak hiç yollarda oyalanmadan pansiyona döndüm. Hemen yemeğimi yemek, odama çekilerek yalnız başıma o çehreyi gözlerimin önüne getirmek arzusiyle yanıyordum. 'Sofrada hiç konuşmadim. Pansiyonun sahibi Frau Heppner:
«Bugün nereleri gezdiniz?» dedi.
«Hiç... Dolaştım, sonra modern ressamların bir sergisini gezdim!» diye cevap verdim.
Salondakiler, derhal modern resim üzerinde konuşmıya başladılar, ben yavaşça odama gittim.
Soyunurken ceketimin cebinden yere bir gazete düştü. Kaldırıp masanın üzerine korken birdenbire yüreğim atmıya başladı. Bu, sabahleyin aldığım ve bir kahvede oturup okurken sergi hakkındaki makaleyi gördüğüm gazeteydi. Bu yazıda o tablo ile ressamı hakkında neler bulunduğunu öğrenmek için sahifeleri yırtarcasına açtım. Benim gibi yavaş ve heyecansız bir adamın bu kadar telâşına kendim de hayret ediyordum. Yazıyı baştan itibaren şöyle bir süzdüm. Ortalara doğru gözlerim, katalogda gördüğüm kelimelerin üzerinde mıhlanıp kaldı: Maria Puder...
Bir sergide ilk defa resim teşhir eden bu genç sanatkârdan oldukça uzun bahsediliyordu. Daha ziyade klâsiklerin yolunda yürümek istediği anlaşılan ressam kadının, hayret verecek kadar büyük bir ifade kabiliyetine malik olduğu, kendi portrelerini yapan sanatkârların çoğunda görülen «güzelleştirme» veya «inadına çirkinleştirme» temayüllerinin onda bulunmadığı söyleniyor, birçok teknik mütalealardan sonra nihayet tablodaki kadının, duruşu ve yüzünün ifadesi bakımından, tuhaf bir tesadüf eseri olarak, Andreas del Sarto’nun Madonna delle Arpie tablosundaki Meryemana tasvirine insanı şaşırtacak kadar çok benzediği iddia ediliyor ve yarı şaka bir ifade ile bu «Kürk Mantolu Madonna» ya muvaffakiyetler temenni edilerek başka bir ressamdan bahse geçiliyordu.
Ertesi gün ilk işim, meşhur tabloların kopyelerini satan bir mağazaya giderek Arpie Madonna’sını aramak oldu. Büyük bir Sarto albümünün içinde onu buldum. Bir hayli fena basılmış olan kopye fazla bir şey göstermemekle beraber, makale sahibinin hakkı vardı: Kucağında mukaddes çocuğu ile yüksekçe bir yerde oturan, sağındaki sakallı erkekle solundaki genci hiç farketmiyormuş gibi gözlerini yere diken bu Madonna’nın yüzü, başını tutuşu, bakışlarında ve dudaklarında apaçık görünen melal ve kırgınlık ifadesi aynen dün gördüğüm tabloya benziyordu. Albümün bu yaprağını ayrıca sattıkları için hemen alarak odama döndüm. Dikkatle baktığım zaman bu resimde sanat bakımından büyük bir hususiyet bulunduğuna hükmettim. Hayatımda ilk defa böyle bir Madonna görüyordum: Şimdiye kadar tesadüf ettiğim Meryemana tasvirlerinde, lüzumundan biraz fazla tebarüz ettirilen, hattâ mânasızlığa kadar götürülen bir masumluk ifadesi vardı; kucaklarındaki bebeğe bakarken: «Gördünüz mü? Allah Baba bana neler ihsan etti!» demek istiyen küçük çocuklara; veya ismini söyliyemiyecekleri bir adamdan peydahladıkları evlâtlarına gözlerini dikip şaşkın şaşkın gülümsiyen hizmetçi kızlara benzerlerdi. Halbuki Sarto’nun bu tablosundaki Meryem, düşünmeği öğrenmiş, hayat hakkındaki hükümlerini vermiş ve dünyayı istihfaf etmiye başlamış bir kadındı. İki tarafında ibadet eder gibi duran azizlere değil, kucağındaki Mesihe değil, hattâ gökyüzüne de değil, toprağa bakıyor ve muhakkak ki bir şeyler görüyordu.
Resmi masanın üzerine bıraktım. Gözlerimi kapıyarak sergideki tabloyu düşündüm. Orada tasvir edilen insanın hakikatte de mevcut olduğu ancak bu anda aklıma geldi. Öyle ya, ressam kendi resmini yapmış olduğuna göre, bu harikulâde kadın aramızda dolaşmakta, siyah ve derin gözlerini toprağa veya karşısındakine çevirmekte, alt dudağı biraz büyükçe olan ağzını açarak konuşmakta, hulâsa yaşamakta idi. Onu herhangi bir yerde görmek mümkün olabilirdi... Bu ihtimali düşününce ilk duyduğum his, büyük bir korku oldu.' Benim gibi hayatında hiç macerası olmıyan bir erkeğin ilk defa böyle bir kadınla karşılaşması hakikaten korkunç olurdu.