Tellura
← Romana Dön

Bölüm 7

Bölüm 7 · 3041 kelime · ~16 dk okuma

  Yirmi dört yaşında olduğum halde başımdan hiçbir kadın macerası geçmemişti. Havranda iken, bizden yaş­ça büyük bazı mahalle arkadaşlarının delâletiyle yaptığı­mız birkaç hovardalık, mânasını anlamama imkân olmıyan sarhoşluk maceralarından başka bir şey değildi ve tabiatımdaki sıkılganlık, bunları tekrara heves etmeme mâni olmuştu. Kadın, benim için, muhayyilemi kamçılıyan, sıcak yaz günlerinde zeytin ağaçlarının altına uzandı­ğım zaman yaşadığım bin bir türlü maceraya iştirak eden, maddilikten uzak, yaklaşılmaz bir mahlûktu. Uzun sene­ler kimseye haber vermeden âşık olduğum komşumuz Fahriye ile, hayalen, çok kere hayâsızlığa kadar varan münasebetlerim olduğu halde, kendisiyle sokakta karşılaştı­ğım zaman yerlere yıkılacak kadar şiddetli çarpıntılara uğrar, yüzüm ateş gibi kesilerek kaçacak yer arardım. Ramazan geceleri onun, annesiyle beraber, elinde bir fenerle, teraviye gidişini seyretmek için evden kaçıp kapı­larının karşısına gizlenir, fakat bu kapı açılıp, dışarı vu­ran sarımtırak ışıkta siyah feraceli vücutlar görünür gö­rünmez başımı duvara çevirerek, benim burada olduğumu farkedecekler diye titremiye başlardım.

  Bir kadın her hangi bir şekilde hoşuma gidince ilk yaptığım iş ondan kaçmak olurdu. Karşı karşıya geldiğimzaman her hareketimin, her bakışımın sırrımı meydana vuracağından korkar, tarif edilmesi imkânsız, âdeta boğu­cu bir utanma ile dünyanın en zavallı bir insanı haline ge­lirdim. Hayatımda hiçbir kadının, hattâ annemin bile göz­lerine dikkatle baktığımı hatırlamıyorum. Son zamanlar­da, bilhassa İstanbulda bulunduğum müddet zarfında bu mânâsız hicapla mücadeleye niyet etmiş, arkadaşlar vasıtasiyle tanıştığım bazı genç kızlara karşı serbest olmıya çalışmıştım. Fakat onlardan ufak bir alâka gördüğüm an­da bütün niyet ve kararlarım uçup gidiyordu. Hiçbir za­man masum bir insan değildim: Yalnız kaldığım zamanlar, kafamda canlanan bu kadınlarla, en usta âşıkların bile aklına gelmiyecek sahneler yaşar, sıcak ve zonklıyan du­dakların sarhoş eden tazyikini ağzımda, hakikatte olabileceğinden birkaç kat daha kuvvetli olarak duyardım.

  Fakat sergide gördüğüm bu kürk mantolu resim, ona hayalen dokunmama imkân vermiyecek derecede beni sarmıştı. Onunla bir aşk sahnesi tasavvur etmek değil, karşı karşıya, iki dost gibi oturmayı düşünmek bile elim­den gelmiyordu. Buna mukabil, gidip o tabloyu seyret­mek, bana bakmadığına emin olduğum o gözlere saatler­ce dalmak arzusu gitgide artmakta idi. Paltomu sırtıma geçirerek tekrar serginin yolunu tuttum; ve bu hal, gün­lerce devam etti.

  Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridor­lardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak istiyen adımlarımı zorla zaptederek geziniyor; rasgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum «Kürk Mantolu Madonna» yı seyre dalıyor, tâ kapılar kapanmaya kadar orada bekliyordum. Sergi bekçilerinin ve birçoğu hergün orada bulunan res­samların artık beni bellemiş bulunduklarını farketmiştim. İçeri girer girmez yüzlerinde bir tebessüm dolaşıyor ve gözleri bu acayip resim meraklısını uzun müddet takibediyordu. Son günlerde diğer tabloların önünde oynamıya çalıştığım rolü de bırakmıştım. Doğrudan doğruya kürk mantolu kadının önüne gidiyor, oradaki sıralardan birine oturarak gözlerimi bir karşıma bir de, bakmaktan yorul­dukları zaman, önüme çeviriyordum.

  Bu halimin sergide bulunanların merakını uyandıra­cağı muhakkaktı. Nitekim bir gün korktuğum başıma geldi. Salonda birkaç kere rasgeldiğim ve uzun saçlı, siyah el­biseli, kocaman boyunbağlı ressamlarla konuşuşundan kendisinin de ressam olduğunu anladığım genç bir kadın yanıma sokularak:

  «Bu resmi pek mi merak ettiniz?» dedi, «Her gün onu seyrediyorsunuz!»

  Gözlerimi süratle kaldırdım ve hemen indirdim. Karşımdakinin fazla lâübali ve biraz alaycı gülüşü bana fena tesir etmişti. Bir adım önümde duran uzun burunlu is­karpinleri cevap bekler gibi yüzüme bakıyorlardı. Kısa eteğinin altından fırlıyan, hakikaten biçimli olduğunu in­kâr edemiyeceğim bacakları arada bir hafifçe geriliyorlar ve çorabın altında, yuvarlak dizkapaklarına kadar yayı­lan, tatlı bir dalga vücuda getiriyorlardı. Onun benden bir cevap almadan gitmek niyetinde olmadığını görünce:

  «Evet!» dedim, «Güzel bir resim...» Sonra, neden bil­mem, bir yalan söylemek, bir nevi izahat vermek lüzumu­nu hissederek mırıldandım :

  «Anneme pek benziyor da...»   «Ha, demek onun için böyle gelip saatlerce bakıyor­sunuz!»

  «Evet!»

  «Anneniz öldü mü?»

  «Hayır!»

  Sözüme devam etmemi istiyormuş gibi bekledi. Ben, başım hep önümde, ilâve ettim :

  «Çok uzakta bulunuyor!»

  «Ya!... Nerede?»

  «Türkiyede!»

  «Türk müsünüz?»

  «Evet!»

  «Ecnebi olduğunuzu anlamıştım!»

  Hafif bir kahkaha attı. Gayet serbest bir tavırla ya­nıma oturdu. Bacaklarını birbirinin üstüne atınca eteği dizkapaklarının gerisine kadar açıldı ve ben yüzüme her zamanki gibi ateş bastığını farkettim. Bu halim yanımdakini daha çok eğlendirmişe benziyordu. Tekrar sordu:

  «Sizde annenizin resmi yok mu?»

  Kadının bu lüzumsuz merakı canımı sıkıyordu. Sırf alay için bunu yaptığını farkediyordum. Diğer ressamlar uzaktan bize bakıyorlar ve muhakkak ki sırıtıyorlardı.

  «Var ama... Bu başka!» dedim.

  Kadının sesi biraz ciddileşti:

  «Ya!... Demek bu başka.»

  Ve derhal küçük bir kahkaha attı.

  Kalkıp kaçmak için bir hareket yaptım. Kadın bunu farkederek:

  «Rahatsız olmayın, ben gidiyorum... Sizi annenizle başbaşa bırakayım!» dedi.

  Kalktı, birkaç adım yürüdü. Sonra birdenbire dura­rak tekrar yanıma sokuldu; şimdiye kadar konuştukla­rına hiç benzemiyen, ciddî, hattâ biraz da hazin bir eda ile :

  «Sahiden böyle bir anneniz olmasını ister miydiniz?» dedi.

  «Evet... Hem nasıl isterdim!»

  «Ya!...»

  Arkasını dönerek süratli ve genç adımlarla uzaklaş­tı. Başımı kaldırıp baktım. Kesik saçları ensesinin üzerin­de hopluyor ve ellerini ceketinin ceplerine soktuğu için dar tayyörü vücudünü sımsıkı sarıyordu.

  Son söylediğim cümle ile yalanımı nasıl ele vermiş olduğumu düşününce büyük bir şaşkınlığa uğradım. He­men yerimden kalktım ve gözlerimi etrafıma çevirmiye cesaret edemiyerek sokağa fırladım.

  İçimde, bir yolculukta tanışıp anlaştığım, fakat pek çabuk ayrılmıya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı. Artık bu sergiye ayak basamıyacağımı biliyordum. İnsanlar, birbirlerinden hiç bir şey anlamıyan insanlar, beni buradan da kaçırıyorlardı.

  Pansiyona döner dönmez eski mânâsız günlerin başlıyacağını, yemekte Almanyanın kurtuluşu plânlarını veya inflation yüzünden servetini kaybetmiş ortahalli insan­ların şikâyetlerini dinliyeceğimi, odamda Turgenyef’in veya Theodor Storm’un hikâyelerine kapanacağımı düşün­dükçe, bu son iki hafta içinde hayatımın nasıl bir mâna almıya başladığını ve bunu kaybetmenin ne olduğunu farkettim. Bir imkân, mevcudiyetine ihtimal vermiye bile cesaret edemediğim bir imkân, boş ve mânâsız akıp giden ömrümün yanma kadar sokulmuş ve sonra, birdenbire, geldiği kadar anî ve sebepsiz, çekilip gitmişti. Bunu an­cak şimdi anlıyordum. Kendimi bildim bileli, bütün gün­lerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer in­sanlardan kaçmıştım. O resim aradığım bu insanı bulma­nın mümkün olduğuna, hattâ ona pek yakın bulunduğu­ma, bir müddet için olsun beni inandırmış, içimde, bir da­ha uyutulması kabil olmıyan bir ümit uyandırmıştı. Onun için, bu sefer düştüğüm inkisar o nisbette büyük oldu. Etrafımdan daha çok kaçtım, daha çok içime saklandım. Babama mektup yazarak artık dönmek istediğimi bildirmeyi düşünüyordum. Fakat «Avrupada ne öğrendin?» derse ne cevap verecektim? Birkaç ay daha kalmıya, bu müddet zarfında onu memnun edecek kadar «mis sabun­culuğu» öğrenmiye niyet ettim. Ayni İsveç firmasına tekrar başvurdum ve biraz daha soğuk karşılanmama rağ­men muntazaman fabrikaya devama başladım. Öğrendi­ğim formülleri ve ussulleri itina ile bir deftere not ediyor, bu mesleğe dair yazılmış kitaplar tedarik ederek okumıya çalışıyordum.

  Pansiyondaki Holandalı dul Frau Tiedemann da be­nimle ahbaplığı ilerletmişti. Geceyatısı bir mektepte bulu­nan on yaşındaki oğlu için aldığı çocuk romanlarını bana verip okutuyor, fikrimi soruyordu. Bazı akşamlar yemek­ten sonra mânâsız bir bahane ile odama geliyor, uzun müd­det oturup gevezelik ediyordu. » mânasına gelen çok bilmiş bir gülümseme ile şehadet parmağını sallar ve gözlerini süzerdi. Bir gün öğleden sonra beraber dolaşma­ğı teklif etmiş, akşam üzeri eve dönerken ısrar ederek be­ni bir birahaneye sokmuştu. Farkında olmadan geç vakte kadar içmişiz. Buraya geldiğimden beri arasıra bira içti­ğim halde hiç o akşamki gibi olmamıştım. Bir aralık bü­tün salonun başımın üzerinde dönmiye başladığını ve kendimi kaybederek Frau Tiedemann’ın kucağına seril­diğimi hatırlıyorum. Bir müddet sonra kendime gelince iyi kalbli dul kadının garsonlara ıslattırdığı bir mendille yüzümü sildiğini gördüm. Hemen eve dönelim dedim. Ka­dın hesabı kendisi vermekte ısrar etti. Dışarı çıktığımız zaman onun benden daha az sallanmadığını farkettim. Bir­birimizin kolunda, gelip geçenlere çarparak ilerliyorduk Vakit geceyarısına yaklaştığı için sokaklar fazla kalaba­lık değildi. Bir yerde, sokağın öbür tarafına geçerken rip bir hâdise oldu: Karşı kaldırıma geldiğimiz sırada Frau Tiedemann’ın ayağı kenara takıldı; biraz tombulca olan kadın, düşmemek için bana tutunmak isterken, gali­ba boyu benden daha uzun olduğu için, boynuma sarılıverdi. Fakat bu sefer, müvazenesi yerine geldiği halde, beni bırakmıyor, kollarının arasında daha çok sıkıyordu. Bilmem sarhoşluğun tesiriyle midir nedir, ben de utangaç­lığı filân unutmuş, ona sımsıkı sarılmıştım. Birdenbire bu otuzbeşlik kadının acıkmış dudaklarını yüzümde his­settim. Nefesi biraz sıcak olmakla beraber, bu taşkın muhabbet tezahürü içime ağır fakat güzel bir koku gibi ya­yıldı. Etrafımızdan geçen birkaç kişi gülerek saadet temennisinde bulundu. Bu sırada gözlerim, on adım kadar ilerideki elektrik direğinin altından bize doğru gelen bir kadına ilişti. Bütün vücudumun tarifi imkânsız bir heye­canla titremiye başladığını hissettim. Hâlâ bana sarılmış duran kadın bunu farkedince daha çok ateşlenerek saçla­rımı puselere boğuyordu. Fakat ben artık kendimi kurtarmıya çalışıyor ve bize yaklaşan kadına bakmak istiyor­dum. Bu oydu. Bir an kadar gördüğüm yüzü, sisli kafam­da bir şimşek gibi çakmıştı. Bu, yaban kedisi kürkünün içinde, soluk yüzü, siyah gözleri ve uzunca burnu ile, ser­gide gördüğüm resmin tâ kendisi, «Kürk Mantolu Madonna» idi. Yüzünde o kendine mahsus hazin ve bıkkın ifa­de ile, etrafının farkında değilmiş gibi yürüyordu. Bizi görünce bir saniye hayret etti ve bu anda bakışlarımız karşılaştı. Onun gözlerinden gülümsemiye benzer bir şe­yin geçtiğini gördüm. Enseme bir kamçı yemiş gibi silkindim. Onunla ilk defa böyle bir halde karşılaşmanın fecaatini ve böyle bir tebessümle hakkımda ilk hükmü­nü vermesinin ne demek olduğunu sarhoşluğuma rağmen gayet iyi anlıyordum. Nihayet yaşlı kadının kollarından kurtuldum. Derhal koşarak «Kürk Mantolu Madonna» ya yetişmek istedim. Ne yapacağımı, ne söyliyeceğimi bilmeden köşebaşına kadar gittim. Etrafıma dakikalarca bakındım, kimseler yoktu. Frau Tiedemann tekrar yanıma gelmiş: «Ne oldu sana? » diye soruyordu. Koluma girerek beni eve doğru sürükledi. Yolda kolumu vücuduna bastırıyor, yüzüme doğru eğiliyordu. Sıcak nefesi bu sefer bana, tahammül edilmez derecede ağır gelmiye başlakadınmıştı.. Buna rağmen mukavemet etmiyordum. Hayatım­da hiç kimseye mukavemet etmiye alışmamıştım. Elimden gelen ancak kaçmaktı, onu da şimdi yapamazdım, Ka­dın üç adım gitmeden beni yakalarda. Ayni zaman­da, deminki tesadüf beni serseme çevirmişti. Sarhoşlu­ğum azaldığı için, rabıtalı bir şekilde düşünmiye çalışı­yor ve birkaç dakika önce yüzüme dikilip gülümsiyen gözleri hatırlamak istiyordum. Fakat bütün bunlar şim­di bana bir hayal, hummalı kafamın uydurduğu korkunç levhalar gibi geliyordu. Hayır, onu görmemiştim. Böyle bir vaziyette onunla karşılaşmış olamazdım. Bunların hep­si, yanımdaki kadının bana sarılmasının, beni öpmesinin ve nefesini yüzümde dolaştırmasının doğurduğu kâbuslar­dı... Bir an evvel eve gidip yatağıma serilmek, derhal uyu­mak ve mânâsız vehimlerden kurtulmak istiyordum. Fa­kat kadın hiç de beni bırakmak niyetinde değildi. Eve yak­laştıkça hareketleri daha coşkun bir şekil alıyor, teskin edilmemiş ihtirasların kuvvetlendirdiği kolu beni daha çok sıkıştırıyordu.   Merdivenlerde tekrar boynuma atıldı, çevik bir ha­reketle kurtuldum ve yukarı fırladım. O, iri vücudiyle mer­divenleri sarsarak ve tıkanırcasına nefes alarak arkamdan koşuyordu. Anahtarı odamın kapısına sokmıya çalışırken koridorun öteki başından, sabık müstemleke tüccarı Herr Döppke göründü. Ağır ağır yürüyordu. Onun bu vakte kadar yatmıyarak bizi beklemiş olduğunu anladım ve de­rin bir nefes aldım; oldukça hali vakti yerinde ve kadınlığının tam ateşli cağlarında bulunan bu dul kadına kar­şı birtakım tatlı emeller beslediğini bütün pansiyon hal­kı biliyordu. Hattâ kadının da bu samimî hislere pek yabancı kalmadığı, elliyi geçtiği halde dinçliğini muhafa­za etmiş olan bu koca bekârı yumuşak bağlarla bendetmek hususunda muayyen birtakım plânları bulunduğu söyleniyordu. İki ahbap, koridorda birbirlerine raslayın­ca bir müddet durakladılar. Ben hemen odama girip ka­pıyı içerden kilitledim. Dışarıda fısıltı halinde bir konuş­ma başladı ve uzun müddet devam etti. İhtiyatla sorulan suallere incitmeden cevaplar verildiği ve bu izahatın, inanmıya azmetmiş kulaklarda yumuşatıcı bir tesir yap­tığı anlaşılıyordu. Biraz sonra ayak sesleri ve fısıltılar ko­ridorun öteki başına doğru uzaklaştı ve kayboldu.   Yatağa yatar yatmaz uyumuşum. Sabaha karşı sıkın­tılı rüyalar gördüm, kürk mantolu kadın türlü şekillerde karşıma çıkıyor, o müthiş ve ezici tebessümiyle beni kıvrandırıyordu. Ona bir şeyler söylemek, bir şeyler anlat­mak, izahat vermek istiyor, fakat muvaffak olamıyordum. Siyah gözlerinin keskin ifadesi çenelerimi kilitliyordu. Onun tarafından, değişmez bir hükümle mahkûm edildi­ğimi gördükçe daha çok kıvranıyor, derin bir ümitsizliğe düşüyordum. Daha ortalık ağarmadan uyandım. Başım ağrıyordu. Lâmbayı yakarak bir şeyler okumıya çalıştım. Satırlar gözlerimin önünden siliniyor ve beyaz sahifelerin ortasında, sisler içinde, benim zavallılığıma sessiz ve içten kahkahalarla gülen iki siyah göz peyda oluyordu. Dün akşam gözlerime sadece bir hayal göründüğünü bildiğim halde akinleşemiyordum. Kalkıp giyinerek sokağa çıktım. Soğuk, rutubetli bir Berlin sabahı idi. Sokaklarda, küçük el arabalariyle evlere süt, tereyağı ve küçük ek­mekler bırakan çıraklardan başka kimse yoktu. Köşebaşlannda birkaç polis, duvarlara gece yapıştırılan ihtilâlci beyannameleri söküp yırtmıya uğraşıyorlardı. Kanalın kenarını takibederek Tiergarten’e kadar yürüdüm. Dur­gun suyun üzerinde iki kuğu kuşu, birer oyuncak kadar hareketsiz, süzülüyorlardı. Ormanda çayırlar ve banklar sırsıklamdı. Bu sıralardan birinde, üzerine oturulmaktan buruşmuş bir gazete ve birkaç firkete vardı. Bunları gö­rünce dün akşamki halimi hatırladım. Herhalde Frau Tiedemann da birahanede ve yollarda bir hayli firkete düşür­müş olacaktı ve şimdi ihtimal ki, oda komşusu yaşlı Herr Döppke’nin yanında müsterih bir uyku uyuyor, sabahleyin hizmetçiler uyanmadan kalkarak kendi odasına geçmesi icabettiğini düşünmüyordu.   Fabrikaya her zamankinden daha erken gittim ve ka­pıcıyı pek candan selâmladım. Dört elle işe sarılmıya ve işsizliğin doğurduğu sıkıntılı vehimlerden bu şekilde kurtulmıya azmetmiştim. İçerisine gül esansı atılan sabun kazanlarının yanında defterime uzun uzun notlar aldım. Sabunlara damga vuran preslerin hangi fabrikalar mamulâtı olduğunu kaydettim. Kendimi şimdiden, Havranda kuracağım büyük ve modern sabunhanenin müdürü ola­rak görüyor, üzerinde «Mehmet Raif - Havran» damga­sı bulunan pembe renkli, yumurta şeklinde sabunların, yu­muşak ve kokulu kâğıtlar içinde, bütün Türkiyeye nasıl yayılacağını tasavvur ediyordum.   Öğleye doğru sıkıntımın azaldığını ve hayatı biraz pembe görmiye başladığımı farkettim. Kendimi nekadar mânâsız şeylerle üzdüğümü anlıyor, bütün kabahati ha­yalperestliğimde, kendi içime kapanıp kuruntu yapmam­da buluyordum. Fakat artık değişecektim. Meslek kitapları dışındaki okumayı da azaltacaktım. Benim gibi bir eşraf çocuğunun mesut olmaması için ne sebep vardı?   Babamın zeytinlikleri, Havrandaki iki fabrika ve bir sabunhane beni bekliyordu. İkisi de zengin birer kocada olan ablalarımın hisselerini de alır, memleketimin itibarlı bir tüccarı olarak yaşardım. Düşman vatandan kovulmuş, millî ordu Havranı kurtarmıştı. Babam, mektupla­rında coşuyor ve birbiri arkasına vatanperverane cümle­ler sıralıyordu. Biz bile burada, sefarethanede büyük bir toplantı yaparak zaferin heyecanını tatmıştık. Arasıra, mutat sessizliğimden ayrılarak, Herr Döppke ile yanındaki işsiz zabitlere, Almanyanın nasıl kurtarılacağına dair, Anadolu harekâtı hakkında bildiklerime dayanarak, tavsiyelerde bulunuyordum... Şu halde ortada sıkılacak bir şey yoktu. Mânâsız -hattâ mânalı da olsa ne çıkardı- bir resim, muhayyel vakalara dayanan bir roman, hayatımda ne diye rol oynuyordu... Hayır, artık tamamen değişe­cektim...   Buna rağmen akşam olup da ortalık kararınca içime sebepsiz bir hüzün çöktü. Sofrada Frau Tiedemann’la karşılaşmamak için yemeği dışarıda yemiye karar verdim ve iki duble bira içtim. Fakat bütün gayretime rağmen gündüzkü nikbinliğim geri gelmiyordu. Kalbimin etrafında mütemadiyen sıkışıp ezilen bir şey var gibiydi. Açık havada dolaşırsam bu fena ruh halinden kurtulacağımı ümidederek acele hesap gördüm. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu ve gökyüzü kapalıydı. Şehrin bol ışıkları­nın kızıl aksini tepemizdeki alçak bulutlarda seyretmek mümkündü. Kurfürstendamm dedikleri geniş ve uzun caddeye geldim. Burada sema büsbütün aydınlık bir hal alıyor, yüzlerce metre yukarıdan' dökülen yağmur tane­leri bile turuncu bir renge boyanıyordu. Caddenin iki ta­rafı gazinolar, sinemalar, tiyatrolarla kaplı idi. Kaldırımlarda, yağmura rağmen hiç istiflerini bozmıyan insanlar geziniyorlardı. Mânâsız ve birbiriyle alâkası olmıyan bir­ takım şeyler düşünerek ağır ağır yürüyordum. Sanki kafama gelmekte ısrar eden bir fikri uzaklaştırmak istiyor­dum. Her tabelâyı okuyor, her ışık reklâmını tetkik ediyordum. Kilometrelerce uzayan bu caddede böylece bir­ kaç kere gidip geldim. Sonra sağa saparak Wittenberg meydanına doğru yürüdüm.   Burada Ka De We dedikleri büyük bir mağazanın önündeki kaldırımlarda, ayaklarına kırmızı çizmeler gi­yip kadınlar gibi yüzlerini boyıyarak dolaşan birtakım de­likanlılar, gelip geçenlere davet eden gözlerle bakıyor­lardı. Saatimi çıkardım. On biri geçiyordu. Demek vakit bu kadar ilerlemişti. Adımlarım birdenbire süratlendi, oralara yakın bulunan Nollendorf meydanının yolunu tuttum. Bu sefer nereye gittiğimi gayet iyi biliyordum. Dün akşam «Kürk Mantolu Madonna» ya orada ve tam bu sıralarda raslamıştım. Meydan boştu. Cenup tarafındaki büyük tiyatro binasının önünde bir polis dolaşıyordu. Kar­şıya gelen sokağa girdim ve bir gece evvel Frau van ile sarmaş dolaş durduğumuz yere geldim. Sanki aradığım insan birdenbire peyda oluverecekmiş gibi göz­lerimi ilerideki elektrik direğinin altına diktim. Dün akşam gördüğümün bir hayal, sarhoş kafamın bir vehmi olduğu­nu kendime bu kadar telkin ettiğim halde işte şimdi bu­rada onu, o kadını, belki de o hayali bekliyordum. Sabah­tan beri kurduğum binanın yerinde yeller esiyordu. Ben gene eskisi gibi dünyadan uzak ve daima tasavvurlarımın ve iç dünyamın bir oyuncağı idim.   Tam bu sırada meydanın ortasından geçip bulundu­ğum sokağa doğru gelen bir insan gördüm. Oradaki evler­den birinin kapı aralığına gizlenerek beklemiye başladım. Başımı uzatıp baktığım zaman, kısa ve sert adımlarla bu tarafa yaklaşan kürk mantolu kadını tanıdım. Bu sefer ya­nılmama imkân yoktu. Sarhoş değildim. İskarpinlerinin çıkardığı kuru sesler, tenha sokağın iki tarafındaki evle­re çarpıp aksediyordu. Kalbim ufalıyormuş gibi ağrımıya ve müthiş bir süratle çarpmıya başladı. Ayak sesleri adamakıllı yaklaşmıştı. Sokağa sırtımı vererek, kapı ile oynuyordum. Gûya açıp içeri girecekmiş gibi bir tavır almış ve eğilmiştim. Ayak sesleri tam arkama gelince, düşmemek ve küçük bir feryat koparmamak için büyük bir gayret sarfettim ve yanıbaşımdaki duvarı tuttum. Ka­dın yoluna devam etti, ben olduğum yerden çıkarak, onu tekrar gözden kaybetmek korkusiyle, pek yakından takibe başladım. Yüzünü görmemiştim. Onunla karşılaşmaktan bu kadar korktuğum halde şimdi beş altı adım arkasın­dan yürüyordum. Beni görmesi ihtimali karşısında saklanacak yer aradığı­ma göre ne diye buraya gelmiş ve yolunu beklemiştim? Şimdi ne diye arkasından gidiyordum? Acaba o muydu? Gecenin herhangi bir saatinde bir sokaktan geçen bir kadının ertesi akşam gene ayni yerden geçmesi icabettiğine nereden hükmediyordum?. Bütün bu suallere cevap verecek halde değildim. Hiç eksilmiyen bir çarpıntı ile arkasından gidiyor ve birdenbire geriye bakıp beni gör­mesi ihtimalini düşündükçe daha çok heyecanlanıyor­dum... Başım önümde, asfalt kaldırımdan başka hiç bir şey görmeden, ayak seslerini takibederek yürüyordum. Bir­denbire bu sesler kesildi. Olduğum yerde kaldım. Başımı daha çok eğerek bir mahkûm gibi bekledim. » demedi. Ancak birkaç saniye sonra, bulunduğum yerin cad­denin diğer kısımlarından daha aydınlık olduğunu farkettim.   Yavaşça gözlerimi kaldırdım: Ortada kadın filân yok­tu. Birkaç adım ileride, kapısı elektriklerle aydınlatılmış, oldukça meşhur bir kabare vardı. Sokağa doğru fırlamış kocaman bir lehvanın üzerinde mavi ampullerle yazılmış «Atlantik» kelimesi bir yanıp bir sönüyordu ve vazının alt tarafında gene ampullerden yapılmış, deniz dalgalarına benziyen şekiller vardı. Kapıda duran sırmalı elbiseli, kırmızı kasketli, iki metre kadar boylu bir adam eğilerek beni içeri davet etti. » dedi.   Yüzünde pek manalı bir tebessüm vardı. Zihnimden birdenbire, bu kadının buranın daimî müşterilerinden bi­ri olması ihtimali geçti. Her akşam ayni saatte gelişi bunu gösteriyordu. Derin ve rahat bir nefes alarak paltomu çıkardım ve salona girdim.   İçerisi kalabalıktı. Ortada, çukurda, yuvarlak bir dans yeri; karşıda bir orkestra, kenarlarda yüksek ve kuytu localar vardı. Bunların yarısından çoğunun perdeleri ka­palı idi, içindeki çiftler arasıra dans etmek için meydana çıkıyor, sonra tekrar localarına girerek perdelerini çeki­yordu. Henüz kimse tarafından tutulmamış olduğu an­laşılan bir tanesine gidip oturdum. Bir bira söyledim. Çar­pıntım geçmişti. Hiç acele etmiyen gözlerle etrafıma bak­tım. Onu, kürk mantolu kadını, haftalardanberi uykumu kaçıran insanı, yanında yaşlı veya genç bir hovarda ile bu masalardan birinde bulacağımı ve bu kadar büyük bir ehemmiyet, bu kadar derin bir mâna verdiğim kadının nefsini nasıl pazara çıkardığını görünce bütün boş hülyala­rımdan kurtulacağımı ümidediyordum. Dans mahallinin etrafındaki masalarda yoktu. Her halde localardan birine girmişti. Acı acı güldüğümü hissettim. İnsanlara olduklarından başka gözlerle bakmakta ısrar edişime içerliyor­dum. Yirmi dört yaşına geldiğim halde hâlâ çocukluğumun saflığından kurtulamamıştım. Basit, hattâ belki de hiç gü­zel olmıyan bir resim bende ne müfrit intibalar bırakmış, ne geniş ümitler doğurmuştu. O soluk insan yüzüne kitap­lar dolduracak kadar çok mânalar vermiş, onda, hakikatte asla mevcud olmıyan vasıflar bulmuştum.

Yorumlar