Tellura
← Romana Dön

Bölüm 8

Bölüm 8 · 2043 kelime · ~11 dk okuma

Halbuki o, birçok genç kadınlar gibi, böyle eğlence yerlerinde âdi zevkler peşinde koşuyordu. Benim o kadar hürmetle sey­rettiğim yaban kedisi kürkü de, her halde buralardaki hizmetlerinin bedeli idi.   Perdeleri kapalı duran locaları sıra ile göz hapsine alarak içindekileri tanımıya karar verdim; yarım saat sonra bu mahrem köşelerin ateşli çiftlerini tamamen bel­lemiştim. Kürk mantolu kadının bunlardan birinde olma­dığı muhakkaktı. Herkesin merakım uyandırmağı da göze alarak, perdeler açılıp kapandıkça, dikkatle içeri bakıyordum. Hiç birinde tek veya çift olarak oturan ve dansa çıkmıyan kimse yoktu.   Tekrar üzüntülü bir tereddüde düştüm. Acaba bu ak­şam da yanlış mı görmüştüm? Öyle bir kürkü Berlinde yalnız bir kadın giymiyordu ya? Zaten yüzünü de görme­miştim. Bir akşam evvel sarhoş halimde, alaycı bir tebes­sümle bana gözlerini diken bir kadını yürüyüşünden tanı­mama imkân var mıydı? Bakalım dün akşam onu sahiden görmüş müydüm? Yoksa her şey, bu sabahtan beri tefsir ettiğim gibi bir hayalden mi ibaretti? Kendimden korkmıya başladım. Bana ne oluyordu? Bir tablonun bu kadar tesiri altında kalmak... Sonra oradaki kadının gece vakti karşıma çıktığını zannetmek, sonra ayak seslerine ve kür­küne göre hüküm vererek rasgele bir kadının peşine düşmek... Hemen çıkıp gitmekten ve kendimi sıkı bir kon­trol altına almaktan başka çare yoktu.   Salon birdenbire karardı. Yalnız orkestranın bulundu­ğu yerde hafif bir ışık vardı. Dans edilen yer boşalmıştı. Biraz sonra ağır bir müzik başladı. Sazların arkasından doğru ince bir keman sesi duyuldu. Ses yavaş yavaş yak­laşıyordu. Beyaz ve çok dekolte bir tuvalet giymiş olan genç bir kadın, keman çalmakta devam ederek, aşağıya indi. Gayet alçak, fakat erkek sesine yakın bir alto ile o zamanın modası olan şarkılardan birini söylemiye baş­ladı. Bir projektör, yerde yumurta şeklinde bir daire çi­zerek, sanatkârı aydınlatıyordu.   Derhal tanıdım. Artık bütün tereddütlerim, bin bir türlü mânâsız tahminlerim uçup gitmişti. İçimi tekrar bir burkulma sardı. Onun burada, etrafına bu kadar yalandan tebessümler saçmıya, bu kadar istemeden şuh cilveler yapmıya mecbur kalarak çalışması bana pek hazin geldi.   Resimde gördüğüm kadını her vaziyette, hattâ kucak­tan kucağa dolaşırken tasavvur etmek mümkündü. Fakat onu böyle göreceğimi aklıma getiremezdim. Bu halinde, zihnimde yaşattığım mağrur, müstağni, kuvvetli iradeli kadınla kıyas edilemiyecek kadar sarih bir zavallılık vardı. » diye düşündüm. Çünkü bunları ne de olsa istiyerek yapacaktı. Kendini unutarak, kapıp koyuvererek yapa­caktı. Fakat şimdi yapmakta olduğu bu işi asla istemedi­ği meydandaydı. Keman çalışında hiçbir fevkalâdelik yok­tu ve sesi ancak kendiliğinden güzel, daha doğrusu tesir­li idi. Sarhoş bir oğlan çocuğunun ağzından dökülür gibi, şikâyetle titriyen şarkılar söylüyordu. Yüzünde yamama gibi duran gülümseme, ortadan kaybolmak için küçük bir fırsat bekliyor gibiydi, nitekim masalardan birine eğilip müşterilere doğru baygın birkaç nağme fırlattıktan son­ra diğer masaya giderken çehresi bir an için ciddileşiyor, aynen resminde gördüğüm ifadeyi alıyordu. Dünyada ba­na hiç bir şey, tabiattan melûl bir insanın zorla gülmiye çalışması kadar acı gelmemiştir. Yaklaştığı masalardan birinde oturan genç ve sarhoş bir erkek yavaşça iskemle­sinden kalkarak onu çıplak sırtından öptü. Kadının yüzün­den, yılan sokmuş gibi bir buruşma ve vücudundan, buz gibi bir ürperme geçti, fakat bu pek kısa, belki bir saniye­nin dörtte birinden daha az bir zaman sürdü. » de­mek istiyen bir ifade ile başını salladığını gördüm.   Her şarkıdan sonra birkaç alkış duyuluyor ve kadın başiyle orkestraya başka bir şey çalmasını işaret ediyordu. Sonra ayni kaim ve şikâyet dolu sesiyle diğer bir şarkı­ya başlıyor, beyaz eteklerinin altında kaybolan ayaklarını parkelerin üzerinde sürüyerek masadan masaya ilerliyor ve birbirinin boynuna sarılmış duran sarhoş çiftlerin başucunda, veya içinde neler olup bittiği görülmiyen locala­rın kapalı perdeleri önünde, başını kemana yaslıyarak, pek usta olmıyan parmaklarını tellerde dolaştırıyordu.   Benim masama yaklaştığını görünce büyük bir telâ­şa düştüm. Ona nasıl bakacağımı, ne yapacağımı bilmiyor­dum. Sonra bu halime güldüm. Dün gece yarısı karanlık bir sokakta gördüğü bir adamı tanımasına imkân var mıvdı? Ben onun için her hangi bir delikanlıdan, buraya eğlenmiye ve eğlence arkadaşı bulmıya gelmiş bir müşteriden başka ne olabilirdim ki? Buna rağmen başımı önüme eğ­miştim. Onun, yerde sürünmekten uçları tozlanmış eteği­ni ve bunun altından burnu bir parça dışarı çıkan beyaz, dekolte iskarpinini gördüm. Çorapsızdı. Ayağının üst tarafında, parmaklarının başladığı yerde, projektörün donuk beyaz ışığına rağmen pembeliği belli olan, bir parmak eninde küçük bir kısım vardı. Gözlerim buraya ilişince bü­tün vücudunu çıplak görmüş gibi bir ürperme ve hicap ile gözlerimi yukarı kaldırdım. Dikkatle bana bakıyordu. Şarkı söylemiyor, yalnız keman çalıyordu. Yüzünde o eğ­reti gülümseme yoktu. Bakışlarımız karşılaşınca gözleriyle beni dostça selâmladı. Evet, hiç mübalâğaya kaçmadan, hiç sırıtmadan, eski bir dost gibi beni selâmladı. Bunu sade­ce gözlerini bir kere açıp kapamakla, fakat yanılmama im­kân vermiyecek kadar sarih bir şekilde yaptı. Sonra gül­dü. Bütün yüzüne yayılan, açık, temiz, yalansız bir gülüşle güldü. Eski bir dosta güler gibi güldü... Bir müddet çaldıktan ve beni bir kere daha, bu sefer gözleri ve başiyle selâmladıktan sonra başka masalara gitti.   Yerimden fırlıyarak boynuna sarılmak ve onu ağlı­ya ağlıya öpmek için müthiş bir arzu duydum. Hayatımdahiç bu kadar mesudolduğumu, içimin bu kadar genişledi­ğini hatırlamıyordum. Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiç bir şey yapmadan, bu kadar mesudetmesi na­sıl mümkün oluyordu?. Ahbapça bir selâm ve temiz bir gülüş... Dünyanın en zengin adamıydım. Gözlerimle onu takibederek mırıldanıyordum: «Sana teşekkür ederim... » Ve sergideki resmi seyrederken düşündükleri­min doğru çıktığını görmekle memnun oluyordum. O aynen benim tasavvur ettiğim gibi idi... Başka türlü olsa ba­na böyle tanıdık gözlerle bakar, selâm verir miydi?   Bir aralık içimden cız diye bir şüphe geçti: Acaba be­ni birine mi benzetti? dedim. Yoksa dün akşam sokakta kepaze bir halde gördüğü bu çehre kendisine yabancı gelmediği ve beni nereden tanıdığını da bir türlü hatırlıyamadığı için ihtiyata riayet olsun diye mi selâmladı? Fakat yüzünde en küçük bir tereddüt, hâfızasını araştır­dığına delâlet edecek bir dalgınlık yoktu... Tam bir em­niyetle gözlerimin içine bakmış, sonra gülmüştü. Ne olur­sa olsun onun bana bu yakınlığı göstermesi beni dünya­nın en bahtiyar insanı haline getirmiye yetiyordu. Yüzümde hayatlarından memnun insanların o küstah ve ra­hat gülüşiyle masamda oturuyor, önüme, etrafıma ve şim­di salonun öteki başına gitmiş olan genç kadına bakıyor­dum. Koyu renkli, dalgalı ve kısa saçları ensesine dökülmüştü. Çıplak kolları hareket ettikçe beli hafifçe sağa, sola bükülüyor, sırtında ince adale kıpırdamaları oluyordu.   Son şarkısını söyledikten sonra hızlı adımlarla orkes­tranın arkasında kayboldu, ışıklar tekrar yandı. Ben saa­detimin neşesi içinde, hiç bir şey düşünmeden bir müddet durdum. » diye kendi kendime sordum. Hemen dışarı çıkıp kapının önünde onu bekle­meli miydim?... Ne maksatla?... » dersem hakkımda ne hüküm verirdi?. Bana bir parça alâka göstermesine böyle en beylik bir zampara cümlesiyle mi mu­kabele edecektim?   En kibar hareketin, hemen çıkıp gitmek ve yarın ak­şam gene gelmek olduğuna hükmettim. Yavaş yavaş ahbaplığı ilerletirdim... Bir gece için bu kadarı çoktu bile... Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim... Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebebolurdu, fakat fazlasını istiyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim.   Garsonu çağırmak için etrafıma bakındım. Gözlerim orkestranın arasından geçerek salona doğru gelen kadına ilişti. Elinde kemanı yoktu. Hızlı hızlı yürüyordu. Benim bulunduğum tarafa yaklaştığını görünce etrafıma bakındım... Bana, benim masama geliyordu. Biraz evvelki gibi ahbapça gülüyordu. » dedi.   Ancak bu anda şaşkınlığımdan bir parça kurtuldum ve ayağa kalkmağı akıl ettim.   «Teşekkür ederim... »   Karşımdaki iskemleye oturdu. » dedi.   Büsbütün şaşırdım. Ne demek istediğini anlamadığım için, aklıma bir sürü münasebetsiz ihtimaller geliyordu.   «Hayır,» dedim. »   Sesi hiç yabancı değildi. Yüzünün her hattını ezbe­re bilişim, hattâ onda, hakikatte mevcut olandan çok da­ha fazla mânalar buluşum tabiî idi.   Resmini günlerce seyrederek kafama nakşetmiş, son­ra bu tasviri, Madonna tablosiyle adamakıllı ikmal etmiş­tim. Fakat sesi... Bunu herhalde bir yerde duymuş ola­caktım. Belki çok uzak zamanlarda, çocukluğumda... Bel­ki de sadece hayalimde.   Bunları düşünmekten kurtulmak için bir hareket yaptım. Mademki o karşımda idi ve benimle konuşuyor­du, artık başka şeylerle meşgul olmak lüzumsuz ve mânasızdı.   Kadın tekrar sordu:   «Demek dargın değilsiniz... »   Eyvah... » diye sormak için dudak­larımı kımıldattım. Pek de dürüst olmıyan bir düşünce ile bundan vazgeçtim. Ya bu sualim üzerine yanıldığını anlar, kısa bir itizar ile kalkıp giderse?   Bu harikulâde güzel rüya nekadar çok devam eder­se o kadar iyi idi. Onu kesmiye, yarım bırakmıya, haki­kat pahasına da olsa uyanmıya hakkım yoktu. »   Bir saniyeden daha az süren müthiş bir şaşkınlık­tan sonra iskemleden fırladım. » diye bağırdım. Herşeyi anlamıştım. Bu sesi nereden tanıdığımı hatırlıyordum. » dedi.   Bu kahkahayı da hatırladım. » dediğim za­man! » diyerek kahka­hayla gülen kadın buydu... Onu o zaman nasıl olup da tanıyamadığımı bir türlü anlamıyordum. Tablo, aslını görmek kudretini gözlerimden alacak kadar mı beni sarmişti? » diye mırıldandım. » dedi. »   «Hayır, zannetmem... »   «Evet, birkaç kere baktınız... Ama nasıl?... *   Sonra, hâlâ avuçlarımın içinde duran ellerini çeke­rek:   Arkadaşlarımın yanma döndüğüm zaman, beni tanımadığınızı söylemedim» dedi. » dedi.   İlk anda hatırlamıyarak durdum. Sonra süratle ce­vap verdim:   «Tabii... Tabii... »   Tekrar güldü. »   «Böyle şey sorulur mu? Ama neyse, yirmi altı!... »   «Gördünuüz mü? »   Bir müddet sustuk... Kafamın içinde ona söylene­cek uçsuz bucaksız şeyler bulunduğunu hissediyordum, senelerce söylense bitmiyecek şeyler... Fakat hiçbiri şu anda aklıma gelmiyordu. O da, bir şey demeden önüne bakıyordu. Sağ dirseğini masaya dayamıştı. Eli beyaz ör­tünün üzerine şöylecebırakılıvermişti. Küçük, uçlara doğru sivrilen ve kemiklerinin gayet ince olduğu hissini veren parmakları vardı ve bunların ucu, üşümüş gibi, kırmızı idi. Biraz evvel avucumda tuttuğum ellerinin haki­katen soğuk olduğunu hatırladım. » dedim. » Ve her ikisini birden uzattı.   Yüzüne baktım. Gözleri hâkim ve iradeli idi. İlk de­fa konuştuğu bir adama ellerini terketmekte hiçbir fev­kalâdelik bulmuyor gibiydi. Acaba?.. Hep ayni münase­betsiz ihtimaller aklıma geliyordu. » dedim. «O kadar neşeli, hattâ alaycı idiniz ki... Sonra, nasıl söyliyeyim, her haliniz tablodakinin aksine idi... Saçlarınız kısa... Eteğiniz de kısa ve elbiseniz dara­cıktı... Âdeta koşar gibi, hoplar gibi yürüyordunuz... Si­zi, münekkitlerin «Madonna» dedikleri o ağırbaşlı, dü­şünceli, hattâ biraz da kederli tabloya benzetmek herhal­de güç bir şeydi... Ama hayret ediyorum... »   «Evet, çok... Sizi sergiye ilk geldiğiniz günden beri hatırlıyorum . Canınız sıkılmış gibi dolaşırken birdenbire benim portremin önünde durdunuz... Öyle garip bir dik­katle bakmıya başladınız ki, gelip geçenlerin bile tuha­fına gitti. Ben de ilk anda resmi bir tanıdığınıza ben­zettiğinizi zannetmiştim. Sonra her gün gelmiye başladınız... Kolayca anlıyabileceğiniz bir meraka düştüm. Bir­kaç kere yanınıza sokularak tabloyu sizinle beraber, âde­ta başbaşa seyrettim. Siz hiçbir şeyin farkında değildiniz, gözlerinizi arasıra, rahatınızı bozan bu seyirciye çevirdi­ğiniz halde tanımıyordunuz. Bu dalgınlığınızda garip bir cazibe vardı... Söylediğim gibi merak da ediyordum... Nihayet yanınıza sokulup konuşmıya karar verdim. Diğer ressam arkadaşlar da sizi merak ediyorlardı... Onlar da ısrar ettiler... Fakat keşki yapmasaydım... Sizi tamamen kaybettik... » dedim. Fakat derhal pişman oldum. Bu sözümden alınabilirdi. » diye cevap verdi. » dedi. »   «Yani... Yalnız işte... Kimsesiz... Ruhan yalnız... Na­sıl söyliyeyim ... Öyle bir haliniz var ki...   «Anlıyorum, anlıyorum... Tamamen yalnızım... Ama Berlinde değil... Bütün dünyada yalnızım... » dedi. » dedi. «Siz beni yeni ta­nıyorsunuz, fakat ben sizi on beş yirmi gün tetkik ettim... Herkese benzemiyen bir haliniz var... Evet, sizinle gayet iyi arkadaş olabiliriz...   Garip garip yüzüne baktım. Ne demek istiyordu? Bir kadın, bir erkeğe bu şekilde ne teklif edebilirdi? Hiçbir şey bilmiyordum. Hiç tecrübem yoktu ve insanları hiç tanımıyordum.   O bunu farketmişti. » de­di. «Sözlerime başka mânalar vermiye kalkmayın... Ben hep böyle apaçık konuşurum... Bir erkek gibi... Zaten bir çok taraflarım erkeklere benzer... »   Beni baştan aşağı uzun zaman süzdü. » dedi. «Şimdi farkına varıyorum... Belki de bunun için ilk gördüğüm andan iti­baren sizde hoşuma giden bir şey bulduğuma hükmet­tim... »   Annemden ve babamdan çok dinlediğim bu lâfı böy­le ilk defa konuştuğum bir insandan duymak beni şaşırt­tı ve üzdü... » dedi. «Bü­tün gece aklıma geldikçe güldüm... Namusunu müdafaa etmek istiyen masum bir genç kız gibi çırpmıyordunuz. » dedim.   «Nasıl tanımam, akrabamdır! Dayımın kızı... Ama şimdi dargınız... Ben değil... Annem görüşmek istemiyor; bu halleri yüzünden... Kocası avukattı. Umumî Harpte öldü... Şimdi, annemin tabiriyle, «uygunsuz» bir hayat sü­rüyor... Ama bize ne?... Dün akşam ne oldu? Kurtulabildiniz m i? »   «Ayni pansiyonda oturuyoruz. »   Bu cümle ile bahsi kapatmak istediğini anladım. Bir müddet sustuk. » demek istiyen tasvipkâr bir gülümseme ile bakışmakta devam ediyorduk. » «Sizin gibi!   Mânâsız bir şey sormuş gibi sıkıldım . »   «Evet. Böyle yerlere hiç gelmemiştim...

  «Bu akşam?»

  Bütün cesaretimi toplıyarak:

  «Sizin arkanızdan geldim!» dedim.

  Biraz şaşırdı:

  «Kapıya kadar peşimden gelen siz miydiniz?»

  «Evet. Demek farkına vardınız!»

  «Tabii... Bir kadın böyle şeylerin farkına varmaz olur mu?»

  «Fakat arkanıza bakmadınız!»

  «Hiçbir zaman dönüp bakmam...»

  Bir müddet sustu. Bir şeyler düşündü, sonra çapkın­ca bir gülüşle:

  «Bu da benim bir nevi eğlencemdir!» dedi. «Sokak­ta birisinin arkamdan geldiğini hissettim mi bütün tecessü­sümü yenerek, başımı çevirmemekte ısrar ederim ve bu sırada kafamdan birçok ihtimaller geçiririm: Peşimdeki genç olabilir, ihtiyar ve çökmüş bir kadın avcısı olabilir, zengin bir prens, fakir bir talebe, hattâ sarhoş bir serseri de olabilir. Adımlarının çıkardığı sesten kim olduğunu ta­yin etmiye çalışırım ve bu şekilde, nasıl geldiğimi anla­madan yol bitiverir... Demek bu akşam sizdiniz ha?.. Halbuki ben mütereddit adımlarınızdan yaşlı ve evli bir adam zannetmiştim.»

Yorumlar