Halbuki o, birçok genç kadınlar gibi, böyle eğlence yerlerinde âdi zevkler peşinde koşuyordu. Benim o kadar hürmetle seyrettiğim yaban kedisi kürkü de, her halde buralardaki hizmetlerinin bedeli idi. Perdeleri kapalı duran locaları sıra ile göz hapsine alarak içindekileri tanımıya karar verdim; yarım saat sonra bu mahrem köşelerin ateşli çiftlerini tamamen bellemiştim. Kürk mantolu kadının bunlardan birinde olmadığı muhakkaktı. Herkesin merakım uyandırmağı da göze alarak, perdeler açılıp kapandıkça, dikkatle içeri bakıyordum. Hiç birinde tek veya çift olarak oturan ve dansa çıkmıyan kimse yoktu. Tekrar üzüntülü bir tereddüde düştüm. Acaba bu akşam da yanlış mı görmüştüm? Öyle bir kürkü Berlinde yalnız bir kadın giymiyordu ya? Zaten yüzünü de görmemiştim. Bir akşam evvel sarhoş halimde, alaycı bir tebessümle bana gözlerini diken bir kadını yürüyüşünden tanımama imkân var mıydı? Bakalım dün akşam onu sahiden görmüş müydüm? Yoksa her şey, bu sabahtan beri tefsir ettiğim gibi bir hayalden mi ibaretti? Kendimden korkmıya başladım. Bana ne oluyordu? Bir tablonun bu kadar tesiri altında kalmak... Sonra oradaki kadının gece vakti karşıma çıktığını zannetmek, sonra ayak seslerine ve kürküne göre hüküm vererek rasgele bir kadının peşine düşmek... Hemen çıkıp gitmekten ve kendimi sıkı bir kontrol altına almaktan başka çare yoktu. Salon birdenbire karardı. Yalnız orkestranın bulunduğu yerde hafif bir ışık vardı. Dans edilen yer boşalmıştı. Biraz sonra ağır bir müzik başladı. Sazların arkasından doğru ince bir keman sesi duyuldu. Ses yavaş yavaş yaklaşıyordu. Beyaz ve çok dekolte bir tuvalet giymiş olan genç bir kadın, keman çalmakta devam ederek, aşağıya indi. Gayet alçak, fakat erkek sesine yakın bir alto ile o zamanın modası olan şarkılardan birini söylemiye başladı. Bir projektör, yerde yumurta şeklinde bir daire çizerek, sanatkârı aydınlatıyordu. Derhal tanıdım. Artık bütün tereddütlerim, bin bir türlü mânâsız tahminlerim uçup gitmişti. İçimi tekrar bir burkulma sardı. Onun burada, etrafına bu kadar yalandan tebessümler saçmıya, bu kadar istemeden şuh cilveler yapmıya mecbur kalarak çalışması bana pek hazin geldi. Resimde gördüğüm kadını her vaziyette, hattâ kucaktan kucağa dolaşırken tasavvur etmek mümkündü. Fakat onu böyle göreceğimi aklıma getiremezdim. Bu halinde, zihnimde yaşattığım mağrur, müstağni, kuvvetli iradeli kadınla kıyas edilemiyecek kadar sarih bir zavallılık vardı. » diye düşündüm. Çünkü bunları ne de olsa istiyerek yapacaktı. Kendini unutarak, kapıp koyuvererek yapacaktı. Fakat şimdi yapmakta olduğu bu işi asla istemediği meydandaydı. Keman çalışında hiçbir fevkalâdelik yoktu ve sesi ancak kendiliğinden güzel, daha doğrusu tesirli idi. Sarhoş bir oğlan çocuğunun ağzından dökülür gibi, şikâyetle titriyen şarkılar söylüyordu. Yüzünde yamama gibi duran gülümseme, ortadan kaybolmak için küçük bir fırsat bekliyor gibiydi, nitekim masalardan birine eğilip müşterilere doğru baygın birkaç nağme fırlattıktan sonra diğer masaya giderken çehresi bir an için ciddileşiyor, aynen resminde gördüğüm ifadeyi alıyordu. Dünyada bana hiç bir şey, tabiattan melûl bir insanın zorla gülmiye çalışması kadar acı gelmemiştir. Yaklaştığı masalardan birinde oturan genç ve sarhoş bir erkek yavaşça iskemlesinden kalkarak onu çıplak sırtından öptü. Kadının yüzünden, yılan sokmuş gibi bir buruşma ve vücudundan, buz gibi bir ürperme geçti, fakat bu pek kısa, belki bir saniyenin dörtte birinden daha az bir zaman sürdü. » demek istiyen bir ifade ile başını salladığını gördüm. Her şarkıdan sonra birkaç alkış duyuluyor ve kadın başiyle orkestraya başka bir şey çalmasını işaret ediyordu. Sonra ayni kaim ve şikâyet dolu sesiyle diğer bir şarkıya başlıyor, beyaz eteklerinin altında kaybolan ayaklarını parkelerin üzerinde sürüyerek masadan masaya ilerliyor ve birbirinin boynuna sarılmış duran sarhoş çiftlerin başucunda, veya içinde neler olup bittiği görülmiyen locaların kapalı perdeleri önünde, başını kemana yaslıyarak, pek usta olmıyan parmaklarını tellerde dolaştırıyordu. Benim masama yaklaştığını görünce büyük bir telâşa düştüm. Ona nasıl bakacağımı, ne yapacağımı bilmiyordum. Sonra bu halime güldüm. Dün gece yarısı karanlık bir sokakta gördüğü bir adamı tanımasına imkân var mıvdı? Ben onun için her hangi bir delikanlıdan, buraya eğlenmiye ve eğlence arkadaşı bulmıya gelmiş bir müşteriden başka ne olabilirdim ki? Buna rağmen başımı önüme eğmiştim. Onun, yerde sürünmekten uçları tozlanmış eteğini ve bunun altından burnu bir parça dışarı çıkan beyaz, dekolte iskarpinini gördüm. Çorapsızdı. Ayağının üst tarafında, parmaklarının başladığı yerde, projektörün donuk beyaz ışığına rağmen pembeliği belli olan, bir parmak eninde küçük bir kısım vardı. Gözlerim buraya ilişince bütün vücudunu çıplak görmüş gibi bir ürperme ve hicap ile gözlerimi yukarı kaldırdım. Dikkatle bana bakıyordu. Şarkı söylemiyor, yalnız keman çalıyordu. Yüzünde o eğreti gülümseme yoktu. Bakışlarımız karşılaşınca gözleriyle beni dostça selâmladı. Evet, hiç mübalâğaya kaçmadan, hiç sırıtmadan, eski bir dost gibi beni selâmladı. Bunu sadece gözlerini bir kere açıp kapamakla, fakat yanılmama imkân vermiyecek kadar sarih bir şekilde yaptı. Sonra güldü. Bütün yüzüne yayılan, açık, temiz, yalansız bir gülüşle güldü. Eski bir dosta güler gibi güldü... Bir müddet çaldıktan ve beni bir kere daha, bu sefer gözleri ve başiyle selâmladıktan sonra başka masalara gitti. Yerimden fırlıyarak boynuna sarılmak ve onu ağlıya ağlıya öpmek için müthiş bir arzu duydum. Hayatımdahiç bu kadar mesudolduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiç bir şey yapmadan, bu kadar mesudetmesi nasıl mümkün oluyordu?. Ahbapça bir selâm ve temiz bir gülüş... Dünyanın en zengin adamıydım. Gözlerimle onu takibederek mırıldanıyordum: «Sana teşekkür ederim... » Ve sergideki resmi seyrederken düşündüklerimin doğru çıktığını görmekle memnun oluyordum. O aynen benim tasavvur ettiğim gibi idi... Başka türlü olsa bana böyle tanıdık gözlerle bakar, selâm verir miydi? Bir aralık içimden cız diye bir şüphe geçti: Acaba beni birine mi benzetti? dedim. Yoksa dün akşam sokakta kepaze bir halde gördüğü bu çehre kendisine yabancı gelmediği ve beni nereden tanıdığını da bir türlü hatırlıyamadığı için ihtiyata riayet olsun diye mi selâmladı? Fakat yüzünde en küçük bir tereddüt, hâfızasını araştırdığına delâlet edecek bir dalgınlık yoktu... Tam bir emniyetle gözlerimin içine bakmış, sonra gülmüştü. Ne olursa olsun onun bana bu yakınlığı göstermesi beni dünyanın en bahtiyar insanı haline getirmiye yetiyordu. Yüzümde hayatlarından memnun insanların o küstah ve rahat gülüşiyle masamda oturuyor, önüme, etrafıma ve şimdi salonun öteki başına gitmiş olan genç kadına bakıyordum. Koyu renkli, dalgalı ve kısa saçları ensesine dökülmüştü. Çıplak kolları hareket ettikçe beli hafifçe sağa, sola bükülüyor, sırtında ince adale kıpırdamaları oluyordu. Son şarkısını söyledikten sonra hızlı adımlarla orkestranın arkasında kayboldu, ışıklar tekrar yandı. Ben saadetimin neşesi içinde, hiç bir şey düşünmeden bir müddet durdum. » diye kendi kendime sordum. Hemen dışarı çıkıp kapının önünde onu beklemeli miydim?... Ne maksatla?... » dersem hakkımda ne hüküm verirdi?. Bana bir parça alâka göstermesine böyle en beylik bir zampara cümlesiyle mi mukabele edecektim? En kibar hareketin, hemen çıkıp gitmek ve yarın akşam gene gelmek olduğuna hükmettim. Yavaş yavaş ahbaplığı ilerletirdim... Bir gece için bu kadarı çoktu bile... Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim... Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebebolurdu, fakat fazlasını istiyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim. Garsonu çağırmak için etrafıma bakındım. Gözlerim orkestranın arasından geçerek salona doğru gelen kadına ilişti. Elinde kemanı yoktu. Hızlı hızlı yürüyordu. Benim bulunduğum tarafa yaklaştığını görünce etrafıma bakındım... Bana, benim masama geliyordu. Biraz evvelki gibi ahbapça gülüyordu. » dedi. Ancak bu anda şaşkınlığımdan bir parça kurtuldum ve ayağa kalkmağı akıl ettim. «Teşekkür ederim... » Karşımdaki iskemleye oturdu. » dedi. Büsbütün şaşırdım. Ne demek istediğini anlamadığım için, aklıma bir sürü münasebetsiz ihtimaller geliyordu. «Hayır,» dedim. » Sesi hiç yabancı değildi. Yüzünün her hattını ezbere bilişim, hattâ onda, hakikatte mevcut olandan çok daha fazla mânalar buluşum tabiî idi. Resmini günlerce seyrederek kafama nakşetmiş, sonra bu tasviri, Madonna tablosiyle adamakıllı ikmal etmiştim. Fakat sesi... Bunu herhalde bir yerde duymuş olacaktım. Belki çok uzak zamanlarda, çocukluğumda... Belki de sadece hayalimde. Bunları düşünmekten kurtulmak için bir hareket yaptım. Mademki o karşımda idi ve benimle konuşuyordu, artık başka şeylerle meşgul olmak lüzumsuz ve mânasızdı. Kadın tekrar sordu: «Demek dargın değilsiniz... » Eyvah... » diye sormak için dudaklarımı kımıldattım. Pek de dürüst olmıyan bir düşünce ile bundan vazgeçtim. Ya bu sualim üzerine yanıldığını anlar, kısa bir itizar ile kalkıp giderse? Bu harikulâde güzel rüya nekadar çok devam ederse o kadar iyi idi. Onu kesmiye, yarım bırakmıya, hakikat pahasına da olsa uyanmıya hakkım yoktu. » Bir saniyeden daha az süren müthiş bir şaşkınlıktan sonra iskemleden fırladım. » diye bağırdım. Herşeyi anlamıştım. Bu sesi nereden tanıdığımı hatırlıyordum. » dedi. Bu kahkahayı da hatırladım. » dediğim zaman! » diyerek kahkahayla gülen kadın buydu... Onu o zaman nasıl olup da tanıyamadığımı bir türlü anlamıyordum. Tablo, aslını görmek kudretini gözlerimden alacak kadar mı beni sarmişti? » diye mırıldandım. » dedi. » «Hayır, zannetmem... » «Evet, birkaç kere baktınız... Ama nasıl?... * Sonra, hâlâ avuçlarımın içinde duran ellerini çekerek: Arkadaşlarımın yanma döndüğüm zaman, beni tanımadığınızı söylemedim» dedi. » dedi. İlk anda hatırlamıyarak durdum. Sonra süratle cevap verdim: «Tabii... Tabii... » Tekrar güldü. » «Böyle şey sorulur mu? Ama neyse, yirmi altı!... » «Gördünuüz mü? » Bir müddet sustuk... Kafamın içinde ona söylenecek uçsuz bucaksız şeyler bulunduğunu hissediyordum, senelerce söylense bitmiyecek şeyler... Fakat hiçbiri şu anda aklıma gelmiyordu. O da, bir şey demeden önüne bakıyordu. Sağ dirseğini masaya dayamıştı. Eli beyaz örtünün üzerine şöylecebırakılıvermişti. Küçük, uçlara doğru sivrilen ve kemiklerinin gayet ince olduğu hissini veren parmakları vardı ve bunların ucu, üşümüş gibi, kırmızı idi. Biraz evvel avucumda tuttuğum ellerinin hakikaten soğuk olduğunu hatırladım. » dedim. » Ve her ikisini birden uzattı. Yüzüne baktım. Gözleri hâkim ve iradeli idi. İlk defa konuştuğu bir adama ellerini terketmekte hiçbir fevkalâdelik bulmuyor gibiydi. Acaba?.. Hep ayni münasebetsiz ihtimaller aklıma geliyordu. » dedim. «O kadar neşeli, hattâ alaycı idiniz ki... Sonra, nasıl söyliyeyim, her haliniz tablodakinin aksine idi... Saçlarınız kısa... Eteğiniz de kısa ve elbiseniz daracıktı... Âdeta koşar gibi, hoplar gibi yürüyordunuz... Sizi, münekkitlerin «Madonna» dedikleri o ağırbaşlı, düşünceli, hattâ biraz da kederli tabloya benzetmek herhalde güç bir şeydi... Ama hayret ediyorum... » «Evet, çok... Sizi sergiye ilk geldiğiniz günden beri hatırlıyorum . Canınız sıkılmış gibi dolaşırken birdenbire benim portremin önünde durdunuz... Öyle garip bir dikkatle bakmıya başladınız ki, gelip geçenlerin bile tuhafına gitti. Ben de ilk anda resmi bir tanıdığınıza benzettiğinizi zannetmiştim. Sonra her gün gelmiye başladınız... Kolayca anlıyabileceğiniz bir meraka düştüm. Birkaç kere yanınıza sokularak tabloyu sizinle beraber, âdeta başbaşa seyrettim. Siz hiçbir şeyin farkında değildiniz, gözlerinizi arasıra, rahatınızı bozan bu seyirciye çevirdiğiniz halde tanımıyordunuz. Bu dalgınlığınızda garip bir cazibe vardı... Söylediğim gibi merak da ediyordum... Nihayet yanınıza sokulup konuşmıya karar verdim. Diğer ressam arkadaşlar da sizi merak ediyorlardı... Onlar da ısrar ettiler... Fakat keşki yapmasaydım... Sizi tamamen kaybettik... » dedim. Fakat derhal pişman oldum. Bu sözümden alınabilirdi. » diye cevap verdi. » dedi. » «Yani... Yalnız işte... Kimsesiz... Ruhan yalnız... Nasıl söyliyeyim ... Öyle bir haliniz var ki... «Anlıyorum, anlıyorum... Tamamen yalnızım... Ama Berlinde değil... Bütün dünyada yalnızım... » dedi. » dedi. «Siz beni yeni tanıyorsunuz, fakat ben sizi on beş yirmi gün tetkik ettim... Herkese benzemiyen bir haliniz var... Evet, sizinle gayet iyi arkadaş olabiliriz... Garip garip yüzüne baktım. Ne demek istiyordu? Bir kadın, bir erkeğe bu şekilde ne teklif edebilirdi? Hiçbir şey bilmiyordum. Hiç tecrübem yoktu ve insanları hiç tanımıyordum. O bunu farketmişti. » dedi. «Sözlerime başka mânalar vermiye kalkmayın... Ben hep böyle apaçık konuşurum... Bir erkek gibi... Zaten bir çok taraflarım erkeklere benzer... » Beni baştan aşağı uzun zaman süzdü. » dedi. «Şimdi farkına varıyorum... Belki de bunun için ilk gördüğüm andan itibaren sizde hoşuma giden bir şey bulduğuma hükmettim... » Annemden ve babamdan çok dinlediğim bu lâfı böyle ilk defa konuştuğum bir insandan duymak beni şaşırttı ve üzdü... » dedi. «Bütün gece aklıma geldikçe güldüm... Namusunu müdafaa etmek istiyen masum bir genç kız gibi çırpmıyordunuz. » dedim. «Nasıl tanımam, akrabamdır! Dayımın kızı... Ama şimdi dargınız... Ben değil... Annem görüşmek istemiyor; bu halleri yüzünden... Kocası avukattı. Umumî Harpte öldü... Şimdi, annemin tabiriyle, «uygunsuz» bir hayat sürüyor... Ama bize ne?... Dün akşam ne oldu? Kurtulabildiniz m i? » «Ayni pansiyonda oturuyoruz. » Bu cümle ile bahsi kapatmak istediğini anladım. Bir müddet sustuk. » demek istiyen tasvipkâr bir gülümseme ile bakışmakta devam ediyorduk. » «Sizin gibi! Mânâsız bir şey sormuş gibi sıkıldım . » «Evet. Böyle yerlere hiç gelmemiştim...
«Bu akşam?»
Bütün cesaretimi toplıyarak:
«Sizin arkanızdan geldim!» dedim.
Biraz şaşırdı:
«Kapıya kadar peşimden gelen siz miydiniz?»
«Evet. Demek farkına vardınız!»
«Tabii... Bir kadın böyle şeylerin farkına varmaz olur mu?»
«Fakat arkanıza bakmadınız!»
«Hiçbir zaman dönüp bakmam...»
Bir müddet sustu. Bir şeyler düşündü, sonra çapkınca bir gülüşle:
«Bu da benim bir nevi eğlencemdir!» dedi. «Sokakta birisinin arkamdan geldiğini hissettim mi bütün tecessüsümü yenerek, başımı çevirmemekte ısrar ederim ve bu sırada kafamdan birçok ihtimaller geçiririm: Peşimdeki genç olabilir, ihtiyar ve çökmüş bir kadın avcısı olabilir, zengin bir prens, fakir bir talebe, hattâ sarhoş bir serseri de olabilir. Adımlarının çıkardığı sesten kim olduğunu tayin etmiye çalışırım ve bu şekilde, nasıl geldiğimi anlamadan yol bitiverir... Demek bu akşam sizdiniz ha?.. Halbuki ben mütereddit adımlarınızdan yaşlı ve evli bir adam zannetmiştim.»