Birdenbire gözlerimin içine bakarak:
«Yolumu mu beklediniz!» dedi.
«Evet.»
«Bu akşam da ayni yerden geçeceğimi nasıl tahmin ettiniz? Burada çalıştığımı biliyor muydunuz?»
«Hayır, fakat ne bileyim... Belki dedim... Hattâ belki de demedim, farkında olmadan ayni saatte kendimi orada buldum... Sonra siz geçerken, beni görürsünüz diye korkumdan bir kapı aralığına saklandım.»
«Haydi gidelim... Yolda konuşuruz...» Benim şaşkınlığımı görünce sordu:
«Beni evime kadar götürmek istemez misiniz?»
Derhal yerimden fırladım . Bu hareketim onu güldürdü:
«Acele etmeyin, dostum.» dedi. «Daha gidip elbisemi değiştireceğim. Siz beş dakika sonra kapının önünde beni bekleyin!»
Çabucak kalktı. Sağ eliyle eteğini toplıyarak hızlı adımlarla orkestranın arkasında kayboldu. Giderken gene yüzüme bakmış, o harikulâde gözlerini kırk yıllık bir dost gibi kırparak beni selâmlamıştı.
Garsonu çağırıp hesap gördüm. Birdenbire açılmış, cesaretlenmiştim. Uzun yapraklı bir defterin üzerine birkaç rakam yazan adamın yüzüne, «Saadetimi farketmiyor musun a sersem!» der gibi dik dik bakıyor, henüz salonu terketmemiş olan müşterileri, hattâ orkestrayı, gülerek selâmlamak için kuvvetli bir arzu duyuyordum. İçimde birdenbire bütün insanlarla sarmaş dolaş olmak, uzun yıllar birbirinden ayrı kaldıktan sonra nihayet kavuşan dostlar gibi coşkun bir muhabbetle herkesi öpmek arzusu vardı.
Yerimden kalktım. Geniş, rahat, kendinden emin adımlarla yürüdüm ve birkaç ayak merdiveni bir defada atlıyarak gardroba gittim. Böyle hovardalıklar hiç âdetim olmadığı halde, paltomu veren kadına bir mark bıraktım. Kapının önünde derin bir nefes alarak etrafıma bakındım. Tepemdeki Atlantik yazısı sönmüş, deniz dalgaları görünmez olmuştu. Gökyüzü açıktı ve garpta, ufka yaklaşmış bulunan ince bir hilâl vardı.
Arkamda yavaş bir ses:
«Çok beklediniz mi?» dedi.
«Hayır... Şimdi çıktım!» diye cevap verdim ve döndüm.
O, karşımda duruyor, bir karar vermeden düşünen insanlar gibi gözlerini kırpıştırıyordu. Nihayet dudaklarını hafifçe kıpırdatarak:
«Siz sahiden iyi bir insana benziyorsunuz!» dedi.
Bütün cesaretim, serbestliğim, o gelir gelmez uçup gitmişti. İçimden, ona teşekkür etmek, ellerine sarılarak öpmek arzusu geçtiği halde, ancak duyulur duyulmaz bir sesle:
«Bilmem!» diyebildim.
Kadın, gayet serbest bir tavırla kolumu yakaladı, öteki eliyle çenemi tuttu, küçük bir çocuğu okşarmış gibi yumuşak bir sesle:
«Oo, siz sahiden bir genç kız gibi mahcupsunuz!» dedi.
Yüzüm tutuşarak önüme baktım. Bir kadının bana bu kadar pervasız muamele edişinden adamakıllı sıkılıyordum. Neyse ki o da ileri gitmedi. Evvelâ çenemi bıraktı, sonra kolumu tutan eli yavaşça yanma düştü. Gözlerimi kaldırınca hayret içinde kaldım. Karşımdakinin yüzünde de müthiş bir şaşkınlık, hattâ bir utanma vardı. Boynundan yanaklarına doğru bir kırmızılık yayılıyordu. Gözleri yarı kapalıydı ve bana bakmaktan çekiniyordu. Aklımdan derhal bir sual geçti: «Neden böyle yapıyor? Kendisinin böyle bir kadın olmadığı muhakkak... Fakat neden böyle yapıyor?»
Düşüncelerimi tahmin etmiş gibi:
«Ben böyleyim işte!» dedi. «Ben garip bir kadınım... benimle ahbaplık etmek isterseniz birçok şeylere tahammüle mecbur kalacaksınız... Çok mânâsız kaprislerim, birbirine uymaz saatlerim vardır... Hulâsa arkadaş olduğum kimseler için pek müziç ve anlaşılmaz bir mahlûkum...»
Sonra kendini bu kadar fenaladığına kızmış gibi keskin, âdeta kaba bir sesle ilâve etti: «Ama keyfiniz isterse... Kimseye ihtiyacım yok... Kimseye minnettar olmak, kimsenin dostluğunu, lûtfunu istemek niyetinde değilim... İsterseniz...» Ben hep ayni yavaş ve korkak sesimle: «Sizi anlamıya çalışacağım...» dedim. Birkaç adım yürüdük. Yavaşça koluma girdi ve gayet basit şeylerden bahsedermiş gibi renksiz bir sesle konuşmıya başladı: «Demek beni anlamıya çalışacaksınız? Fena fikir değil... Fakat bana öyle geliyor ki, boşuna emek!. Yalnız bazan iyi bir arkadaş olabileceğimi zannediyorum... Zaman gösterecek... Ufak tefek kavgalar edersem ehemmiyeti yok. Aldırmazsınız.»
Yolun ortasında durdu, sağ elinin şahadet parmağını, bir çocuğa uslu durmasını tenbih eder gibi, kaldırıp salladı:
«Şuna dikkat edin ki, benden her hangi bir şey istediğiniz gün her şey bitmiş demektir. Hiç bir şey, anlıyor musunuz, hiç bir şey istemiyeceksiniz...» Sonra meçhul bir düşmaniyle kavga ediyormuş gibi hırçın bir sesle devam etti: «Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum, biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii hakları imiş gibi insandan birçok şeyler istedikleri için... Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil... Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulâsa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki... Kendilerine nekadar fazla ve nekadar aptalca güvendiklerini farketmemek için kör olmak lâzım. Her hangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kâfidir. Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçemiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tâbi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek... Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey veremeyiz... Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz? Sizinle, bunun için dost olabileceğimizi zannediyorum. Çünkü halinizde o mânâsız kendine güvenme yok... Fakat bilmem... Ne kuzuların ağzından vahşi kurt dişlerinin sırıttığını gördüm...» Sözlerinin ortasına doğru tekrar yürümiye başlamıştık. Acele ve sert adımlar atıyordu. Gözlerini kâh yere, kâh gökyüzüne dikerek ve elleriyle işaretler yaparak konuşuyordu. Cümlelerin arasında, sözünü bitirmiş hissini verecek kadar uzun fasılalar bırakıyor ve bu sırada gözlerini tekrar yarı kapıyarak yoluna devam ediyordu.
Bir hayli yürüdük. Gene uzun bir sükûta dalmıştı. Ben de korka korka yanında gidiyor ve susuyordum. Tiergarten civarindaki sokaklardan birinde, üç katlı taş bir binanın önünde durdu.
«Ben burada oturuyorum... Annemle beraber...» dedi «Sözümüze yarın devam ederiz... Fakat oraya gelmeyin... Size o halimle görünmekten memnun olmıyacağımı zannediyorum... Bunu lehinize bir nokta olarak kaydedebilirsiniz... Yarın gündüzün buluşalım... Beraber dolaşırız. Benim Berlinde kendime mahsus gezinti yerlerim vardır. Bakalım hoşunuza yider mi... Haydi şimdilik iyi geceler.. Bir dakika: Hâlâ isminizi bilmiyorum?..»
«Raif!»
«Raif mi?.. Bu kadarcık mi?»
«Hatip zade Raif!»
«A, imkânı yok... Ne aklımda tutabilirim, ne de söyliyebilirim! Sadece Raif desem olmaz mı?»
«Daha memnun olurum!»
«Siz de bana sadece Maria diyebilirsiniz... Söyledim ya, minnet altında kalmak istemem!»
Tekrar güldü; deminden beri birkaç defa ifade değiştiren çehresi tekrar o tatlı, o dost halini aldı. Kolunu uzatarak elimi avucunun içinde sıktı. Bana nedense özür diliyormuş hissini veren yumuşak bir sesle ikinci defa iyi geceler temenni etti, çantasından anahtarını çıkararak arkasını döndü. Ağır ağır uzaklaştım. Beş on adım gitmemiştim ki, arkamdan onun sesini duydum.
«Raif!» Olduğum yerde geri dönerek bekledim. «Gelin! Gelin!» dedi. Sesinde kahkahalarını zor zaptediyormuş gibi bir eda vardı. Gayet nazik bir tavır takınarak:
«Size sadece isminizle hitabetmek fırsatını bu kadar çabuk elde ettiğim için bahtiyarım!» diyordu. Kapının önündeki merdivenin üst basamaklarına çıkmış olduğu için başımı kaldırarak yüzüne baktım. Alaca karanlıkta kaldığı için bir şey göremedim. Sözüne devam etmesini bekliyordum. Nitekim hep o gülmeyi andıran sesle, fakat pek ciddî olmıya çalışarak: «Demek gidiyorsunuz?» dedi.
Yüreğim hoplıyarak bir adım ileri attım. Beni memnun edip etmediğini o anda tayin edemediğim bir ihtimal ve aklıma getirmekten korktuğum bir ümitle:
«Gitmiyeyim mi?» dedim. O da iki basamak aşağı indi. Şimdi sokak fenerinin vurduğu yüzü gayet iyi görünüyordu. Siyah gözlerini kurnaz bir tecessüsle yüzümde gezdirerek sordu: «Sizi niçin geri çağırdığımı hâlâ anlamadınız mı?» Anladım, anladım... İşte geliyorum, diye kollarına atılacaktım. Fakat içimde, bu histen çok daha kuvvetli bir yıkılma, bir şaşkınlık, hattâ bir bulantı duydum. Kıpkırmızı kesilerek önüme baktım. Hayır, hayır! Ben bunu istemiyordum!.. Kadının eli yanaklarımda dolaştı: «Ne oluyorsunuz? Neredeyse ağlıyacaksınız!.. Siz hakikaten bir ablaya değil, bir anneye muhtaçsınız... Söyleyin bakayım, şimdi benden ayrılıp gidiyordunuz değil mi?» «Evet!» «Bir daha beni Anlantik’te aramıyacaktınız... Öyle konuşmuştuk!» «Evet! Yarın gündüzün buluşacağız!» «Nerede?» Aptal aptal yüzüne baktım. Bu hiç aklıma gelmemişti. Yalvarır gibi sordum: «Beni bunun için mi çağırdınız? «Tabii... Siz sahiden başka erkeklere benzemiyorsunuz... Onların ilk işi evvelâ bu cihetleri sağlama bağlamaktır. Siz başınızı alıp gidiyorsunuz... Aradığınız insan daima bu geceki gibi, istediğiniz yerde yolunuza çıkmaz ki...» Ruhumdan ezici bir şüphenin kalktığını hissettim. Onunla alelâde bir çapkınlık macerası yaşamaktan korkuyordum. Bunu yapamazdım. Kürk Mantolu Madonnayı bu halde görmektense, onun tarafından aptal, acemi yerine konmayı tercih ederdim. Fakat bu ihtimal de üzücü idi. Ayrıldıktan sonra arkamdan güleceğini, saflığımla, cesaretsizliğimle alay edeceğini düşünmek, bütün insanlara büsbütün arkamı dönmemi, herkesten ümidimi keserek tamamen kendi içime kapanmamı icabettirecek kadar ağır neticeler verebilirdi. Fakat şimdi gönlüm rahattı. Birkaç dakika evvelki edepsizce şüphelerimden dolayı büyük bir utanma ve karşımdaki kadına karşı da, beni bu şüphelerden kurtardığı için, büyük bir minnettarlık duyuyordum. Umulmaz bir cesaretle kendimi toplıyarak: «Siz harikulâde bir kadınsınız!» dedim. «Acele etmeyin... Hele benim hakkımda hüküm verirken çok ihtiyatlı olun!» Ellerine sarıldım ve öptüm. Galiba gözlerim yaşarmıştı. Bir an kadar onun yüzünün bana yaklaştığını, gözlerinin, o zamana kadar gördüklerimden çok daha sıcak bir ifadeyle, beni âdeta kucakladığını gördüm. Yüzümün birkaç santim ilerisine kadar yaklaşan bu saadet karşısında kalbim duracak gibi oldu. Fakat o birdenbire ve oldukça sert bir hareketle ellerini çekti ve doğruldu.
«Siz nerede oturuyorsunuz?»
«Lützow caddesinde!» «Uzak değilmiş!... Şu halde yarın öğleden sonra gelin beni buradan alın!» «Hangi dairede oturuyorsunuz!» «Ben sizi pencerede beklerim. Yukarı çıkmanıza hacet yok!» Kapının üzerinde duran anahtarı çevirerek içeri girdi. Bu sefer süratli adımlarla evin yolunu tuttum. Vücudum bana her zamankinden daha hafif geliyordu. Gözlerimin önünde hep onun hayali vardı. Bir şeyler mırıldanıyor, fakat bunların ne olduğunu bilmiyordum. Dikkat edince onun ismini tekrarladığımı ve bir sürü okşayıcı kelimelerle hep ona hitabettiğimi anladım. Arasıra, zaptetmeme imkân olmıyan kesik ve sessiz kahkahalar atıyordum. Pansiyona geldiğim zaman ufuk aydınlanmıya başlamıştı. Çocukluğumdan beri belki ilk defa olarak, hayatımın sebepsizliğini ve boşluğunu düşünerek içim ezilmeden, «Bugün de geçti işte... Ve bütün günlerim hep böyle geçecek, sonra ne olacak sanki!» demeden uykuya daldım. Ertesi gün fabrikaya gitmedim. Saat iki buçuğa doğru Tiergarten’den geçerek Maria Puder’in oturduğu eve yaklaştım. Acaba erken mi? diye kendi kendime soruyordum. Sabaha kadar uykusuz kaldığını, geceki işinin yoruculuğunu düşünerek onu rahatsız etmekten çekiniyordum. İçimde ona karşı tarifi imkânsız bir şefkat vardı. Yatağında nasıl uzandığını, nasıl ağır ağır nefes aldığını, saçlarının yastığa nasıl serildiğini tasavvur ediyor ve hayatta bu manzarayı görmekten daha büyük bir saadet olamıyacağını düşünüyordum. O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alâka, hiç kimseye karşı tam mânasiyle duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı. Henüz ona dair hiç bir şey bilmediğimi, bütün hükümlerimin tasavvur ve hayallerime dayandığını biliyordum. Bununla beraber, asla aldanmadığıma dair sarsılmaz bir kanaatim vardı. Hayatım müddetince hep onu aramış, onu beklemiştim. Bütün dikkatini, bütün varlığını bir noktaya biriktirerek her tarafta bu insanı araştıran, her rasgeldiğini bu bakımdan tetkik ede ede âdeta marazı bir meleke ve hassasiyet kesbeden hislerimin yanılmasına imkân var mıydı? Bu hisler şimdiye kadar asla hatâ etmemişlerdi. Bir insan hakkında ilk hükmü onlar verir, sonra aklım, tecrübelerim bunu, ekseriya yanlış olarak, tadil ederdi. Fakat her defasında haklı çıkan gene bu ilk his oluyordu. Hakkında müspet hüküm verdiğim bir insanın zamanla bana fena göründüğü veya bunun aksi olduğu olurdu. O zaman kendi kendime: «Demek ilk intibaım beni aldatmış!» derdim, lâkin bir müddet sonra, -bu müddet kısa veya pek uzun olabilirdi- ilk hükmümün doğruluğunu, bunun üzerinde mantığın, haricî tesirlerin, veya aldatıcı vakaların yaptığı değişmelerin yalancı ve geçici olduğunu kabule mecbur kalırdım . Artık Maria Puder, yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtacolduğum bir insandı. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmıyan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?... Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmıya başlamıştım. İnsanlardan kaçışım, içimden geçenlerin en küçük bir parçasını bile etrafıma sezdirmekten çekinişim bana sebepsiz ve mânâsız görünürdü. Zaman zaman beni saran hüzünlerin, hayat bıkkınlığının bir ruhî hastalık alâmeti olmasından korkardım. Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu farkedince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım. Halbuki şimdi herşey değişmişti. Bu kadının resmini gördüğüm andan beri geçen birkaç hafta içinde, ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum. Her günüm, her saatim, uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu. Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarımın değil, ruhumun da yaşamıya başladığım, içimde, haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalâde cazip, kıymetli manzaralar arzettiklerini görüyordum. Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rasladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tesbit ediyordum. Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bu ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman, ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmıya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamıya, -ruhumuzla yaşamıya başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu. Bütün çekingenliklerim yok olmuştu. Bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek, bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf taraflarımla, en küçük bir noktayı bile saklamadan, çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyorum . Ona söyliyecek nekadar çok şeylerim vardı... Bunların, bütün ömrümce konuşsam bitmiyeceğini sanıyordum. Çünkü bütün ömrümce susmuş, zihnimden geçen her şey için: «Adam sen de, söyleyip de ne olacak sanki?» demiştim. Eskiden her insan hakkında, hiçbir esasa dayanmadan, sırf mukavemet edilmez bir ilk hissin, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: «Bu beni anlamaz!» demişsem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tâbi olarak: «İşte bu beni anlar!» diyordum... Ağır ağır yürürken Tiergarten’in cenup kenarından geçen bir kanala kadar gelmiştim. Buradaki köprünün üzerinden Maria Puder’in evi görünüyordu. Saat henüz üçtü. Evin camları parladığı için pencerelerin arkasında kimse bulunup bulunmadığı görünmüyordu. Köprünün kenarına yaslanarak hareketsiz sulara baktım. Yeni başlıyan hafif bir yağmur suyun tüylerini diken diken ediyordu. Tâ ilerilerde büyük ve motörlü bir mavna, rıhtımdaki arabalara meyva ve sebze boşaltıyordu. Kenarlardaki ağaçlardan tek tük düşen yapraklar havada kıvrıntılar yaparak aşağıya süzülüyorlardı. Bu karanlık ve sıkıntılı manzara nekadar güzeldi! İçime çektiğim bu ıslak hava nekadar tazeydi! Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir âna bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak... Ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcudolduğunu düşünerek, onu bekliyerek yaşamak... Dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi? Şimdi onunla beraber bu ıslak yollarda yürüyecek, tenha ve loş bir yerde oturarak gözgöze gelecektik. Ona birçok şeyler, şimdiye kadar hiç kimseye, hattâ kendime bile söylemediğim şeyler anlatacaktım. Bunların çoğu kafamda bir anda doğuyor ve beni hayrete düşüren bir süratle yerlerini yenilerine bırakıyordu. Onun ellerini tekrar avuçlarımın içine alacaktım, uçları biraz kırmızı olan üşümüş parmaklarını uğuşturarak ısıtacaktım. Bir kelime ile, ona yakın olacaktım. Saat üç buçuğa geliyordu. Acaba uyandı mı? dedim.Evin önüne doğru gitmek ve orada dolaşmak doğru olur muydu? Pencereden bakacağını söylemişti. Burada bekliyeceğimi tahmin edebilir miydi?. Acaba hakikaten gelecek miydi?. Bu şüpheyi derhal kafamdan kovdum. böyle düşünmenin ona karşı bir itimatsızlık, bir haksızlık, kendi kurduğum binaya bir tekme vurmak olduğunu hissediyordum. Fakat bir kere aklıma gelen bu nevi ihtimaller büyük bir hızla birbirlerini kovalıyorlardı. Hastalanmış olabilirdi. Acele bir işi çıkmış ve bir yere gitmiş olabilirdi. Böyle olması lâzımdı. Bu kadar büyük bir saadetin böyle kolayca gelivermesi tabii değildi. Her geçen dakika ile telâşım daha çok artıyor, kalbim daha hızlı çarpıyordu. Dün akşam başımdan geçenler, insanın hayatında bir defaya münhasır kalan fevkalâde hallerden biri idi. Bunun tekerrürünü beklemek doğru olmazdı. Kafam derhal birtakım teselliler bulmıya bile başlamıştı. Hayatımın birdenbire böyle yeni ve ilerisi karanlık bir yola girmesi benim için belki hayırlı olmıyacaktı. Eski sükûnetime dönmek, uyuşuk günlerin zincirine yapışıp kalmak daha rahat değil miydi?..