Hyeongsik otele döndü, kahvaltısını etti ve hemen okula gitti. Yaşlı kadın, "Yüzünüz çok yorgun görünüyor, bugün bir gün dinlenin," dediyse de onu dinlemedi. Hyeongsik, geçtiğimiz üç gün boyunca kendini fazlasıyla yormuştu, bir de üstüne iyi uyuyamamıştı. Bu yüzden yüzünde uykusuzluk izleri belirecek kadar bitkin düşmüştü. Ama bu sabah ilk derste dördüncü sınıf İngilizcesi vardı. Dün de izin almıştı, bugün de alırsa üst üste iki gün dersini aksatmış olacaktı. Bu düşünce Hyeongsik'i rahatsız etti. Hastalanmadan önce okul dersini hiç aksatmamıştı. Nezle olup başı zonklasa, ateşi çıksa bile zorla da olsa okula giderdi. Dönüşte hastalığı daha da kötüleşse bile, 'Görevimi yaptım' diyerek kendini avuturdu. Hyeongsik, rahat bir saat geçirmek uğruna yüzlerce gencin birer saatini boşa harcamasını büyük bir günah sayardı. Ne var ki Hyeongsik'in okula bu denli hevesle gitmesinin ardında, görev duygusundan daha büyük bir şey vardı. İşte o şey şuydu:
Hyeongsik yapayalnız büyümüştü. Anne baba sevgisi nedir, kardeş sevgisi nedir bilmeden büyümüştü. Üstelik sevebileceği bir arkadaşı da olmamıştı. Yaşıt, huyu suyu uyumlu bir arkadaşın sevgisi, kardeş sevgisinden aşağı kalır mı hiç? Ama Hyeongsik'in sürekli bir yerleşim yeri olmadığından böyle arkadaşlar edinme fırsatı bulamamıştı. Üstelik zavallı bir halde oradan oraya sürüklendiği zamanlarda, arkadaş olabilecek çocuklar onu hor görmüş, kendilerinden saymamışlardı. Hyeongsik on iki yaşındayken bir küçük kuzenine çok bağlanmıştı. Kuzeni Hyeongsik'le yaşıttı, eskiden beraber ders de çalışmışlardı. Bir keresinde Hyeongsik, kuzeninin evinde oyalanırken vakit gece yarısını bulmuştu. O gece kuzeniyle aynı yatakta yatacak olmanın sevinci içindeydi. Oysa kaldığı amcasının evine gidebilirdi de, 'Hava karardı, gidemem' diye tutturmuş, birlikte yatmak için yalvarmıştı. Ama kuzeni,
"Senin elbisen bit kaynıyor," diye öyle bir bağırmıştı ki evde herkes duymuştu. Hyeongsik o zaman hem kahrolmuş hem öfkelenmiş ama elinden bir şey gelmediği için gözyaşları içinde evden fırlayıp çıkmıştı. Gerçekten de Hyeongsik'in elbisesi ve saçı bit içindeydi. Bu yüzden küçük Hyeongsik arkadaş sevgisinin tadını bile alamamıştı. Daha sonra Park Jinsa'nın evine geldiğinde kendisinden on yaş büyük insanlarla birlikte olmuştu; Gyeongseong'a çıktığında da durum aynıydı. Hyeongsik'in arkadaşlığın tadını çıkarabileceği tek dönem Tokyo'da okuduğu zamanlardı. Tokyo'da kendisiyle yaşıt bir sürü genç vardı. Arkadaşlığa susamış Hyeongsik de elinden geldiğince onlarla yakınlaşmaya çalıştı. Ama Hyeongsik küçük yaştan beri hayatla boğuştuğu için, bir bakmışlar ki yüzündeki o gençlik tazeliği uçup gitmiş, yerini suratında ve yüreğinde olgun, ihtiyar bir adamın izleri almış. Bu yüzden ne kadar yaşıtı gençlerle arkadaş olmaya çabalasa da o gençler kalplerini açmamışlardı. Üstelik Hyeongsik'in bilgi seviyesi onlarınkinden çok ileri olduğu için, gençler ona bir üst sınıf öğrencisine duyulan saygıyı beslemiş ama omuz omuza verip el ele tutuşarak arkadaş olmaya yanaşmamışlardı. Ne zaman Hyeongsik'le karşılaşsalar şakalaşmayı bırakıp başlarını eğer, "Günaydın," derlerdi. Hyeongsik de çaresiz, "Günaydın," diye cevap verirdi. Bir keresinde Hyeongsik, kendisinden iki yaş küçük bir genci kolundan tutup,
"Bak, benimle arkadaş ol. Senli benli olalım," demişti. Genç adam bunu şaka sanıp, "Evet," diyerek şapkasını çıkarıp selam vermiş ve kaçıp gitmişti. Daha sonra da fırsat buldukça gençlerle arkadaşlık kurmaya çalıştıysa da gençler kıkırdayıp, selam verip kaçışmışlardı. Sonunda Hyeongsik bir türlü gençlerin arkadaşı olamamıştı. Ve o gün bugündür hayatında hep kendisinden on yıl ya da daha büyük insanlarla dostluk etmişti. Hyeongsik bir keresinde şöyle yakınmıştı:
'Ben gençlik çağımı atladım!' Gençlik dönemini yaşayamamış olan Hyeongsik'in yüreği gerçekten de yapayalnızdı. Sürekli, "Hayatın bir hakkı elimden alındı," der, "Üstelik o hak, insana verilen en büyük ve en tatlı haktır," diye eklerdi. Ne zaman böyle söylese, yalnızlık düşüncesine yenik düşer, derin bir iç çekerdi.
Derken yirmi bir yaşında Gyeongseong Okulu'nda öğretmen olmuş, birçok gençle yakın temasa geçme fırsatı bulmuştu. Ama gençler 'Öğretmenim' deyip sinsice kaçıştıklarında, Hyeongsik yine aynı yalnızlığı hissediyordu. Hatta bir ara, 'Keşke ben de bir ortaokula yazılsam da şu gençlerle birlikte oynasam,' diye düşündüğü bile oluyordu.
Hyeongsik öğrencilerini çok seviyordu. Onlara söylediği her söz, yaptığı her hareket, sıcacık bir sevgiden doğuyordu. Küçük öğrencilerinin burnunu siliyor, ayakkabı bağcıklarını ve elbise bağlarını bağlıyordu. Bazı öğretmenler Hyeongsik'in bu haline gülüyor, hatta öğrencilerine duyduğu o derin sevgiyi kötüye bile yoruyorlardı. Hele de Hyeongsik'in Lee Huigyeong'a ayrı bir sevgi beslemesi, mutlaka Huigyeong'un yüzüne gözüne düşkünlüğündendi. Hatta bazıları, Hyeongsik'le Huigyeong arasında rezil bir ilişki olduğundan emin olduğunu iddia ediyordu. Bu yüzden Hyeongsik bir arkadaşı tarafından uyarılmış, Huigyeong da okul arkadaşları arasında kötü şakalara maruz kalmıştı. Huigyeong'un birinci olmasını Hyeongsik'in oyunu olarak görenler de vardı.
Ama Hyeongsik yine de öğrencilerini seviyordu. Öğrencilerden birinin yaşamak için insan kanı içmesi gereken bir hastalığa yakalandığını bilse, seve seve kendi atardamarını keseceğini düşünecek kadar ileri gidiyordu. Hele Lee Huigyeong ve birkaç kişiye karşı, bir erkeğin bir kadına duyabileceği türden, tarif edilmez derecede yoğun bir sevgi besliyordu.
Konu biraz dağılacak ama bu fırsatı değerlendirip Hyeongsik'in geçmişteki öğretmenlik hayatından biraz bahsetmek gerek. Hyeongsik'in Gyeongseong Okulu'nda geçen dört yıllık öğretmenlik hayatı, kısaca özetlemek gerekirse, sevgi ve ıstırap dolu bir hayattı.
Hyeongsik'in yirmi yıl boyunca içine tıkılıp kalmış, susamış sevgisi, öğretmen olup da gençlerle temas etmeye başlayınca, tıpkı üstü örtülmüş bir otun bahar rüzgârıyla fışkırması gibi dışarı vurmaya başlamıştı. Anne baba sevgisini, kardeş sevgisini, arkadaş sevgisini tadamamış, kadın sevgisini ise rüyasında bile görmemiş olan Hyeongsik'in sevgisi, tıpkı kabaran bir deniz dalgası gibi Gyeongseong Okulu'nun dört yüz küçük öğrencisini sarmıştı. Günlüğüne bir zamanlar yazdığı şu sözler, Hyeongsik'in içten duygularını anlatıyordu:
'Sizler benim annem, babam, kardeşim, eşim, arkadaşım, oğlumsunuz. Sevgimi, tüm ruhumu ele geçiren sizlersiniz. Ben, bu kan kuruyana, bu et eriyene, bu kemik bükülene dek sizin için çalışacak ve sizi seveceğim.'
Hyeongsik her sabah okulun kapısından girer, öğrencilerinin oynadığını görünce sevinirdi. Her ders kürsüde durur, öğrencilerinin kendisine baktığını, sözünü dinlediğini görünce sevinirdi. Gece yatağında yatarken öğrencilerinin oynadıkları ve ders çalıştıkları hallerini düşününce sevinirdi. Nasıl bir tek öğrenciye daha fazla bir şey öğretebilirim diye, onların davranışlarını nasıl güzelleştirebilirim diye, onların zihinlerini nasıl uyandırabilirim diye bildiği her şeyi söyler, yapabildiği her yöntemi denerdi. Öğrenciler münazara yaparken onun öğrettiklerinden alıntı yapsalar, bir iş yaparken onun gösterdiği bir yöntemi kullansalar, Hyeongsik'in mutluluğuna diyecek olmazdı.
Böylece geçen dört yıl boyunca Hyeongsik'in vaktinin ve çabasının çoğu tamamen öğrencilerine harcanmıştı. Bu yüzden sinirleri bir hayli yıpranmış, vücudu da zayıflamıştı. Kendisi de bunun farkındaydı. Ama dördüncü sınıftaki öğrencileriyle, tamamen kendi elleriyle yoğurup şekillendirdiği bu gençlerle karşılaştığında, tıpkı ilkbahardan yaza kadar ter döküp didinen bir çiftçinin, sonbaharda sararıp başakları eğilmiş tarlasını görünce duyduğu sevinç ve huzuru hissederdi. Hyeongsik'in düşüncesine göre, dördüncü sınıf öğrencilerinin bilgilerinin çoğu, güzel düşünceleri, sözleri ve davranışlarının büyük bir kısmı, onun özenli çabalarının bir sonucuydu. Gerçekten de Hyeongsik, en ufak bir fırsatı bile kaçırmaz, sahip olduğu bilgiyi, tecrübeyi, duyguları ve hatta ilginç hikâyelerini anlatırdı. Artık dördüncü sınıf öğrencilerine söyleyecek pek bir şeyi kalmamış gibiydi; sahip olduğu her şeyi onlarla paylaşmıştı. Ders kitabını anlattıktan sonra kalan zamanı mutlaka yeni ve faydalı olduğunu düşündüğü hikâyelerle doldururdu. Hyeongsik'in kitap okumasının nedenlerinden biri de bu öğrencilerine anlatma hevesiydi. Öğrenciler de Hyeongsik'in anlattıklarını zevkle dinlerdi. Hatta "Biraz daha anlatın," diye yalvardıkları bile olurdu. Öğrencilerinin böyle istemesi Hyeongsik'i daha da memnun ederdi. Kuşkusuz öğrenciler arasında Hyeongsik'in anlattıklarını sıkıcı bulanlar, onun coşkuyla bir şeyler anlattığı sırada bilerek başka tarafa bakanlar, defterine karalamalar yapanlar da vardı. Ama Hyeongsik'in gözüne çarpan, çoğunluğun onu ilgiyle dinlediğiydi. Bu yüzden öğrencilerin Hyeongsik'ten aldıkları etki, edindikleri bilgi ve zevk de azımsanacak gibi değildi. Öğretmenler arasında öğrenciler üzerinde en çok etki bırakanın Hyeongsik olduğunu herkes kabul ederdi, Hyeongsik de buna kesinlikle inanırdı.
Ne var ki öğretmenler, Hyeongsik'in öğrenciler üzerindeki etkisini pek olumlu karşılamıyordu. Hatta bazı öğretmenler, öğrencilere kibir aşıladığını, onlara kötü romanlar okuyarak zihinlerini bulandırdığını söyleyerek onu eleştiriyordu.
Bu eleştiriler tamamen asılsız da değildi. Hyeongsik, sürekli olarak öğrencilere mümkün olduğunca özgürlük tanınması gerektiğini savunur, okul yönetiminin de mümkün olduğunca öğrencilerin fikirlerine saygı göstermesi gerektiğini ileri sürerdi. Hele Hyeongsik bu okula ilk öğretmen olarak geldiğinde, müdür ve müdür yardımcısı son derece otoriter tiplerdi. Öğrenciler öğretmenlerine karşı ağızlarını açıp tek bir fikir beyan edemezlerdi. Eğer biri çıkıp okulun emri veya bir öğretmenin sözü hakkında en ufak bir eleştiri yapsa ya da karşı çıksa, tüm öğrencilerin önünde ağır bir şekilde azarlanır, ardından uzaklaştırma cezası alır, hatta okuldan atılırdı. İşte bu yüzden özgürlükçü fikirlere sahip Hyeongsik, okul yönetimiyle birçok kez fikir ayrılığına düşmüştü. Hyeongsik, öğrencilerinin önünde bazen şöyle tehlikeli sözler söylerdi:
"Okulla ilgili hoşnutsuzluk duyduğunuz bir şey varsa, onu açıkça söylemek en doğrusudur. Haklı bir işe okul haksız muamele ediyorsa, karşı koymak da doğrudur."
Bu nedenle, Müfettiş Bae'nin, öğrenci olaylarının da Hyeongsik'in kışkırtmasıyla çıktığını söylemesi hiç de temelsiz değildi.
Ayrıca Hyeongsik, üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerini gizliden gizliye edebiyata teşvik ederdi. Bu sayede öğrenciler arasında roman okuyan, felsefe kitapları karıştıran, dergilere göz atanlar çıkmıştı. Hatta içlerinden birkaçı kendini en edebiyatçı, en düşünür, en filozof sanarak, sanki kafalarında çok büyük şeyler varmış gibi başlarını eğip dolaşmaya başlamış, diğer öğretmenleri ise manevi hayat denilen şeyden habersiz, son derece çocukça insanlar olarak küçümser olmuşlardı. Hyeongsik'in gözünde bu, öğrencilerin ilerlemesiydi, sevinilecek bir şeydi. Ama diğer öğretmenlere göre bu, öğrencilerin yozlaşması ve hadlerini aşmalarıydı. Sadece öğretmenler değil, öğrenciler arasında da Lee Huigyeong'un grubuyla, küçük harfli zor kitapları ve o ay çıkan dergileri taşımalarıyla alay edenler vardı.
Kuşkusuz Lee Huigyeong ve grubu o zor kitapları anlayamıyordu. On sayfa ya da yirmi sayfa okuduktan sonra içindeki anlamı sistematik olarak kavrayamıyorlardı. Sadece şurasından burasından bir cümle ya da bir iki satır anlayabildikleri bir şey bulurlarsa, onunla yetiniyorlardı. Günde bilmedikleri halde çok sayfa okumayı bir övünç vesilesi sayıyor, Hyeongsik'ten duydukları gibi Batılı edebiyatçıların, filozofların, din adamlarının adlarını ve eserlerinin adlarını ezberlemeyi tek şeref bilmişlerdi. Okudukları kitaplardan 'İnsan nedir?' ya da 'Evren nedir?' gibi cümleleri ezberleyip münazara toplantılarında veya arkadaş arasındaki sohbetlerde alıntı yaparlardı. Kimi Tolstoy'dan veya Shakespeare'den özdeyişler aktarır, kimi de bunları İngilizce olarak ezberleyip aynen tekrarlardı. Alıntı yapan kişi, anlamını tam olarak bilmese de böyle bir alıntı yapmanın söylemek istediğini iyi ifade ettiğini düşünür, dinleyen diğer öğrenciler de 'hıh' deyip burun kıvırsa da içten içe onların bu bilgi birikimini kıskanırdı. Bu yüzden onlar da gizlice eski dergiler satın alıp okur, ya da Lee Huigyeong'un grubundan duydukları sözleri sessizce aklında tutar, başka bir yerde hava atmak için kullanmaya çalışırdı.
Lee Huigyeong'un anlama kabiliyeti oldukça iyiydi. Hyeongsik'in düşüncesine göre Huigyeong, en olgun düşünceye sahip olana benziyordu. Huigyeong da kendisinin Hyeongsik'in söylediklerini epeyce anladığına inanıyordu. Bu yüzden Hyeongsik'le Huigyeong baş başa oturduklarında, tıpkı uzun zamandır görüşmeyen iki fikir adamının karşılaşması gibi, ardı ardına insanlık meseleleri ve evren meseleleri dökülürdü ağızlarından. Ama Hyeongsik, Huigyeong'a henüz anlatamadığı çok daha yüce düşüncelere sahip olduğunu düşünüyordu. Gerçekten de öyleydi. Hyeongsik bir ara kendi düşüncelerini anlatırken Huigyeong'un boş boş oturduğunu görünce, sanki 'Sen daha anlamıyorsun' der gibi hafifçe gülümser ve sözünü keserdi. Böyle anlarda Huigyeong, Hyeongsik tarafından aşağılanmış gibi hisseder, yüzü kızarırdı. Kuşkusuz Huigyeong, Hyeongsik'in kendisinden daha bilgili ve düşüncelerinin daha derin olduğunu kabul ediyordu. Ama kendisinden kilometrelerce önde olduğunu düşünmüyordu. Bu yüzden Hyeongsik, ona 'Sen anlar mısın ki?' der gibi davrandığında, Hyeongsik'e karşı bir kırgınlık ve isyan duygusu uyanıyordu. Huigyeong, ikinci sınıfa kadar Hyeongsik'i kendisinden binlerce kilometre önde biri gibi görmüştü. Hyeongsik'in kafasında bilmediği bir şey yokmuş, ağzından çıkan her sözün derin bir anlamı varmış gibi düşünmüştü. Hyeongsik'i, Joseon'un en bilgili, en derin düşünceli insanı olarak görüyordu. Ama üçüncü sınıfın yarısı geçtikten sonra Hyeongsik'i kendisinden pek de farklı olmayan biri gibi görmeye başladı. Hyeongsik'in bilgisi o kadar da fazla değildi; Hyeongsik'in düşündüklerini kendisi de düşünüyor gibiydi. Hyeongsik'in kürsüde söyledikleri de pek etkileyici şeyler değildi; kendisi kürsüye çıksa rahatlıkla o kadarını söyleyebilirdi. Ama münazarada konuşmayı denediğinde, nasıl yaparsa yapsın Hyeongsik kadar iyi olamıyordu. Oysa bu kesinlikle Hyeongsik'ten daha kötü olduğu için değildi; Hyeongsik yıllardır öğretmenlik yaparak konuşma sanatını öğrenmişti, eğer kendisi de o kadar pratik yaparsa Hyeongsik'ten daha iyi olurdu. Huigyeong'a göre, üç yıl geçtikten sonra düşünce, bilgi ve söz olarak her konuda Hyeongsik'i geçecekti. Dördüncü sınıfa gelip dördüncü kitabı okumaya başlayınca, Hyeongsik'in bile bilmediği kelimeler olduğunu ve dilbilgisi konularını tam olarak açıklayamadığını görünce, Huigyeong İngilizcede de Hyeongsik'e o kadar saygı duymamaya başladı. Artık Huigyeong'un gözünde Hyeongsik, kendisinden sadece iki adım önde giden biri gibiydi; gelecekte ise kendisi Hyeongsik'ten on kat, yirmi kat daha yükselecek gibi görünüyordu. Huigyeong ortaokul öğretmenlerini küçümsemeye başlamıştı. Diğer öğretmenleri hiçbir şey bilmeyen boş kabuklar olarak görmeyeli çok olmuştu; aralarında en bilgili gibi görünen Hyeongsik'in de yakından bakınca hiçbir şey olmadığını anlamıştı. Kendisi ortaokulda öğretmenlik gibi bir mesleğe sahip olacak biri değildi; ileride ya büyük bir bilim insanı olur (doktor olur) ya da ortaokula gelecek olsa bile, müdürlük falan verirlerdi ona.
Öğretmenler genelde işleri bitmiş, küçük insanlar gibi görünürdü; Huigyeong ise kendisinin sınırsız bir büyüme potansiyeli olduğunu düşünürdü. Ama Huigyeong, Hyeongsik'in de altı yedi yıl önce aynı şeyleri düşündüğünü bilmezdi. Huigyeong'a göre Hyeongsik, doğuştan kabı küçük, yükseğe sıçramasını bilmeyen biriydi; dört yılı aşkın süredir ortaokul öğretmeni olarak kalmıştı ve ömrü boyunca ortaokul öğretmeni olarak kalacakmış gibi görünüyordu. Bu yüzden Huigyeong bir yandan Hyeongsik'i küçümsüyor, bir yandan da ona acıyordu. Bu düşünceler içinde olan sadece Huigyeong değildi. Huigyeong gibi zor kitapları okumaya çalışan herkes bu düşüncelere kapılmıştı. Diğer öğrenciler zaten başından beri Hyeongsik'e saygı duymamışlardı; onu sadece aşırı derecede yakın davranan genç bir öğretmen olarak görüyorlardı. Üstelik Hyeongsik'in Lee Huigyeong'un grubunu kayırmasını ve özellikle Huigyeong'a olan sevgisini alaya alıyor, bir ölçüde Hyeongsik'ten nefret bile ediyorlardı.
Öğrenciler çocukluktan yetişkinliğe geçmişti. Birinci sınıftan dördüncü sınıfa gelmişlerdi. Hiçbir şey bilmeyenler, sıradan bir bilgi birikimine sahip olmuşlardı. Öğrencilere göre kendileri geçen dört yıl içinde ilerlemişti. Büyümüşlerdi de. Ama öğrencilerin gözünde Hyeongsik, birinci sınıftaki haliyle dördüncü sınıftaki halleri arasında hiç değişmemiş gibiydi. Hyeongsik, sahip olduğu bilgiyi tamamını olmasa da neredeyse tamamını onlara vermiş, artık onlardan daha üstün sayılmak için bir gerekçesi kalmamış gibiydi onlara göre. Bu yüzden Hyeongsik'e karşı dışarıdaki tavırları eskisi gibi olsa da içten içe onu kendileriyle eşit, hatta kendilerinden aşağı görmeye başlamışlardı.