"Beş yıl sonra kim yaşlanır?" diyerek Hyeongsik, yaşlı kadına bakıp güldü.
"Keyfin tam yerindeyken birbirinize öylece bakıp duracak mısınız? Ay, hadi ama, bir an önce evlenin. Beş yıl sonraymış..." diye söylendi yaşlı kadın, sanki bu iş onu çok ilgilendiriyormuş gibi şiddetle karşı çıkarak. Hyeongsik, yaşlı kadının haklı olduğunu kabul etti. Ama sonra ekledi:
"Birbirimize bakıp durmak da güzel ya." Ve Useon'a dönerek, "Bu arada, temmuzun sonuna doğru yola çıkmam gerekiyor. Eylülde başlayacak döneme yetişmek için." dedi.
🙝 🙟
"Temmuz sonu mu?" dedi Useon şaşkınlıkla. "Bu kadar acele mi?"
"Eylülde kaydımı yaptıramazsam bir senem boşa gider."
"Peki ne okuyacaksın?"
"Gidince göreceğiz ama eğitim üzerine çalışmak istiyorum. Şimdiye kadar edindiğim deneyim de eğitimle ilgiliydi, kaldı ki bugünkü Joseon için en önemli şey de eğitim gibi geliyor... Bu yüzden tüm gücümle yeni eğitim yöntemlerini araştırıp ömrümü eğitime adamaya niyetliyim."
"Eğitim derken?"
"Elbette eğitim derken İlköğretim ve ortaöğretimi kastediyorum. Bence Joseon tam da şu an Pestalozzi'yi bekliyor. Joseon halkını, hem de tamamen yeni bir Joseon insanı yaratmak istiyorsak, bunu eğitimden başka neyle başarabiliriz? Hangi çağda, hangi ülkede böyle olmamıştır ki? Ama hele de eskimiş Joseon'u terk edip yeni bir medeniyetle donanmış, yepyeni bir Joseon kurmak zorunda olan bizlerde, herkesin eğitim için çaba göstermesi gerektiğine inanıyorum. Sen de yazı işleriyle uğraşıyorsun, elinden geldiğince eğitim şevkini alevlendir. Şu anki eğitim gerçekten içler acısı..."
"Peki dört yıl boyunca sadece eğitim mi araştıracaksın?"
"Dört yıl uzun mu geliyor? Yeterince araştırmak için on yıl bile az gelir."
"Biliyorum aslında ama sadece eğitim dalında mı çalışacaksın, onu merak ediyorum."
"Tabii ki onunla bağlantılı başka alanları da çalışırım. Ama temel olarak eğitimi alıp onun etrafında şekillenecek bir öğrenimden bahsediyorum. Özellikle toplumsal düzen ve etik üzerine yoğunlaşacağım." deyip sanki "Sen bunun ne demek olduğunu anlamazsın" der gibi Useon'a baktı. Useon gerçekten de ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştı. Ama kendi çıkarımlarıyla "herhalde şöyle şöyle bir şeydir" diye düşündü. Sonra gülerek:
"Peki ya senin karın... ne denir ona, sevgilin?"
Hyeongsik güldü, yüzü hafifçe kızardı. "Ben nereden bileyim?"
"Kim bilecek... Kocası bilmezse!"
"Kendisi bilir... Bu devirde koca bile karısının özgürlüğünü kısıtlayamaz."
"Yani ne öğrenirse öğrensin, senin karışmayacağını mı söylüyorsun?"
"Elbette. Çünkü onun bir 'ben'i var... Herkesin istediğini yapma hakkı var. Başka birinin 'ben'ini zorla nasıl yönlendirebilirsin? 'Böyle yapman iyi olur' diye öğüt vermek ya da bir şeyler anlatmak güzel ama 'Ben böyle düşünüyorum, sen de böyle yapacaksın' demek haddini bilmezlik olur."
Useon açıkçası şaşırmıştı. Yine de söylenenler mantıklı geliyordu. Ama yine de içinden "yok canım, bu kadar da olmaz" dedi. Ancak daha fazla tartışmaya niyeti yoktu. Sadece Hyeongsik'in düşüncelerinin kendimikinden farklı olduğunu fark edip sessizce başını salladı. Hyeongsik, Useon'un alnına ve dudaklarına bakarak sırıttı. Sanki kazanmış gibi memnun bir ifade vardı yüzünde. Yaşlı kadın ikisinin ne konuştuğunu anlamamıştı. Sadece Hyeongsik'in bir yere gideceğini anlamıştı. Üçü de bambaşka dünyaların insanlarıydı. Useon ve Hyeongsik belki aynı dünyanın insanı olabilirlerdi ama yaşlı kadın asla Hyeongsik'le aynı dünyayı paylaşamazdı. Aynı odada, aynı anda, her biri farklı dünyalara ait üç kişi oturuyordu. Ve birbirlerinin anlayabileceği konulardan söz ediyorlardı. Bu yüzden aynı dünyaya ait olduklarını sanıyorlardı. Ama tesadüfen başka bir dünyanın konusu açıldığında hemen gözleri faltaşı gibi açılıyordu. Yaşlı kadın:
"Seonsaeng Lee, nereye gidiyorsunuz?" diye sordu, sanki çok şaşırmış gibi. İkisi de güldü.
Yaşlı kadının sadece ay takvimini bildiğini düşünen Hyeongsik, "Evet, ne dersiniz, gelecek ay ortaları gibi" diye cevapladı. Ardından, "Gelecek ayın ortalarında Amerika'ya gideceğim."
"Amerika mı? O Batı ülkesi mi yani!"
"Evet, Batı ülkesi." Hyeongsik'in cevabının ardından Useon kahkahayı bastı:
"Burnu böyle uzun, gözleri böyle çukur olan insanların yaşadığı ülke işte." İkisi gülüyor, biri şaşırıyordu.
"Ah, o Batı ülkesi ne kadar uzakmış?"
"Otuz bin li kadar." dedi Hyeongsik.
"Deniz yoluyla yüz bin li gidilir." diyerek Useon güldü. Ama yaşlı kadın otuz bin li ile yüz bin li arasındaki farkı bilmiyordu. Hatta otuz bin linin ne kadar mesafe olduğunu bile bilmiyordu. Bu yüzden sadece ağzını açık bırakabildi.
"Buradan köyü on beş kez gidip gelmek kadar uzak. Sonra da kocaman demirden bir gemiye binip güm güm güm güm diye gidiyorlar." Useon'un bu sözleri üzerine yaşlı kadın:
"Vapura binip gidiyor işte. Kaç ayda varıyor?" diye sordu, piposunu çekmeyi bile unutmuştu.
"Otuz kırk ay sürer." dedi Useon, başını çevirip dudaklarını büze büze gülerek.
"Aman Tanrım!" dedi yaşlı kadın. Hyeongsik atıldı:
"Yalan söylüyor. On beş günde gidilir." Yaşlı kadın sitemkâr bir bakış fırlattı Useon'a, sonra:
"Ne işiniz var o kadar uzakta? Peki ya eşiniz ne olacak... Aman Tanrım!" diyerek titredi. Useon:
"Eşi de geliyor. Artık Seonsaeng Lee, eşiyle birlikte Batı'ya gidiyor. Siz de gelmek istemez misiniz ihtiyar nine? Güm güm güm diyen o demir gemiye binip gökle birleşmiş o Batı ülkesine gidelim."
Yaşlı kadın bu laflara kulak asmadı bile:
"Peki ne zaman döneceksiniz?"
"Bilmiyorum. Dört beş yıl kadar kalır, sonra gelirim. Gelir gelmez de sizi bulurum." dedi Hyeongsik de gülerek. Yaşlı kadın iç çekti:
"Ben dört beş yıl daha yaşar mıyım acaba?" dedi ve gözleri doldu. İkisi de gülmeyi kesti, yaşlı kadına öylece baktılar.
🙝 🙟
Şimdi biraz da Yeongchae'den söz edelim. Yeongchae gerçekten de Daedong Nehri'nin yeşil dalgalarını yararak Ejderha Sarayı'na konuk mu olmuştu? Belki okurlarım arasında Yeongchae'nin ölümüne üzülüp gözyaşı dökenler de vardır. Eskiden beri her hikâyede olduğu gibi, geç yaşta bir damla kanı olmayanın oğul sahibi olmaması mümkün değildir, oğul sahibi olanın da soylu bir evlat olmaması mümkün değildir, suya düşenin de canlı çıkmaması mümkün değildir ya; işte aynı şekilde Yeongchae'nin de Daedong Nehri'ne atlamak üzereyken bir asilzade tarafından kurtarılıp bir dağ manastırında rahibe olduğu, ileride Hyeongsik ile karşılaşıp mutlu bir evlilik yaparak zenginlik, şeref ve bol çocuk sahibi olacağını düşünüp, romancının basmakalıp hünerini aşarak kendi kendine gülenler de olabilir.
Kiminiz Yeongchae'nin suda boğulmasının hak ettiği bir son olduğunu düşünüp onu övmüş olabilir, kiminiz de boğulmak için bir sebep olmadığını söyleyip Yeongchae'nin hareketine acımış olabilir. İşte böyle çeşitli düşünceleriniz ile benim yazacağım Yeongchae haberinin ne kadar örtüşüp ne kadar ayrışacağını bilmiyorum ama sizin düşüncelerinizle benimkini karşılaştırmak da oldukça ilginç olacak galiba.
Busan'dan gelen ikinci mevki kompartımanındaki yolcuların çoğu Namdaemun'da inmişti; Yeongchae'nin bulunduğu vagonda kadınlı erkekli ancak beş altı kişi kalmıştı. Yeongchae bir köşeye yerleşmiş, tren hareket eder etmez yüzünü kimseye göstermek istemez gibi başını camdan dışarı uzatmış, serin rüzgârı yüzünde hissederken Namsan'ın ötesini seyrediyordu. Ama dikkatini çeken pek bir şey yoktu. Sadece yanındakilere yüzünü göstermek istemediği için dalgın dalgın hızla geçip giden tepelere ve tarlalara bakıyordu. Ne özellikle üzgündü ne de acı çekiyordu. Uykulu bir hâldeymiş gibi zihni bulanıktı. Sanki rüya âlemindeydi.
Yaşlı kadına ve birkaç arkadaşına veda ederken üzülmüştü. Kendi hâline acımıştı. Yirmi yıldır içinde yaşadığı dünyayı terk edip ölmeye gittiği düşüncesi göğsünü delip geçiyordu sanki. Ama bir yandan da gönlüne göre olmayan, ıstırap dolu bir dünyayı terk etmek ferahlatıcı geliyordu. Bu yüzden Yeongchae'nin kafasının içi kaynayan bir kazan gibiydi. Ancak bir iki saat geçince zihni tamamen sakinleşti. Namdaemun İstasyonu'na nasıl çıktığını, trene nasıl bindiğini unutmuş gibiydi. Namdaemun'dan ayrılalı onlarca yıl olmuş gibiydi; yaşlı kadının ve arkadaşlarının yüzü de tıpkı onlarca yıl önce görmüş gibi silikleşiyordu.
Yeongchae'nin gözleri önünde yaz güneşiyle aydınlanmış yeşil dağlar, buğday ve arpanın sarı dalgaları, darı ve akdarının yeşil dalgaları uzanıyordu. Ot kokusu taşıyan rüzgâr yüzünü okşuyor, keten ceketinin aralıklarından sızıp terli tenini serinletiyordu. Bütün bunlar Yeongchae'ye bir tür haz veriyordu. Yeongchae, rüya gören biri gibi, görünmeyeni görmeye ya da görüneni görmemeye çalışmıyor, gözüne ne çarptıysa onu görüyor, kulağına ne girdiyse onu duyuyordu. Nereye gittiğini, ne için gittiğini de bilmiyordu.
Ama ara sıra ölmeye gittiği aklına geliyordu. O zaman ölüp yeniden canlanmış gibi bir an gözlerini kırpıştırıp ürperiyordu. Ardından ev, Pyongyang ve Hyeongsik düşünceleri birden zihninde beliriyordu. Ama azar azar çıkagelip hemen kayboluyorlar, o da yine rüya gören birine dönüşüyordu.
Derken bazen Cheongnyangni manzarası gözünün önüne geliyordu. O hayvan gibi adamların bileğini tutup sürükledikleri aklına geliyor, diliyle dudaklarını yalıyordu. Biraz bastırarak yalayınca tuzlu kan ağzına geliyordu. Sanki o kanın tadına bakar gibi sessizce dudaklarını kapatıyor, bir süre öylece durduktan sonra her şeyi unutmak istercesine başını sallıyor, tükürüyor ve daha önce olduğu gibi tepelere ve tarlalara bakıyordu. Rüzgâr Yeongchae'nin saçlarını savuruyordu.
Tren Kaesong tünelini geçip Hwanghae'nin dağlık bölgelerine doğru hızla ilerliyordu. Puf puf diye sesler çıkararak yokuşları tırmanıyor, şırıl şırıl iniyor, yine puf diyerek eğimli bir dağ yamacını dönüyor, sonra onlarca metre yüksekliğindeki bir yoldan kayar gibi aşağı iniyordu. Sağda solda otların derin olduğu dağ vadilerine puf puf çıkarken otların arasından buhar gibi sıcak bir hava yükseliyor, şırıl şırıl inerken de nöbet bekleyen soğuk rüzgâr hızla esip geçiyordu. Yol kenarında, dağın yamacında tuhaf şekilli kayalar dik dik bakan güneşin altında çıtırdıyor gibiydi; oraya buraya tek tük dikilmiş ağaçlar da uykulu uykulu, yaprak kıpırdatmadan öylece duruyordu. Arada sırada düzlükler açılıyor, orada dere kenarında yatıp uyuyan sığırlar görünüyor; bir karıştan uzamış darı tarlasında çapalama yaparken geçen trene bakan ana-oğul da vardı. Ama Yeongchae yine rüya görür gibi çenesini cama dayamış oturuyordu.
Tren uzun uzun kornasını çalıp bir dağ virajını dönerken lokomotifin kömür dumanı Yeongchae'nin önünden hızla geçti ve sağ gözüne bir kömür tozu kaçırdı. Yeongchae gözlerini kapadı ve hemen başını içeri çekti. Elinde tuttuğu ipek mendille gözünü sildi. Ama kömür tozu çıkmadı, yalnızca gözyaşları aktı. Gözü çok acıyordu.
🙝 🙟
Yeongchae mendille gözünü silerken yüzünü buruşturup içinden "Ah çok acıdı" dedi. Kömür tozu ilk başta gözünün üst kapağının altına kaçmış gibiydi ama bir süre ovuşturduktan sonra nereye gittiğini anlayamadı, sadece acıyordu. Mendili gözünün içine sokup çıkarmaya çalıştıysa da sonunda çıkmadığını görünce sinirlendi, elini cama dayadı, yüzünü elinin üstüne koyup ağlamaya başladı. Şimdiye kadar uyuklayan hüznü aniden uyanmış gibi gözyaşları boşaldı. Ne sebeple olduğunu bile bilmeden, sadece üzgündü; sesini bastırarak ağladı. Şimdiye kadar rüya gibi olan zihni aniden netleşiyor gibiydi. Geçmişe dair bütün düşünceler, üzüntüye bürünüp net bir şekilde zihninde canlandı. Yeongchae gözüne kaçan kömür tozunu bile unutup yapayalnız üzüntüden ağladı. Bugün akşam olduğunda ölmüş olacaktı. Daedong Nehri'ne atlayacaktı. Bu gözyaşları da yok olacak, vücudundaki sıcaklık da yok olacaktı. Bugün gördüğü dağlar, tarlalar ve insanlar son kez görüşüydü. Birkaç saat sonra öleceği düşüncesi iğne ucu gibi tüm bedenini delip geçiyordu. Neden doğmuştum, ne diye yaşamıştım, diye pişmanlık da duyuyordu.
Tam o sırada birisi Yeongchae'yi hafifçe sarsarak:
"Bakar mısınız? Başınızı kaldırın." dedi. Yeongchae irkildi, başını kaldırıp tek gözünü zorlukla açarak o kişiye baktı. Sade bir elbise giymiş genç bir kadın elinde mendille:
"Şöyle dönün. Gözünüze kömür tozu mu kaçtı? Ben çıkarayım." diyerek gülümsedi. Sonra Yeongchae'nin yüzündeki hüzünlü ifadeyi görünce bir an irkildi, gözlerini kaldırıp Yeongchae'nin yüzüne baktı. Yeongchae hem minnettar hem de utanmış gibiydi; kadının dediğini yapıp arkasını döndü ve "Önemli değil." diyerek başını eğdi. Kadın Yeongchae'yi kucaklayacakmış gibi karşısına oturup:
"Hayır, öyle değil. Kömür tozu göze kaçınca kolay çıkmaz." dedi ve mendili parmak ucuna doladı, bir eliyle Yeongchae'nin gözüne dokundu. "Bu göz mü? Bu göz mü?" diye sorup durdu, sonra Yeongchae'nin sağ gözünün üst kapağını kaldırıp sessizce içine baktı ve mendille hafifçe sildi. Hareketleri son derece ustaca ve sakindi. Yeongchae olduğu gibi sessizce oturdu. Kadının yorgun ve sıcak nefesi, sanki bir koku taşıyormuş gibi ama yine de hoş kokulu bir şekilde kendi ağzına ve burnuna değiyordu. Kadın Yeongchae'ye biraz daha yaklaştı, gözünü aralayıp başını eğe eğe silmeye devam etti. Kadın sinirlenmiş gibi:
"Ah, kimse olmasaydı dilimle yalardım keşke." dedikten sonra, "Ha! Çıktı. Şuna bakın. Bu kadar büyük bir şey kaçmış." diyerek mendile bulaşan kömür tozunu Yeongchae'ye gösterdi. Ama Yeongchae'nin gözü kamaşmıştı ve gözyaşları akıyordu, o yüzden gösterileni göremedi. Kadın yerinden kalktı, elini Yeongchae'nin koltuğunun altına sokup kaldırdı:
"Hadi, lavaboya gidip yüzünüzü yıkayın." diyerek önden gitti. Tren sallanmasına rağmen kadın hiç sarsılmadan, dümdüz bir yolda yürür gibi Yeongchae'yi sürükleyerek vagonun öbür ucundaki lavaboya götürdü. Yolun yarısında, kendisiyle birlikte oturan takım elbiseli gençten sabun ve havlu alarak ilerledi. Tam karşısında kitap okuyarak oturan başka bir takım elbiseli adam, ikisinin hâlini gözlerini dikip izledi, sonra tekrar kitabına döndü. Yeongchae sendeleyerek kadının peşinden lavaboya gitti. Kadın, mermer tezgâhtaki kar beyazı porselen lavaboya su doldurdu, eliyle karıştırıp bir kez çalkaladı, temiz suyu yeniden doldurduktan sonra sabunluğu açtı, kırmızı çizgili büyük bir havluyla Yeongchae'nin omzunu ve yakasını örttü, bir eliyle Yeongchae'nin belini kavrar gibi yaparak onu kendine yasladı ve:
"Hadi, sabunla iyice yıkayın." dedi. Sonra Yeongchae'nin pırıl pırıl saçlarına, çiçek şeklindeki tokasına, beyaz boynuna ve sırtına bakakaldı, "Acaba kimdir?" diye düşündü, ara sıra Yeongchae'nin omzunu örten havlu düzeltti, kulağının dibine sarkmış bir tutam saçı da kaldırdı. Biri görse, bir abi kardeşine yardım ediyor sanırdı. Gerçekten de kadın Yeongchae'yi kardeşi gibi görüyordu. 'Uslu bir kız. Yetenekli olmalı. Eğitimli duruyor.' diye düşündü. Ve kömür tozu gözüne kaçtığı için ağladığını hatırlayıp 'Çocukça, sevimli.' dedi.
Yeongchae üzüntüsü içinde bile kadının bu şefkatini minnetle, sevinçle karşıladı ve yüzünü güzelce yıkadı. Kadının elinin sırtına dokunduğunu hissedince Wolhwa'ya sarıldığı anları hatırladı. Ve kadının yüzünün bir şekilde Wolhwa'ya benzediğini düşündü. Ama sonra yine öleceğim, diye geçirdi içinden. Yeongchae yıkanmayı bitirip ayağa kalktı. Kadın havlu verdi. Yeongchae yüzünü ve ellerini kuruladı. Kadın havluyu alıp Yeongchae'nin boynunu ve kulak arkasını usul usul sildi. Yeongchae gözlerini açıp kadına doğrudan baktı. Gözleri kızarmıştı. Kaşlarında hâlâ su damlaları vardı, sanki gözyaşı değmiş gibiydi. Kadın bir annenin kızına baktığı gibi gülümseyerek Yeongchae'ye baktı, sonra koluyla beline sarıldı:
"Hadi gidelim. Gidip öğle yemeği yiyelim."
🙝 🙟
Yeongchae'nin yerine geri döndüler. Yeongchae ancak o zaman zorla "Teşekkür ederim." diyebildi. Kadın oturacak gibi oldu ama sonra kendi yerine gidip o gençle bir şey konuştuktan sonra çantasından köşeli bir karton kutu çıkarıp getirdi, Yeongchae'nin karşısındaki koltuğa oturdu:
"Şunlardan biraz buyurun." dedi ve kutunun kapağını açtı. Yeongchae ne olduğunu anlamadı. İnce bir et dilimi, üzerinde delikler olan iki parça pirinç kekinin arasına sıkıştırılmıştı. Yeongchae ne olduğunu sormaya da çekiniyordu, sessizce oturdu. Kadın, Yeongchae'nin gözlerine şöyle bir baktı, içinden 'Demek bunu bilmiyorsun' diyerek yemesini teşvik etti:
"Nereye gidiyorsunuz?" dedi, önce kendisi bir tane alıp ağzına attı. "Hadi, siz de buyurun."
"Pyongyang'a gidiyorum." dedi Yeongchae de bir tane alıp kadının yediği gibi yemeye çalıştı. İlk başta nasıl yenildiğini bilmiyordu.
"Evleriniz Pyongyang'da mı?" diye sordu kadın, bir tane daha alarak. Yeongchae nasıl cevap vereceğini bilemedi. Acaba benim de evim var mı, diye düşündü. Ama evi varsa o yaşlı kadının eviydi, başını çevirip: