Öbür gün gideceğini söylemişti ama Byeongwook'un annesinin karşı çıkmasıyla yolculuk bir hafta ertelendi. Onu alıkoymaya çalışan annesinin sözleri şöyleydi:
"Bir yıl boyunca hasretle bekleyip kavuştun, daha bir ay olmadan gidiyorum diyorsun. Demek beni hiç göreceğin yok. Şu pamuk tarlasına senin için ektiğim kavunlarla karpuzları ye de öyle git."
Bu sözlere karşı çıkmak mümkün değildi. Bir gün Byeongwook, Yeongchae'ye dönüp,
"Ne dersin, annemin sevgisi?" dedi ve gözleri doldu. Yeongchae de babasını hatırlayıp gözyaşlarını koluyla sildi.
Her gün öğle yemeği vakti geçince Byeongwook ile Yeongchae, evden üç dört kilometre ötedeki güneşli pamuk tarlasına gidiyor, kavun ve karpuz toplayıp tarla kenarına yan yana oturuyor, türlü hayallerle dolu gelecekten konuşarak keyifle yiyorlardı. Bazen Byeongguk'un karısı da geliyor, üçü bir arada oturup günün nasıl geçtiğini anlamadan sohbet ediyorlardı. Neyse ki bu pamuk tarlası yol kenarındaydı, bu yüzden etraftan geçen olmuyor, her şey çok sessiz oluyordu. Bir gün Byeongguk'un karısı,
"Babamız pamuğa zarar verir diye kavun karpuz ektirmek istememişti ama annemiz diretince, ben de onunla birlikte bu kavunları ve karpuzları ektim," dedi.
Byeongwook tarla sıralarında dolaşarak güzelce sarkmış kavun ve karpuzları bir bir inceledi. Sonra içlerinden alacalı bir kavun koparıp getirirken,
"Bu niye böyle benek benek? Neden kimisi kapkara, kimisi bembeyaz, kimisi de böyle alacalı? Ne kadar baksam da birbirinin aynısı olan tek bir tane yok..." dedi.
"Hepsi aynı olsaydı ne eğlencesi kalırdı? İnsanlar da öyle," diye güldü Yeongchae.
"Doğa gerçekten ne ilginç! Aynı topraktan rengârenk otlar, ağaçlar, çiçekler çıkıyor..." diyerek kopardığı kavunu burnuna götürüp kokladı ve ekledi:
"Bu da toprağın dönüşmesiyle böyle oldu."
"İnsanın da ilk başta topraktan yoğrulduğu söylenmiyor mu?" dedi Byeongguk'un karısı.
"Doğru söylüyorsun. Her şey topraktan geldiğine göre... Gerçekten de toprak her şeyin anası. Her şeyi doğurur, kucağına alır... Pirinç, su, bu kavun... Bunların hepsi süt aslında... Anne sütü," derken kavunu sever gibi okşadı, sonra dört bir yana bakıp, "Nasıl, eğlenceli değil mi? Gökyüzü apaydınlık, güneş sıcacık, dağlar yemyeşil, dere şöyle akıp gidiyor, otlar da öyle canlı canlı büyüyor. Biz de bunların ortasında oturuyoruz. Ah ne güzel!" diye dans eder gibi kıpırdanıp güldü.
Yeongchae yuvarlak bir taş alıp havaya atıp tutarken,
"Köyde büyüdüğümden midir bilmem ama böyle otlar, ağaçlar olan köy daha çok hoşuma gidiyor. Seul ya da Pyongyang gibi şehirlerde insan kendini kafesteki kuş gibi hissediyor," dedi.
"Elbette öyle. Bu geniş doğanın içinde insanın bedeni de ruhu da özgür ve huzurlu oluyor. Ama şehirlerde... Ah, o toz, o pis kokulu hava, üstelik insanların kalpleri de pis kokmaya başlıyor," derken tam da pis bir koku almış gibi yüzünü buruşturdu ve ekledi: "Oysa burası ne kadar geniş ve temiz değil mi?" Derin bir nefes alıp verdi. Hava gerçekten temizdi. Otların kokusu insanı sarhoş edecek gibiydi, ara sıra sıcak sıcak dalgalanıp geliyordu.
Böyle neşeyle sohbet edip eğlendikten sonra birer karpuz koparıp eve dönüyorlardı. Bunlar evdeki anne babaya ve diğer aile fertlerine vermek içindi.
Byeongwook karpuzun tepesini kesip içine bal koyar, sonra odayı ısıtan sobanın yanında yatan büyükannesine götürürdü. Büyükanne, bir çocuk gibi buruşmuş yanaklarında bir gülümsemeyle, iştahla karpuzu yerdi. Byeongwook keyifle onu izler, ara sıra kaşıkla karpuzun içini oyardı. Neredeyse bitirince her seferinde Byeongwook'a bakıp gülümser, "Ah, kızım ne kadar da büyümüşsün. Bu kadar koskocaman olmuşsun, niye evlenmek istemiyorsun?" der, sonra olduğu yerde vücudunu bir adım çekip Byeongwook'un sırtına vurur, "Artık gidersen bir daha göremem galiba," diye iç çekerdi. Her seferinde Byeongwook yüksek sesle,
"Neden öyle diyorsunuz? Nineciğim, siz doksanına kadar rahat rahat yaşarsınız!" diye bağırırdı. Büyükanne güç bela duyar gibi "Kıy hı hı" diyerek,
"Doksanına kadar!" derdi. Şimdi yetmiş üç yaşındaydı, doksanına daha on yedi yıl vardı.
'Acaba o kadar yaşar mıyım?' der gibi bakarken, bir yandan da 'Keşke yaşasam' der gibiydi.
Ara sıra torununa keman çalmasını söylerdi. Byeongwook dediğini yapar, keman çalarken yanında oturan Yeongchae'ye dönüp,
"Sen dinle, çünkü büyükannem gözleriyle dinliyor," derdi. İkisi gülünce büyükanne de ne olduğunu anlamasa da gülerdi. Sonra Byeongwook'un başını eğip yayı çekişini uzun uzun izler, beş dakika geçmeden çoğu zaman gözleri kapanır, uyuklamaya başlardı. O zaman iki genç kız birbirine bakıp gülümser, kendi aralarında eğlenirlerdi.
🙝 🙟
Anne, uzaklara gidecek kızı için türlü lezzetli şeyler hazırlatırdı. Kendi elleriyle pirinç ıslatıp tteok yapar, tavuk keserdi... Sonra kızlarının keyifle yediğini öylece oturup izlerdi. Babası da kızı için bir kaburga eti alır, Byeongguk ise şehir merkezine gidip kurabiye, mandalina, gazoz gibi şeyler satın alırdı. Byeongwook ile Yeongchae pamuk tarlasına gidip kavun ve karpuz toplar, kimi zaman balla, kimi zaman şekerle karıştırır, kimi zaman bir gece bekletir, kimi zaman kuyuya sarkıtıp soğutarak getirirlerdi. Bir keresinde Yeongchae, bala bulanmış karpuzu yalnız başına babasına götürmüştü. Babası biraz şaşırmış gibi alıp kaşıkla keyifle yerken,
"Eh, sağ ol," demişti. Yeongchae yine rahmetli babasını düşünmüştü.
Bir keresinde Byeongwook, Byeongguk'a karpuz verirken şaka yollu,
"Bunu Yeongchae, ağabeyine vermek için özel olarak hazırladı," demişti. Yanında duran Yeongchae'nin yüzü kızarmıştı.
Byeongguk'un karısı, iki kız kardeşin gidişine gerçekten üzülüyordu. Hele yeni alıştığı Yeongchae'den bir ay bile olmadan ayrılacak olmak da ayrı bir acıydı. O da kız kardeşler gibi özgürce Seul'e ya da Tokyo'ya gidip gelmeyi isterdi ama bunun imkânsız olduğunu biliyordu. İçinde istemsiz bir imrenme de olsa, kendi durumundan memnun olmayı bilen bir olgunluğu vardı. Bu yüzden "Kız kardeşlerim böyle insanlar, ben böyle bir insanım" diyerek hemen vazgeçer, fazla acı çekmezdi.
Böylesine telaşlı bir koşturmacanın içinde uzunmuş gibi görünen bir hafta da rüya gibi geçip gitti. Bugün gidecekleri için bavul toplarken, kıyafet değiştirirken, uğurlayanlar uğurlamak istemiyor, gidenler gitmek istemiyordu. Soba başında yatan büyükanne, "Ben bilmem" der gibi sadece sigara içen baba, acı biber ezmesi, kurutulmuş et gibi yiyecekleri bohçalayan anne, kaynanasına yardım ederken sessiz duran yenge, cübbe giyip Panama şapkasını yana yatırmış halde irili ufaklı bavulları bağlayan telaşlı Byeongguk, bir oraya bir buraya koşturup neşeyle gülen Byeongwook, tüm bunları seyreder gibi öylece duran Yeongchae... Her kim olursa olsun, hepsinin yüreğinin bir köşesinde tarifsiz bir yalnızlık ve hüzün vardı.
Byeongwook ve Yeongchae sırasıyla büyükanne, baba ve annenin önünde vedalaşmak için eğildiler. Büyükanne yine, "Artık bir daha göremeyeceğim galiba," dedi ve bulanık gözlerinde yaşlar birikti; Byeongguk'un kolunda ana kapıya kadar çıktı. Babaları selamı alıp sadece "Eh," dedi, başka bir şey söylemedi. Anneleri,
"Gidin, iyi çalışıp gelin. Kış tatilinde de gelin. Yeongchae, sen de seneye gel," diyerek Yeongchae'nin ceketini düzeltti.
Köylülere "Hoşça kalın", "Sağlıcakla kalın" diyerek vedalaştıktan sonra kafile köy çıkışına geldiğinde saat öğleden sonra bir civarıydı. Ağustos güneşi, ateş gibi yağıyordu.
Kafile, bitmemiş sohbetleri kimi önde kimi arkada sürdürerek ilerliyordu. Bazen hep birlikte toplanıp yürüyor, bazen ikişerli gruplara ayrılıp on-on beş adım ara bırakıyor, bazen biri öne geçip yol kenarındaki bir otu koparırken arkaya bakıyordu. Çoğu zaman anneyle Byeongwook bir grup oluyor, Byeongguk'un karısıyla Yeongchae bir grup oluyor, baba ve Byeongguk ise genellikle sessizce biraz arkadan yürüyorlardı. Yük taşıyan delikanlı, aklına estikçe sırtındaki seleyi dayayıp duruyor, arkadan gelen kafileyi bekliyor, sonra bir an önce istasyona varıp seleyi indirip dinlenme isteğiyle öne fırlıyordu. İçinde kimse olmayan at arabaları ve faytonlar takırdayarak karşıdan geliyor ya da önlerinden geçip gidiyordu. Kafilenin yüzleri sıcaktan kızarmış, alınlarından boncuk boncuk terler sarkıyordu. Erkekler yelpazeleniyor, kadınlar mendille terlerini siliyordu.
Bir türlü bitmek bilmeyen sohbet neredeyse tükenmişti; artık sessizce, dümdüz ana yolda güneşe karşı yürüyorlardı. Yol kenarındaki bir kavun çardağından hüzünlü türküler, çapkın şarkıları uykulu uykulu yükseliyor, sonra kafilenin geçtiğini görünce susuyordu. Çardağın kapısından kazınmış kafalar, takke takmış kafalar, başörtülü kafalar, iri yarı delikanlı kafaları birer birer uzanıyor, fısır fısır konuşuyor, kafile birkaç on adım geçince kahkahalar yükseliyordu. Kafile sessizce istasyona doğru yürümeye devam ediyordu.
Yeongchae, sağında solunda yeni başak vermiş darı tarlalarına bakarken geçen bir ayı düşünüyordu. Bedeni öylece duruyor olsa da, ruhunda gerçekten büyük bir değişim olmuştu. Eskisinden tamamen farklı, yepyeni bir insan olmuş denebilecek kadar büyük bir değişimdi bu. Ölmek için giderken Byeongwook'a rastlaması, Byeongwook'un evinde yedi sekiz yıl aradan sonra aile mutluluğunu yeniden tatması, şimdiye kadar acı çektiği kafes gibi dünyanın dışında da geniş, özgür ve mutlu bir dünya olduğunu fark etmesi, Byeongguk'a karşı yanıp tutuşan bir aşk duyması... Tüm bunları düşündü ve sonunda Japonya'ya, Tokyo'ya okumaya gittiğini hatırlayıp, kaderinin bu kadar beklenmedik bir şekilde değişmesine şaşırarak, kendi kendine gülümsedi.
Bu düşünceler içindeyken kafile istasyona ulaştı. Bekleme salonundaki bir banka yerleştiler ve kalan yirmi dakika içinde bitiremedikleri konuşmaları yaptılar.
🙝 🙟
Byeongwook ve Yeongchae trene bindiler ve pencereden kendilerini uğurlayanlara baktılar. Byeongguk'un Sariwon'a kadar işi vardı, bu yüzden o da bindi ama akşam döneceği için oturduğu yerden dışarı bile bakmıyordu. Anne pencereye yapışmış,
"Kızım, dikkatli gidin," dedi iki kez,
"Kızım, ayda iki kere mutlaka mektup yazın," dedi dört beş kez. Byeongguk'un karısı kaynanasının hemen yanında durmuş, Byeongwook ile Yeongchae'yi sırayla süzüyordu. Sıcaktan kızarmış ufacık, tertemiz yüzü çok güzeldi. Çan sesleri duyulup kondüktörün düdüğü öttüğünde, Byeongguk'un karısı Yeongchae'nin pencereye dayalı elini sıkıca tuttu,
"Gidince mektup yazın," dedi. Gözlerinde yaşlar vardı. Ona bakan Yeongchae'nin gözlerinde de yaşlar vardı. Jandarmalar bu manzaraya göz ucuyla bakıyor, bento satan çocuğun bağırtıları kesilince, düdük sesiyle birlikte tren hareket etmeye başladı. Anne yine,
"Sakın, dikkatli gidin," diye seslendi ve gözünü kırptı. Byeongwook ve Yeongchae başlarını pencereden çıkarıp mendil salladılar. Anne de mendil salladı ama Byeongguk'un karısı öylece durup sadece izledi. Baba da bir kere kolunu kaldırıp salladı, sonra dönüp gitti. Bir gıcırtı koptu, tren döndü ve istasyondaki insanların silueti tamamen kayboldu. İkisi yine bir iki kere daha mendil salladı, sonra yerlerine oturdular. Oturup bir süre öylece boş boş baktılar, ikisi de sessizdi. Trenin hızı giderek artıyor, serin bir rüzgâr içeri giriyordu. Byeongguk karşıdaki bankta yan oturmuş, ikisine bakarak yelpazeleniyordu. Trende, misyonere benzeyen yaşlı bir Batılı, iki altın şeritli şişman bir memur ve onun dışında iş kıyafetli iki üç kişi vardı. Hepsi beyaz giyimli ikinci mevki yolcularına tuhaf bir şeymiş gibi bakıyordu. Byeongguk, karşıda oturan kız kardeşine sesini duyurmak için öne eğilip gülümsedi,
"Senin sayende ilk defa ikinci mevkiye biniyorum," dedi.
"Madem ikinci mevki bu kadar imrenilecek bir şey, zaman zaman binin işte," diye gülümsedi Byeongwook.
"Bizim gibi hiçbir şey yapmayan insanlara üçüncü mevki bile lüksken, ikinciye nasıl bineriz? Ayıp olur..."
"Öyleyse neden ikinci mevki bileti aldınız? Keşke yük vagonuna tıkıştırsaydınız," dedi Byeongwook, kızmış gibi yaparak. Yeongchae gülümsememek için başını eğdi. Kardeşler çocuk gibi şakalaşırken Byeongguk,
"Yeongchae Hanım, seneye yurda dönecek misiniz?" diye sordu.
"Efendim, bilmiyorum ki."
"Neden, benimle birlikte gelmez misin? Yoksa ben mi yalnız geleyim? Kardeşler birlikte gelip gitmeli," dedi Byeongwook, Yeongchae'ye bakıp sonra Byeongguk'a baktı. Yeongchae,
"O zaman abla beni getirirse gelirim," diye gülümsedi. Byeongwook, çocuk gibi sallanarak Byeongguk'a baktı,
"Ağabey, seneye ikimiz birlikte gelelim mi?" diye sordu; bu bir soru muydu yoksa cevap mıydı belli değildi. Byeongguk,
"Öyleyse kız kardeşimle birlikte gelin. Kendi eviniz yoksa benim evimi ev bilin..."
"Teşekkür ederim," dedi Yeongchae başını eğerek.
Bu konuşmalar sürerken tren çoktan durmuştu. "Sariwon! Sariwon!" diye bağıran hamalların sesi duyuldu. Byeongguk şapkasını çıkarıp, "Öyleyse hoşça kalın," dedi ve atlayıp indi. İndikten sonra iki kızın oturduğu pencerenin altına gelip durdu. İkisi de dışarı baktı. Birkaç kişi atlayıp binerken kondüktörün düdüğü çaldı. Tren hareket etti. Byeongguk şapkasını yukarı kaldırdı. İkisi de ellerini sallayıp başlarını eğdiler. Byeongguk giderek küçülen iki kolu ve başı seyretti, ikisi de giderek küçülen şapka sallayan Byeongguk'u seyretti.
Yeongchae'nin nedense göğsü sıkıştı. Aklı başından gidecek gibi oldu. Byeongwook, Yeongchae'nin yüzünü gizlice süzerken onu güldürmek için,
"Hey, o gün gözüne kömür tozu kaçıp ağladığın aklına geliyor mu?" deyip önce kendisi güldü. Yeongchae de güldü. Byeongwook,
"Kömür tozu kaçması bu kadar acıtır mı?" dedi.
"Kim acıdı diye ağladı sanki! Sinirden ağladım," dedi Yeongchae, o anı hatırlayıp gözünü kırpıştırarak güldü.
"Neyse, o zaman ağlayan yüzün ne kadar güzel görünüyordu ki... Erkek olsaydım anında büyülenirdim."
"Ah, böyle konuşmayın!" diyerek Yeongchae eliyle Byeongwook'un dizine vurdu.
"Hey, Seul'e uğrayarak gidelim."
"Hiç canım istemiyor. Biri görürse ne der?"
"Seul'de senin öldüğünü sanıyorlardır şimdi. Şu Lee Hyeongsik denen adam da öyle."
"Öyle olabilir. Aslında ölmüştüm çünkü."
"Kim? Sen mi? Neden?"
"O zaman ben zaten ölmemiş miydim? Ablanın yüzümü yıkadığı zaman."
"Ve dirildin."
"Elbette dirildim. Gerçekten, ablam olmasaydı kesin ölmüştüm bile. Çoktan çürümüştüm."
"Öylece çürümeye terk mi edilmiştin?"
"Yoksa ne yapacaktım?"
"Etlerini kemirirlerdi."
"O kadar büyük şeyi kemirerek nasıl bitirirler?" diyerek eliyle ağzını kapayıp güldü. Byeongwook,
"Hey, beni ilk gördüğünde ne düşünmüştün?" diye sordu.
"Kim bu kadar iyi Joseonca konuşan, bu kadar canayakın Japon kadını, demiştim."
("Sonra?")
"Sonra da ne kadar hareketli bir kadın, demiştim."
"Peki o zaman yediğin şeyin ne olduğunu biliyor musun?"
"Bilmiyorum. Nasıl yenildiğini bilmediğim için senin yiyişini gizlice izlemiştim."
"Zaten öyle olduğunu tahmin etmiştim. O bir Batı yemeğiydi, sandviç deniyor... Oldukça lezzetli, değil mi?"
"Hı hı," diyerek başını salladı ve "sandviç" kelimesini net bir telaffuzla ezberledi.
🙝 🙟
Tren Namdaemun'a vardı. Hava tamamen kararmamıştı ama dört bir yanda elektrik lambaları pırıl pırıl yanıyordu. Tramvay sesleri, fayton sesleri, tüm bunların karışımı olan "şehrin sesi" ile geniş platformda yankılanan tahta ayakkabı sesleri birleşince, şimdiye kadar sessiz doğanın içinde olan birinin kulağına oldukça gürültülü geliyordu. "Şehrin sesi!" Ama bu medeniyetin sesiydi. Ne kadar gürültülüyse o ülke o kadar iyiydi. Tekerlek sesleri, buhar ve elektrik motorlarının sesleri... Tüm bu sesler birleşerek ancak parlak bir medeniyet doğururdu. Gerçekten de modern medeniyet, ses medeniyetiydi. Seul'de de henüz ses eksikti. Jongno'da ya da Namdaemun caddesinde durup birbirinin sesini duyamayacak kadar medeniyetin sesi gürlemeliydi. Ama ne yazık ki, Seul'ün Jangan'ında yaşayan üç yüz bin beyaz giyimli insan bu seslerin anlamını bilmiyordu. Ayrıca bu seslerle bir ilgileri yoktu. Onlar bu sesleri duymayı, duyup sevinmeyi ve nihayet kendi elleriyle çıkarmayı öğrenmeliydi. Şu platformda telaşla gidip gelenlerden kaçı bu telaşın anlamını biliyor? Neden o kadar çok elektrik lambası yanıyor? Neden telgraf ve telefon makineleri gece gündüz durmadan tıkırdıyor? Neden o çirkin trenler ve tramvaylar gece gündüz koşuyor? Bunun anlamını bilen kaç kişi var?
Bu kalabalığın içinde Yeongchae, kimse yüzünü görmesin diye sessizce başını eğip oturdu. Byeongwook ise okul arkadaşlarından birine rastlar mı diye platforma inip bir o yana bir bu yana dolandı, kimseyi bulamayıp trene döneceği sırada biri omzuna dokundu,